Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Son Devrin İslam Akademisinden Mümtaz Bir Şahsiyet: “İskilipli Atıf Efendi”

Huzur derslerine “muhatap” olarak iştirak eder. Burada kendisine de ihsan verilmek istendiğinde, Padişah Mehmet Vahdettin’e “Kulunuzu ihsan almaya alıştırmamanızı rica ederim efendim!” diyerek az rastlanır bir fazilet örneği gösterir.

EKLENDİ

:

Tarihin doğru ele alınması ve hakkaniyet ölçülerine göre öğretime konu edilmesi yeni nesillere aydınlık bir gelecek inşa edebilmek için elzem olan bir durumdur. Örneğin İskilipli Atıf Efendi’nin hayatı, eserleri, hizmetleri, mücadelesi ve akıbeti tarih aynasında bu yönüyle bizlere bir ibret tablosudur.

Tarihi, ideolojinin merkezine oturtan anlayış onu evinden aldı, Ankara’da Birinci Meclisin önünde idam etti. Resmî tarihin ajandası, onu unutturmak istedi; ancak hem Atıf Hoca hem de yaşama hakları elinden alınan diğer ilim ve fikir adamları unutulmadı; hayırla yâd edilmeye, rahmet ve minnetle anılmaya devam devam ediyorlar. Talimatla kalem kıranlar, onlarca âlim ve mütefekkiri sürgüne gönderenler, yüzlerce idam kararı alanlar ise unutuldu, tarihin akışı içerisinde cürümleriyle baş başa kala kaldılar…

“Hakikat aramakla bulunmaz ama onu bulanlar da arayanlardır. Ne kadar gözden gizlenirse gizlensin, hakikatlerin mutlaka bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.”

Tarihi çalınmış bir milletiz. Tarihimizle yüzleşmek zorundayız. Şehitler verdik, çok bedel ödedik ve toplumun dili çözüldü. Vaktiyle Türkiye’de hiç dokunul(a)mayan konular, artık konuşuluyor, tartışılıyor…

Muhammed Atıf Efendi, 1876’da, Çorum İskilip’te doğar. Daha altı aylıkken anası Nazlı Hanım vefat eder. Baba Mehmet Ali Ağa’nın evinde özel dersler alarak büyür. İskilip Caca Bey Medresesi’nde Hoca Abdullah’ın rahleyi tedrisinde yer alır. İstanbul Fatih Medresesinde 7 yıl eğitim görür, icazet alır ve müderris olur. Darülfünun’da İlahiyat okur… Kabataş İdadisi Lisan (Arapça) öğretmeni olur…

Kabataş Lisesi Arapça muallimliği döneminde (1905), memurların maaşlarının sürekli gecikmeli ödenmesi nedeniyle arkadaşı Rasim Efendi’yle birlikte bu problemi çözmeye karar verirler. Sorun çözülür; ancak dönemin Şeyhülislamı’nın kendilerine karşı tavrı sertleşir: “Hocalar, makama karşı mercii tecavüz suçu işlemiştir.” diyerek Atıf Hoca’nın arkadaşı Rasim Efendi’yi Bodrum Kalesi’ne sürgün ederler. Kendisi de şikâyet edilir. Polis takibine uğrar, medrese arkadaşı Kırımlı İbrahim Tali Efendi’nin pasaportuyla Tophane’den kalkan bir gemiyle Kırım’a gider.

Kırımlılar, onu çok severler, takdir ederler ve ilminden faydalanmak isterler; kendisine Kırım Evkaf Nazırlığını teklif ederler. Atıf Efendi, “Benim hizmet yerim İstanbul’dur.” diyerek onlara nazikçe teşekkür eder.

İskilipli Atıf, bir fikir ve hareket adamıdır. Bahçesaray’dan trenle kuzeye Polonya’ya gider, Varşova ve çevresini gezer, Avrupa’nın sosyal-kültürel yapısını üç ay boyunca dolaşarak inceler.

Fikir ve Aksiyon Adamı

İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen önce İstanbul’a döner. 1910 yılı başında, YÖK’ün muadili olarak görülebilecek Bab-ı Meşihat Medaris müfettişi olarak tayin edilir.

İstanbul’da basılıp bütün Osmanlı coğrafyasına dağıtılan gazete ve mecmualarda makaleler yazar. Yazıları çoğunlukla Sebîlürreşâd, Beyanülhak, Mahfel ve Alemdar dergilerinde yayınlanır.

Mehmet Akif, İskilipli Atıf Hoca’yı çok sever, ilmini, gayreti diniyesini ve ahlakını takdir eder, ayrılırken “Biraderim!” diyerek onu kucaklar ve alnından öperek yolcu ederdi.

