Bizimle İletişime Geçin

Söyleşi

Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödüllü Yazar Belkıs İbrahimhakkıoğlu ile Sohbet – 2. Bölüm

Hazreti Yusuf hikâyesi kendi devrinde yaşanmış bitmiş bir hikâye değil. Biz bu mesajları günümüze nasıl taşırız, onların ahlakıyla nasıl ahlaklanırız düşüncesiyle yazmaya başladım… Hakikaten mesuliyeti olan bir meseleydi ama Allah’a çok dua ettim.

EKLENDİ

:

Hz. Âdem, Hz. Süleyman, Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Yusuf, Hz. Eyüp, Hz. Davud, Hz. Nuh, Hz. Yunus, Hz. İbrahim hakkında çocuk kitaplarınız bulunmakta ve bunlar da Fransızcaya çevrilmiş, niçin peygamberlerimizin hayat hikâyeleri?

Bu teklif bana geldiği zaman çok heyecanlandım, çok sevindim çünkü Cenabıhakk’ın elçilerini bize bir yol gösterici olarak gönderdiğinin şuurundaydık elbette. Benim derdim onları günümüze taşımaktı. Meselâ Hazreti Yusuf hikâyesi kendi devrinde yaşanmış bitmiş bir hikâye değil. Biz bu mesajları günümüze nasıl taşırız, onların ahlakıyla nasıl ahlaklanırız düşüncesiyle yazmaya başladım.

Aslında çok sorumluluğu olan bir meseleydi, çünkü ben manevi şahıslar üzerinden- hele de bunlar peygamberler ise- bir roman, hikâye vs. yazmayı biraz sakıncalı bulan bir insanım. Kurguya gelmez şeyler bunlar, çünkü biz kurgularsak kendi nefsimizin, beğeni ve algılarımızın, içinde durduğumuz çevrenin türlü türlü yansımaları olur. Halbuki Allah peygamberleri bize başka bir şey için, meseleler karşısında Allah’ın rızasına uygun olarak nasıl davranacağımız hususunda örnek olmaları için gönderiyor.

Hakikaten mesuliyeti olan bir meseleydi ama Allah’a çok dua ettim. Hem heveslendim yazayım dedim hem de çekindim çünkü belki gelecekte bir çocuk bunu sadece benim ağzımdan, benim yazdığım şekliyle bilecek, belki başka kaynağa bakmayacaktı. Onun için zihinleri ifsat etmeyecek şekilde, en doğru şekilde yazmak zorunda olduğumu hissettim. Bundan dolayı ‘beni vebal altında bırakacak cümlelerden sana sığınırım’ diye Rabbime çok dua ettim.

Sayfa sayısı çok kısıtlıydı, kelime sayısı bile çok kısıtlıydı. Özün özünde peygamberlerin neyi anlatmak istedikleri, neyi göstermek istediklerini verebilmenin sancısı vardı hakikaten. Bu da zor bir şeydi. Derdim, bu kadar kısıtlı imkânlar içinde, satır aralarında nebevi ahlakı nasıl verebileceğim idi.

Yazdığım her şeyin önce duasına oturuyordum, korkuyordum, çekiniyordum mesuliyetinden.

Kudüs’te Hz. İbrahim’in Türbesi’nde dua ederken…

Yazdığım her şeyin önce duasına oturuyordum, korkuyordum, çekiniyordum mesuliyetinden. Böyle çıktı o kitaplar. Maalesef bazı ihmallerim oldu. Kitapları el yazısıyla yazdım, fotokopi çekmedim, yayınevine öylece verdim. Aslında daha genişti yazdıklarım ama yayınevinin de o halini muhafaza ettiğini sanmıyorum.

Allah izin verirse belki daha ileri yaştaki çocuklar için yeniden daha geniş yazabilirim çünkü kitaplar çıktığı zaman bana ailelerden “biz de okuyoruz” diye dönüşler oldu. Allah nasip eder de yeniden yazabilirsem iyi olacak diye düşünüyorum.

Bu kitaplar sadece Fransızcaya çevrilmedi Boşnakçaya çevrildi, bildiğim kadarıyla İngilizceye de çevrildi. Pek bilmiyorum ama bana çok yayıldığını söylediler.

Peygamberleri anlattığınız kitaplarınızda sabır, doğruluk, azimli ve çalışkan olmak, iyimserlik gibi bazı erdemlerin ele alındığı görülüyor. Buna binaen bir insan/Müslüman nasıl olmalı?

