Bizimle İletişime Geçin

Kavram

Tüm Benliği İle İstemek: Adanmak

İnsan, heveslerinin esiri olabilir; arzularına ulaşmak için fedakarlık yapabileceği gibi, elindekileri korumak adına da kararlılık gösterebilir. Ancak, bu çabaların ötesinde bir adanmışlık kavramı vardır. Adanmışlık, belirli hedeflere odaklanmak ve bu hedeflere ulaşmak için var gücüyle çalışmak demektir. Peki, bu adanmışlık nasıl olmalı?

EKLENDİ

:

Kendini bilen insan, Rabbini bilir. Rabbini bilen insan, Rabbinin yarattığı Âlemi bilir. Kendini bilen insan, hayata geliş amacını bilir. Devasa Âlem içinde adeta küçük bir nokta konumunda olan insan; bu noktanın boş yere yaratılmadığını, her zerrenin bir misyonu olduğunu bilir. Madem her zerrenin bir misyonu var. İnsanı, eşref-i mahlûkat olarak yaratan Rabbimiz; kulunun bu dünyada imtihanı kazanması için sınava girecek kuluna sınav sorularını da vermiştir.

Akıl baliğ olma ehliyeti vermediği özel insanların dışında; bütün kullarını sınavı başarabilme yeteneği ile yaratmıştır. Yani akıl baliğ olan bütün insanlar, fıtrat olarak bu dünyada yaşarken kendini ve Rabbini bilecek donanımlarla birlikte yaratılmıştır. Tabir yerindeyse fabrika ayarlarımız, ana yazılım,  iyiyi ve güzeli, Hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilecek kodlar, yüklenmiş olarak dünyaya gelmişiz. Ve bu muhteşem yazılım, insan eliyle bozulmadığı sürece, şeytanın ve nefsin işbirliği sonucu bir komplo düzenlenmediği sürece doğru hedefe, doğru yöntemlerle gidişat söz konusudur.

Başarabilme yeteneği insanda vardır ve başarabilme yeteneği önemlidir. Ama başarabilmek için, insanın bu yeteneğini kullanması ve başarıyı istemesi gereklidir. Kâlû Belâ’da Rabbine kul olma sözü veren insan; dünyaya geliş amacının bu sınavı kazanma misyonu üzerine kurguladığında; Rabbi kuluna ayrıca yardım ediyor zaten.

Adem babamızdan günümüze kadar milyarlarca insan dünyaya geldi ve yok oldu. Bugün yeryüzünde sekiz milyar insan yaşıyor ve yok olacak. Bizden sonra kıyamete kadar, kaç milyar insan dünyaya gelecek onu bilmiyoruz. Sayısal anlamda bu rakamların aslında çok da bir önemi yok. Çünkü asıl önemli olan, imtihanın farkında olmak ve imtihanı kazanma çabası içinde olmak. Farkında olmak, kazanmaya niyetli olmak ve kazanmaya yatkın olmaktır.

Dilerseniz önce kendini bilmek kavramını biraz açalım. Kendini bilmek, kendinin farkında olmaktır. Akli melekelerinin, zihin gücünün, IQ ve EQ olarak nitelendirilen zekâ seviyesi ve duygusal zekâsının farkında olmaktır. Fabrika ayarlarıyla zihnine ve bedenine bahşedilen yeteneklerin farkına varmaktır. Yetenekleri kadar yetersizlikleri de vardır insanın. Eksikleri vardır. Acziyeti vardır. Zaafları vardır mesela. Arzuları ve korkuları vardır. Hatta bazen insan; arzuları ve korkuları kadardır. Çünkü insan hevasının esiri olabilir. Arzularına ulaşmak için her şeyi yapabileceği gibi; elindekileri kaybetmemek için de her şeyi yapabilir.

Arzular ve korkular ne olabilir mesela? Olması gereken yönüyle ele alırsak; Rabbin rızasını kazanmak, bir kul için en büyük arzu olmalıdır. Aynı şekilde Rabbinin gözünden düşmek, bir kul için en büyük korku olmalıdır. Ama günümüz insanındaki arzu ve korkular bunlar değil diyebiliriz. Doğru! Fabrika ayarları bozulan insanın istekleri ve kaçınmaları daha dünyevi olabilmektedir.

Daha çok para, daha çok makam, daha çok şan şöhret… Daha çok servet ve şöhrete sahip olduktan sonra bunları koruyabilme gayreti, daha doğrusu bunları kaybetme korkusu ile insan her şeyi yapabilmektedir.