31 Mart 1909 vakasıyla ilgili Mahfel mecmuasında yayınlanan bir makale yüzünden bir hafta tutuklu olarak cezaevine kapatılır. Yazı dolayısıyla suçsuzluğu ortaya çıkınca önce serbest bırakılır, sonra Mahmut Şevket Paşa’nın katlinde dahli olduğu, hatta azmettirici olduğu itham ve iddiasıyla sürgün edilir. Yüzlerce ilim adamıyla birlikte Sinop Kalesi’ndeki zindanlara 1,5 yıl hükümlü olarak gönderilir. Üç ay sonra da cezasını tamamlamak üzere gönderildiği Çorum, Sungurlu ve Boğazlayan’da her akşamüzeri karakola gidip imza atarak hak etmediği sürgün hayatını tamamlar..

Sinop sürgününün canlı şahitlerinden biri olan Cevdet Soydanses:  “İlk defa onu Sinop’ta gördüm. İttihatçılar 600 kişiyi Sinop sürgününe gönderiyordu. Aralarında babamla birlikte Atıf Hoca da vardı. Mahkûmların ekseriyeti sarıklı hocalardı… Atıf Hoca sakin ve heybetli bir insandı. Çok etkili konuşan bir hatip ve eli kalem tutan kitap sahibi münevverlerdendi. Sürgünden sonra tekrar İstanbul’a döndü.” diyerek Atıf Hoca hakkındaki izlenimlerini paylaşır.

Atıf Hoca, sorumlu, atılımcı ve toplumsal ihtiyaçlara duyarlı bir münevverdi. Arkadaşlarıyla birlikte “müderrislerin haklarını korumak ve onların hayat standartlarını yükseltmek“ amacıyla Cemiyet-i Müderrisin’i kurar.

Huzur derslerine “muhatap” olarak iştirak eder. Burada kendisine de ihsan verilmek istendiğinde, Padişah Mehmet Vahdettin’e “Kulunuzu ihsan almaya alıştırmamanızı rica ederim efendim!” diyerek az rastlanır bir fazilet örneği gösterir.

Donanma Cemiyeti’ne yardım amacıyla yazdığı bir eserle destekler. “Nazar-ı Şeriat’ta Kuvve-i Berriye ve Bahriyenin Ehemmiyeti ve Vücubu” adlı eserinin gelirini, Donanma Cemiyeti’ne bağışlar. Cemiyet, Atıf Hoca’ya teşekkür ederek ödül verir.

Atıf Hoca, arkadaşlarıyla kurduğu Teali-i İslam Cemiyeti’nin ilk beyannamesi, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine halkı düşmana karşı kıyama teşvik eden sert bir protesto niteliğindedir.

İşgal altındaki İstanbul’da bulunan itilaf kuvvetlerinin merkezine doğru yapılan nümayişte grubun sözcüsü Atıf Hoca işgal üzerine bir konuşma yaparak: “Kötü politikalar yüzünden zebun düşmüş bir milletin zaafını istismar etmek hiçbir din ve insaf ölçülerine sığmaz. Sizin gayeniz; milletimizin şahsında İslam’a darbe vurma ise açıklayın, başımızın çaresine bakalım.” der.

Fetvalar ve Karşı Beyannameler

Nisan 1920’de, Şeyhulislam Dürrîzâde Abdullah Efendi’nin imzasıyla Anadolu’da parlayan Kurtuluş Savaşı aleyhinde peş peşe beş ayrı fetva yayımlanır. İşte bu akıl dışı fetvalara karşı İstanbul, Trakya ve Anadolu’dan 76 müftü ve 36 yazar ve ilim adamı harekete geçer. Şeyhülislam’ın fetvalarına karşı İskilipli Muhammed Atıf ve arkadaşlarının: “İşgal altındaki bir memlekette İngilizlerin emri ve tazyiki altında bulunan bir yönetimin (İstanbul Yönetiminin) ve Meşihatın fetvaları mualleldir! (geçersizdir). Düşman istilasına karşı harekete geçenler, asi değildir. Fisebilillah mücahittirler. Bu fetva geri alınmalıdır.” gibi ifadelerle İstanbul’da dağıttığı beyanname, halkı aydınlatır ve milletin hislerine tercüman olur.

Bosna ve Kırım’dan gelen heyetler, kendi bölgelerindeki medreseleri tanzim ve ıslah etmesi için İskilipli Atıf Efendi’yi cazip tekliflerle ülkelerine davet ederler; ancak o, heyete nezaketle: ”İslami kalkınma davasının ilk merkezi Türkiye’dir. Vatanımdan ayrılamam.” der ve İstanbul’da kalarak hem bürokratlık hizmetleri vermeye, talebe yetiştirip yeni eserler yazmaya devam eder.

1 Ocak 1919’da Dârü’l-hilâfetü’l-aliyye bünyesinde Medreseler Umum Müdürlüğüne tayin edilir. Bu arada Medreset’ul-kudat’ta (Hukuk Fakültesi), Hikmet-i Teşriiye müderrisliği yapar.

Bir Tekzipnâmenin Serencamı

Atıf Hoca’nın bazı yazılarının yayınlandığı Alemdar Gazetesi’nde İngiliz Kolonyal Entelijansı’nın (Sömürge İstihbaratı) baskısıyla, Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın ağzından Mustafa Kemal’in idam kararı yayımlanır. Atıf Hoca, yılar sonra çıkarıldığı Ankara İstiklal Mahkemesi’nde bu yüzden haksız yere suçlanır.

İngiliz Kolonyal Entelijansı’nın baskı ve tehditleriyle Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye yazdırılan bir başka beyannameye Atıf Hoca ve bazı arkadaşları şiddetle karşı çıkarlar. Beyannamenin imzalanması için Meşihat Dairesi’nin üyelerine baskı yapılır. Tahirül Mevlevi ile birlikte İskilipli Atıf bu beyannameye şiddetle itiraz eder ve imzalamazlar; ancak karşı koymalarına rağmen beyannamenin Yunan uçaklarıyla Eskişehir üzerine atılmasına da engel olamazlar. Aynı gün Vakit Gazetesi’nde bir tekzipnâme (yalanlama) neşredilir.İskilipli Atıf, bu beyannamenin Şeyhülislam’a zorla yazdırıldığını ve bu fetvaya şiddetle karşı olduğunu ifade eder. Bu olaydan sonra İskilipli Atıf, Meşihat Dairesi’yle bağlarını koparır. Tahirül Mevlevi ise görevinden azledilir. Bu beyanname ile ilgili isnattan Tahirül Mevlevi İstiklal Mahkemesi’nde berat eder… Mesele açığa çıkmıştır, Atıf Hoca’nın idam sebebi bu bahsi geçen “beyanname” değildir aslında… onun kaleme aldığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesi yüzünden mahkûm edildiği aşikâr olmuştur. Beyannameyle ilgisi Tahirül Mevlevi’den ne bir az, ne bir fazla değildir haddizatında…

İskilipli Muhammed Atıf Efendi, “Atıf Efendi Kütüphanesi Neşriyatından” adıyla bir seri kitap çalışmasına başlar. 1923 yılında, “Tesettürü Şer’i”  adıyla İslam şeriatına uygun örtünmeyi, ayet ve hadislerle anlatır. Bu küçük bir kitapçık elen ele kapışılır.  1924 ilkbaharında, “Din-i İslam’da Men’i Müskirat” da Resulullah’ın: “El hamru ümmülhabais.” (İçki, tüm kötülüklerin anasıdır.) hadisini merkeze alır.  Sağlıklı nesiller yetiştirmek için gençleri uyaran, aydınlatan ve çözümler üreten eser de yok satarak kısa zamanda tükenir. Aynı yıl 12 Temmuz 1924’te İskilipli Atıf’ın hayatına mâl olan “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı risale, Kader Matbaası’nda 32 sayfa olarak basılarak dağıtılır. Üretken bir ilim adamı olan İskilipli Atıf Efendi,  bu seriyi 10 yılda 50 eserle tamamlamak umudundaydı…

“Frenk Mukallitliği ve Şapka”, 25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan, “Şapka İhtisası Kanunu”ndan bir buçuk yıl önce yazılır. Ne var ki “Hiçbir kanun makabline şamil olmaz.” ilkesi hiçe sayılır.  Savcı Necip Ali’nin beş yıl hapis istemine rağmen, mahkeme Hâkim Kel Ali’nin “salben idam” kararıyla neticelenir.

Görüleceği gibi, İskilipli Atıf’ın son üç kitabı, Tesettürü Şer’i, Din-i İslam’da Men’i Müskirat ile Frenk Mukallitliği ve Şapkadır. Her üç eser de Avrupa’ya yönünü çeviren, milletçe savaşarak Çanakkale’den kovduklarımıza imrenen ve İslami hayata sırtını dönen, Batıcı yönetimi rahatsız edecek niteliktedir.

İnfazından bir gün önce, 3 Şubat 1926 Ankara İstiklal Mahkemesi’nin ikinci celsesinde Savcı Necip Ali mütalaasında: “Mütareke döneminde yani Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918 ile saltanatın ilgası ve Padişah 6. Mehmet Vahdettin Han’ ın ve hanedan mensuplarının bir gemiye bindirildiği ve hepsinin yurttan kovulduğu, 1 Kasım 1922 tarihleri arası işlenen suçlar, TBMM’nin çıkarttığı Aff-ı Umumi kanunuyla affedilmiştir. Maziye karışmıştır. Milletin de vicdanında affa mazhar olmuştur… Kendilerinin modern hayat ile bağdaştıracak bir durumu olup olmadığında heyeti hâkiminin takdirlerine havale ediyorum.” demesine rağmen iki noktaya takılır. Bunlardan biri Atıf Efendi’nin Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitabı, diğeri de sarıklı ve cübbeli kıyafetidir.

Bu mizansenin sonunda İskilipli Muhammed Atıf Efendi, 4 Şubat 1926 sabahı Ulus’ta 1. Meclisin önünde idam edilir…

Şehadetinin 95. yılında Mahkemeyi Kübra’ya yürüyen Atıf Efendi başta olmak üzere, hayat hakkı gasp edilen ilim ve fikir adamlarımıza Allah’tan rahmet diliyoruz.

Çok Okunanlar