Ciddi anlamda zorlu bir soru, zorlayıcı bir soru. İyi bir Müslümanı özetle Hz. Peygamberin ahlakıyla ahlaklanmış biri olarak tarif edebilirim. Bunun için öncelikle Hz. Peygamber Efendimizi çok iyi tanımamız, çok iyi anlamamız lazım. Efendimizin her hâli, kâmil insanın nasıl olunacağına delildir.

İsa Yusuf Alptekin ile…

Hz. Peygamberin ahlakıyla ahlaklanmış Müslüman, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini içine sindirmiş, duruşuyla âdeta çevresine İslam budur dedirten insandır. Bir Müslümanın özü sözü riyadan uzak şekilde, doğru olacak. Bence tebliğ etmek meselesini biz sadece ağızdan sözlü şekilde tebliğ etmek olarak anlıyoruz. Aslında tebliğ bütün olarak, yani hâl olarak da doğruluğun yansıtılmasıdır.

Bir Müslüman evvela kendisiyle yüzleşmeyi bilmeli, kusurlarını görebilmeli, ayağının nerede tökezlediğini fark edebilmelidir. Zaaflarının neler olduğunu, kimse bilmese de kendine karşı dürüstçe, mertçe itiraf etmesi gerekir, riyasız olması gerekir.

İslam ahlakını, özelliğini, güzelliğini, Cenabıhak Kur’an-ı Kerim’de çok net olarak duyuruyor. Allah’ın öğütlediği bütün vasıflar, bizi insanı kâmil olmaya götüren bir yolun haritasıdır. Aslında din bir gaye değildir, bunu iyi anlamak lazım. Cenabıhakk’ın dinden muradı, insanın kemale erme meselesidir.

İnsan, Rabbimizin yeryüzünde kendime halife kıldığım dediği varlık, düşünebiliyor muyuz? Bundan dolayı insanın yeryüzündeki bütün çabası o makama erişme yolunda olması gerekir. Biz bu gayreti teşvik edecek bazı kelimeleri unuttuk, meselâ “fazilet” gibi.

Faziletli, yani fazıl, erdemli insan ne demek, nasıl olmalı? Faziletli insan olmak anlık bir iyilik yapmak meselesi değildir. Bir insanı erdemli kılan, bütün hayatı boyunca süreklilik arz eden ahlaki özellikleridir.

Bir Müslüman evvela kendisiyle yüzleşmeyi bilmeli, kusurlarını görebilmeli, ayağının nerede tökezlediğini fark edebilmelidir. Zaaflarının neler olduğunu, kimse bilmese de kendine karşı dürüstçe, mertçe itiraf etmesi gerekir, riyasız olması gerekir. Zaten bir insanın kendisiyle yüzleşebilme samimiyeti onu riyadan uzak tutar.

Bir Müslüman müminse riyadan ve yalandan uzak durur. Yalan korkunç bir şeydir. Yalan beyaz siyah fark etmez. Yalan geçici olarak anlık vaziyetlerimizi kurtarabilir, öyle zannettirebilir. Bir meseleden, bir sıkıntıdan kurtulduğumuzu zannettirebilir, aslında hiç öyle değildir.

Ahiretteki hesabı bir yana, bu dünyada da yalan bizim bütün hayatımızı perdeler, kemal yolculuğumuzu tökezlettirir, ayağımıza bağdır, içimize karanlıktır. İçimize verdiği karanlığın farkında olmayız, başka mânâlar yükleriz; canımız sıkılıyor deriz, istediğimiz bir şeye erişemediğimizin sıkıntısı zannederiz. Oysa yalanın tortusu, ağırlığı bizim peşimizi bırakmaz.

Kısacası Müslümanın özü sözü bir olmalıdır. İbadetlerini dost doğru ve riyasız yapmalıdır. Eğer bir divana duruyorsa, ona buna doğru değil, gerçekten Cenabıhakk’a karşı durmalıdır. Orada duruşumuzdaki niyet önemlidir, kime duruyoruz, başlarken bile O’nu düşünürsek yine bizi bir selamete çıkaracak bir davranıştır. Nebevi ahlakın bütün özelliklerinin iyi bir Müslümanın da özellikleri olduğunu düşünüyorum.

İslam deyince ilk olarak aklınıza gelen veya önem verdiğiniz kavramlar hangileridir?

Bir önceki soruda zaten bunun cevabını bir ölçüde vermiş oldum. İslam deyince öncelikle senin Yaradan’ınla olan irtibatının sağlamlığı akla gelir. Aklıma ilk gelen budur. Yani insanı güvenilir kılan, insanı insan kılan Cenabıhak’la olan irtibatının sağlamlığıdır. İslam deyince önce Allah’ını bileceksin yani yüzünü O’na döneceksin, sonra Cenabıhak bizden ne istiyor ona bakacaksın.

Bizi eşref-i mahluk kılacak olan özellikler nelerdir, onlar için çabalayacağız, gayret edeceğiz. Hani “takdiri ezel gayrete aşıktır” derler ya, elbette kusurlarımız var. İnsanız, eksiklerimiz çok fazla ama biz o yolda çabalayacağız, gayret göstereceğiz. Yine aklıma gelen özellikler yalan, riya, ümit vermek yani inanmadığı halde, yapmayacağını bile bile ümitlendirmek, söz vermek, oyalamak gibi davranışlar insanı dibe çeken davranışlardır. Bunlar İslam’ın da ruhundan, ahlakından uzaklaştırılacak davranışlardır.

Müslüman olmak zor, dinsiz olmak kolay, Hristiyan -bugünkü anlayışlarla- olmak kolay, diğer dinlerden olmak, deist, ateist olmak kolay ama Müslüman olmak gerçekten çok zor, çünkü adam gibi adam olmaya gerektirir ve peygamberî ahlaka sahip olmayı gerektirir.

Adalet duygusu çok sağlam olmalıdır ki burada şahitliği örnek vereceğim. Cenabıhak bizim aleyhimize, yakınlarımızın aleyhine bile olsa şahitliği dosdoğru yapmamızı istiyor. Bu çok zor bir şeydir, şimdi düşünün ki evladınız kötü bir şey yapmış ve siz şahitlik ediyorsunuz, o kötülüğün üstünü kapatmak, evladınızı korumak için davranıyorsanız Cenabıhakk’ın indindeki itibarınız yerle bir olmuş demektir.

Müslüman olmak zor, dinsiz olmak kolay, Hristiyan -bugünkü anlayışlarla- olmak kolay, diğer dinlerden olmak, deist, ateist olmak kolay ama Müslüman olmak gerçekten çok zor, çünkü adam gibi adam olmaya gerektirir ve peygamberî ahlaka sahip olmayı gerektirir.

Ne kadarını başarabilirsek tabii ki, hakikaten çetin bir mesele. Evvela bunun yolu da insanın kendi kusurunu görmesi ve kabullenmesinden geçer.

Eğer biz kendi nefsimizden yana çıkmayı âdet edinmişsek, o büyük ve manevi kapılar bize kapalıdır. İslam olmayı bazı kavramlarla sınırlayamıyorum ben ama önemli olan manevi ahlakın özelliklerini elimizden geldiğince yerine getirmek ve gayret sarf etmektir.

Ahmet Kabaklı ve Vakıf camiasından Ahmet Taşgetiren, Mehmet Emin Işık, Celaleddin Çelebi, Ayla Ağabegüm ile…

Biz insanız. Bir hadise karşısında, bir davranış karşısında nasıl davranacağız? Mesela sosyal medya diye bir sıkıntımız var şimdi, değil mi? Bir Müslüman sosyal medyadan gördüğü hoşuna giden veya kendini heyecanlandıran bir şey karşısında hemen “Her duyduğunu yaymak günah olarak sana yeter.” hadisi şerifini düşünmek zorundadır. Bu hatayı çok yapıyoruz, araştırmadan soruşturmadan yayıyoruz. Böyle bir insan dört dörtlük bir Müslüman olamaz, bu günahı çok işliyoruz.

Gençlere yönelik herhangi bir çalışmanız var mı, onlara yönelik neler yapılmalı?

Kurumsal anlamda veya organize bir halde zikredebileceğim çok bir şeyim yok ama çok şükür gençlerle aram iyidir. İşin aslı ben onlardan çok şey öğreniyorum. Zaman zaman güzel teklifler oluyor yakın yerlerden. Ara sıra gençlerle sohbet etmeyi teklif ederler, seve seve kabul ederim. Bunu boynuma bir borç biliyorum. Gençlerle irtibatı sıkı tutmak lazım çünkü günümüz modern dünyası kuşaklar arası, nesiller arası bağı çökertti.

Eskiden aile düzenimiz vardı, büyükbaba, büyükanne, çoluk çocuk vardı. Yeni modern dünya, çekirdek aile diye bir şey üretti, sadece anne baba ve çocuktan ibaret. Bunun çıkmazlarını da görüyoruz. Başımız dara düşünce de bu çekirdek aileyi genişletiyoruz, anneanneler, babaanneler, dedeler, çalışan annenin çocuklarına bakmak için bir araya geliyor.