Arzular ve korkulara bağlı olarak, istedikleri ve kaçındıkları için her şeyi yapabilmek. Buradaki her şeyi yapabilmek, tam olarak adanmışlığı temsil etmektedir. Peki, nedir adanmışlık? Adanmak, ortaya koyduğu net hedefleri olmak ve bu hedefleri için varını yoğunu ortaya koymak, bu hedefleri için yapabileceği ne varsa hepsini yapmak, kendisinde ve çevresinde var olan bütün imkânları kullanmaktır.

Amacına ulaşmak için insanüstü bir gayret göstermek, elinden geleni değil elinden gelenin en iyisini yapmak, yapamadıkları için, gücünün yetmedikleri için de üzülmek. Yaptığı işi rutin bir mesai harcaması gibi değil; adeta bir sanat eseri icra ediyormuşçasına severek, isteyerek ve özenerek gerçekleştirmektir.

Adanmanın İslami literatürdeki karşılığına ihsan diyebiliriz aslında. Çünkü ihsan kavramında da adanmışlık vardır. Rabbine ibadet eden insanın, bu ibadeti sıradan bir ritüel şeklinde değil; severek, isteyerek ve ihtimam göstererek yapma şeklidir.

Buradaki temel felsefe kulun Rabbini görüyormuş gibi ibadet etme aşkıdır. Evet, kul Rabbini göremeyebilir ama Rabbinin kendisini her an gördüğü bilinciyle davranış biçimi sergilemesidir. Her an Rabbi tarafından görüldüğünü bilen, Rabbinin kendisine şah damarından daha yakın olduğunu idrak eden bir insanın, ibadetinden aldığı feyiz ile sıradan bir ritüeli yerine getiriyormuş gibi davranan insanın aldığı feyiz hiçbir olur mu? Elbette olmaz! Olmamalı!

Rabbimiz Rahman sıfatının gereği olarak bu dünyada çalışan her kuluna veriyor. Hak ya da batıl, bir hedefi olan ve bu hedefi için zihin yoran, emek harcayan, çaba gösteren, alın teri döken, dirsek çürüten kullarının bu çabasını karşılıksız bırakmıyor.

Servet, şöhret, kariyer, ilim, ahlak, takva… Kul Rabbinden her ne dilemişse artık… Kulunun inancına, zihniyetine bakıp ayrım gözetmeksizin veriyor bu dünyada. Kulunun çabasını, çalışmasını, kavli ve fiili duasını ödüllendiriyor. “Şayet duanız olmasaydı, Allah katında bir kıymetiniz olur muydu?”(Furkan Suresi 77. Ayet) nidasıyla kullarına seslenen Rabbimiz, kullarını dua etmeye davet ediyor.

Dua konusunda bir hususu vurgulamak istiyorum. Kul, Rabbinden ne istiyorsa önce cüz’i iradesiyle elinden geleni yapar, gayreti gösterir. İstediği neyse onun için bir emek harcar, doğru bir strateji ile ortaya bir çalışma koyar. Bedel öder yani. Kendi üzerine düşeni yerine getirdikten sonra, Rabbinden istemeye yüzü olur insanın. “Rabbim ben bana düşen kısmını icra ettim.

Ben üzerime düşeni yaptım. Benim bu isteğimi yerine getirmek ya da reddetmek senin ilminde ve kudretinde. Benim için hangisi hayırlı ise sen bana onu bahşet” Bu duruş aynı zamanda teslimiyeti ifade eder. Yani “beni ille de zengin yap, ille de başkan yap” diye bir muradın sonu her zaman iyi gelmeyebilir. Çünkü insan sahip olduğu erkin, kendisine verilen gücün asıl sahibini unutursa; bu unutma o insanın sonu olabilir. Kul, kendi iradesinde olan gücü kendinden bilmeyip; mutlak güç sahibi tarafından kendisine bir imtihan vesilesi olarak verildiğinin farkında olmalıdır. Farkında olmalı ki, kazanmalı!

Kul olarak, yaptığımız işin elbette çok önemi var. Hakk ya da batıl üzere hangi işle meşgul olduğumuz, yaşam misyonumuzun gereği. Ama sadece Hakk ile meşgul olmak, hayırlı işlerle mesai tüketmek yetmez.

Yaptığımız bu işleri güzel yapmak gerekir aynı zamanda. Çünkü Rabbimiz Ali İmran Suresi 148. Ayette : “Allah işini güzel yapanları sever.” Buyuruyor. Samimi niyet, samimiyetle kurulan ünsiyet, severek, isteyerek ve özenle yapılan iş… Rabbim kulunu, yarı yolda bırakır mı hiç?

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar