1981’de İstanbul’da üniversite öğrenciliğine başlamıştım. Bir vakıf yurdunda kalıyordum. Dönemin şartları gereği adım başı kimlik sorgulaması yapılan zamanlardı. Şehzadebaşı’nda Direklerarası tabir edilen binalar topluluğu vardı. Bir ikindi sonrası bu binaların önünden yürürken içinde yığınla ikinci el kitap olan bir dükkân dikkatimi çekti. Ayrıca camına “Cilt Yapılır” yazan bir kâğıt yapıştırılmıştı. Dükkânın içinde kimi üst üste kimi darmadağınık yüzlerce kitap bulunuyordu ve başka da bir şey yoktu. Anadolu’nun ve yatılı okulun kuraklığından çıkıp İstanbul’a gelmiş bir öğrenci için gördüğüm gerek bu dükkân ve gerek İstanbul’un görkemi, çölde yürürken vahaya rastlamış bir insanın ruh hâline büründürüyordu beni. İnternet neslinin bunu algılaması zor olsa gerektir. Kolay ulaşılan her şeyi zihniniz perde perde kıymetsizleştiriyor zira.
Tam da burada şöyle kelâm etmek yerinde olur: Elektriğin ve dolayısıyla televizyonun da bulunmadığı çocukluk yıllarımda köyde, beyaz toprakla sıvalı odamızın duvarında saatli maarif takvimi asılıydı. Takvim kartonunda Kâbe’nin, Süleymaniye Camisi’nin, Sultanahmet Camisi’nin, Selimiye Camisi’nin, Şehzadebaşı Camisi’nin resimleri olurdu. Çocuk hâlimle bu resimlere çok bakardım. Bu eserler sanki Kafdağı’nın ardındaydı. Bana öyle geliyordu. Düşünsenize, yıllar sonra bu eserleri karşınızda görünce bir vahaya kavuşmuş olmaz mısınız? İşte “İstanbul’un görkemi” deyişim de bu yüzdendir.
O günkü matbaa tekniği ile basılmış takvim yaprakları, koparılmaya başlandıktan bir süre sonra dağılıyordu. Bunu önlemek için dedem, kocaman bir çiviyi takvim bloğunun arkasından öne doğru çakardı. Böylece çivili bir takvimimiz olmuş oluyordu. Dedemin de okuma yazması yoktu bu arada. İlkokula başlayınca takvim yapraklarını ben okuyordum dedeme. Takvim kartonundaki resimlerin de isimlerini, okumayı öğrenince öğrenmiş olduydum. Peki, dedemin doğum tarihini de söyleyeyim: 1926.
Şehzadebaşı’nın Mimar Sinan’ın çıraklık eseri, Süleymaniye’nin kalfalık, Selimiye’nin ise ustalık eseri olduğunu üniversitedeyken öğrenebilmiştim. “Lisede duymadın mı kardeşim?” diyenlere “Ah, hiç sormayın, yatılı okulun duvarından atlayarak cuma namazına gitmişliğimiz vardı, beş arkadaş da dönüşte tokatlandıydık.” diyeyim. Çünkü o yıllarda yelkenler siyasi otoritenin rüzgârıyla dolardı ve çok sık değişirdi rüzgârlar. Zaman zaman yelkenleri parçalayan fırtınalar çıktığı da olurdu. Hâlâ içimde bir yaradır. Yeterlidir.
Abi hangi yıllar bunlar ya, masal gibi mi dediniz? 70’li yıllar, çok da uzak değil. Zaten atomaltı dünyada ömrümüz nokta bile değildir. Ne var ki çocuklukta ve gençlikte çok uzunmuş gibi gözükür ömür denilen…
“Abi bu kitapları ne yapıyorsunuz, satıyor musunuz?” diye sormuştum da böylece sahaflık diye bir mesleğin olduğunu duymuştum. İki kardeş Malatya’dan gelmişler. Küçüğü lise mezunu, büyüğü de tıp fakültesinde öğrenciymiş. Sahaflık yapıyorlar, eski kitapları da ciltliyorlarmış. Uzun uzun baktım kitaplara, fazla karıştırmadan. Sonra iki kitap verdiler bana. “Oku getir, tekrar al.” dediler. İstediğim kitabı, geri getirmek şartıyla alabilirmişim. “Madem üniversite okumak için İstanbul’a geldin, kitap da okuman gerekir” mealinde konuştu büyük abi. İstanbul’da kitaplarla ilk tanışmam böyle olmuştur.
Onun için kitap almaya değil okumaya meraklı olmak artı sağlar. Harçlığınızı kitaplara verirseniz aldığınız kitapları da okumazsanız hem darda kalırsınız hem israf yapmış olursunuz hem gün gelir kitaplarınızı koyacak bir yer bulamazsınız. Eğer gerçekten okumaksa niyetiniz, bir şekilde çıkar kitaplar karşınıza ya da bir şekilde edinirsiniz. Nitelikli bir okuyucu oldukça nitelikli kitapları seçme kabiliyetiniz de gelişecektir. Kavrayış, duygu ve iç zenginliğiniz, okudukça kendiliğinden gelişecektir. Unutmayın, sizin için en değerli kitaplar, parasal olarak en zor zamanlarınızda aldığınız kitaplardır. Çünkü gerçekten okumak için almış bulunursunuz.
Takvimden İstanbul’a, oradan kitaba…
Söz bitmez. Ömürlerdir biten.
Bayezıd-ı Bestâmî Hazretlerinin buyurduğu gibi “Hakikat, aramakla bulunmaz ancak bulanlar hep arayanlardır.” vesselâm.