Gençlere nasihatle yaklaşmamalıyız. Bir vakitler kendimizin de genç olduğunu hatırlamalıyız, o zamanlardaki heveslerimizi, heyecanlarımızı, laf dinlemediğimiz anları, sabırsızlıklarımızı çok iyi aklımızda tutarak gençlerle bir bağ kurmak zorundayız. Ama gençlere “Ben çok iyiyim, üstünüm.” havasıyla yaklaşırsak zaten onları kaybederiz. Onlar ses çıkarmaz ama bir daha da yanınıza uğramazlar, yani kendimizin kusurlarının da farkında olarak onlarla ilgilenmeliyiz.

Sabırla dinlersek, kafasına vura vura nasihatlerde bulunmazsak gençlerle gayet güzel diyaloglar kurabiliriz, onlardan da yeni dünyayı öğreniriz, onlarla daha verimli nasıl çalışmalar yapabileceğimizi, ancak onları seyrederek, dinleyerek anlayabiliriz.

Gençlerle çok çok sohbet etmek lazım, bizim kültürümüzden, şifahi kültürümüzden gelen şeyleri, tarihimizde olan güzel örnekleri gençlerle paylaşmak lazım. Ben kendi tecrübelerimden biliyorum ki eğer üslubunca anlatırsanız ve paylaşırsanız çok zevk alıyorlar.

Daha dün bir genç beni arayıp halimi hatırımı sordu ve şöyle bir şey söyledi: “Çok şükür bütün olumsuzluklara rağmen öğrettiğiniz şekilde ben küsmüyorum, şükretmeyi biliyorum, çok çalışıyorum.” Bu beni çok mutlu etti. Bu gencin ilk zamanlarını biliyorum o taraklarda bezi olmayan bir gençti ama dediğim gibi sabırla dinlersek, kafasına vura vura nasihatlerde bulunmazsak gençlerle gayet güzel diyaloglar kurabiliriz, onlardan da yeni dünyayı öğreniriz, onlarla daha verimli nasıl çalışmalar yapabileceğimizi, ancak onları seyrederek, dinleyerek anlayabiliriz.

Gençler gelecek demektir, onun için gerçekten çok çalışmamız lazım. Kendi kibrimizi, kendi beklentilerimizi artık bir tarafa bırakıp bütün çabamızı ve emeğimizi vermemiz lazım. Çok emek vermek lazım onları yalnız bırakmamak, hemen onları suçlamamak lazım. Hemen öyle ayaküstü Müslüman etmeye çalışmamak lazım, evvela Müslümanlığı senden görsünler, güzel bir şeymiş desinler, sıcak baksınlar, ondan sonra anlatmak lazım.

Gençlere İslam nasıl anlatılmalıdır?

Bu devirde gençlere İslam; cennet, cehennem hikayeleriyle anlatılmaz, onlar sonra edinilecek bilgilerdir. Konularda biraz daha derinleşince aktarmak doğru olur.

Sosyal medyada herkes din alimi kesilmiş; nasihatler, karşı çıkışlar veya ham şekilde kabul edişler… Gençlerin bunlarla alakası yok. Günümüzle, dünya meseleleriyle ilişkilendirerek İslam’ı anlatabiliriz.

Evvela İslam’ı anlatmaya çalışan biri eğer sözlü anlatıyorsa -yazıyla da olabilir tabii ki anlatma şekilleri çoktur ama bence sohbet etkilidir- kendisini bir üst noktada görmemesi lazım çünkü hepimiz kuluz ve kusurluyuz. Peşinen bunu gence söylemek lazım. Bizim Allah indindeki çabamız bu kusurlardan, hatalardan, insanlığımızda geriletecek olan karakter özelliklerinden nasıl kurtulacağımıza, bunun için nasıl çaba sarf edebileceğimize, bizi neyin huzurlu edeceğini aramaya yönelik olmalıdır.

Bir konuyu öncelikle çok sık anlatmamalı ve dini terimlerle açıklamamalıyız. Bu daha sonraki dönemlerde olabilecek bir şey, önce sevmesini sağlayacağız ondan sonra bilgisini vereceğiz. Sevdirmeden, irfanını uyandırmadan verdiğin bilgilerin hiçbir faydası olmaz.

Günah cazip bir şeydir ama aynı zamanda çok da huzursuz eder. Günah bir ruh sıkıntısıdır aynı zamanda. Ama rahmani şeyler konuşulan bir mecliste gerçekten halis bir şekilde, riyadan uzak bir mecliste herkesin kalbi şifa bulur, huzur bulur. Gence bu hissi vermek lazım, huzur bulacağı hissi vermek lazım.

Cenabıhak dünyayı insan için yarattı, merkeze insanı koyarak İslam’ı anlatmak durumundayız. Hz. Peygamberi bütün incelikleriyle anlatmalıyız çünkü iyi bir Müslümanın kalbi hassastır, inceliklere, güzelliklere kalbi açıktır. Müslümanlığın da derecesi vardır.

Cenabıhak ayetlerinde hem “Ey iman edenler” diye Müslüman kadın Müslüman erkekler, mümin kadınlar, mümin erkekler diye ayrı ayrı hitap ediyor. Onun için her genci, kapasitesine göre zorlayıcı olmamak şartıyla, ortak bir paydada İslam’ın değerleriyle buluşturabiliriz. Bunun için görsel çalışmalar, sözlü anlatımlar, sohbetler yapılabilir, geziler düzenlenebilir. Mesela okul programlarına, bir caminin mimari açıdan incelenmesi gibi kazanımlar yazılabilir.

Garaudy’nin İslam’ın Aynası Camiler diye bir kitabı vardır. Cemal Aydın tercüme etmiştir. Oradaki şekliyle anlatmak lazım.

Mesela “safları sıklaştırmak” ne demek? Bu safların niçin sıklaştırılması lazım? Burada artık çocukluğumuzda dinlediğimiz gibi “şeytan girmemesi için” demek olmaz. Safların sıklaşması, insanlığın sıklaşması, Müslümanların kenetlenmesidir. Camide sıklaştırdığımız safları cami avlusunda da sokakta da caddede de her alanda sıklaştırmak gerekir. Gençlere bunları anlatmak lazım. Anlam olarak üzerinde duracaksınız, günümüze taşıyacaksınız, misallerle anlatacaksınız.

Yaptığımız bir yanlışın, bir kusurun, bir hatanın neden insana yakışmadığını, neden insanın kemal yolunu tıkayabileceğini anlatmak lazım. Bunları anlatan malzemeler kullanılmalı. Günümüzde sinema çok önemli ve eğitici bir alan. Sinema okumaları yapılabilir, oradan örnekler verilebilir, gencin ilgisini çekecek şekilde düzenlenebilir.

Gençleri etkileyecek mimari eserleri tanıtacak geziler düzenlenmeli. Mesela ben hasbelkader Vatikan’ı gezdim, orada harika eserler var ama benim içimde hiç ibadet arzusu duyurmadı. Müslüman olduğum için değil, peşin yargı da değil bu. Bir kilisede de namaz kılabilirim ama bende o duyguyu uyandırmadı.

Bir konuyu öncelikle çok sık anlatmamalı ve dini terimlerle açıklamamalıyız. Bu daha sonraki dönemlerde olabilecek bir şey, önce sevmesini sağlayacağız ondan sonra bilgisini vereceğiz. Sevdirmeden, irfanını uyandırmadan verdiğin bilgilerin hiçbir faydası olmaz.

Gençlere mimarimizdeki ruhaniyeti anlatabilmeliyiz. Günlük hayatımızda, insan ilişkilerimizde, çevreyle ilişkilerimizde, hatta sofra düzenimizde bunu doz doz verebiliriz. Bir hayvanı, bir çiçeği, bir böceği incitmemeyi, kâinatı bir bütün olarak görmeyi öğretmeliyiz. Yapmacık hayvan sevgisinden uzaklaştırarak, eğer sevgimiz bütünün her safhasını kaplamıyorsa sevgimizin gerçek bir sevgi olmadığını göstermeliyiz.

İnsanı dışlayan, insanlarda nefret uyandıran bir hayvan sevgisi, sevgi değildir. Tüm bunları insan davranışlarında, insanla ilişkilerinde kucaklayıcı bir tavırla, doğruyu eğriyi ayırıcı vasıtalarla anlatabilmeliyiz.

Bir konuyu öncelikle çok sık anlatmamalı ve dini terimlerle açıklamamalıyız. Bu daha sonraki dönemlerde olabilecek bir şey, önce sevmesini sağlayacağız ondan sonra bilgisini vereceğiz. Sevdirmeden, irfanını uyandırmadan verdiğin bilgilerin hiçbir faydası olmaz. Zaten örneklerde de görüyoruz maalesef, muhafazakâr çevrenin çocuklarında, imam hatip öğrencilerinde de görüyoruz. Bunu asla bir kınama olarak demiyorum, veremediğimiz için söylüyorum ve veremediğimizin en açık örneği çocukların üzerindeki yansımalardır.

Millî Eğitim Bakanlığının çocuk ve gençlere yönelik neler yapmasını beklersiniz?

Millî Eğitim artık yeni zamanlara göre ders programlarını tepeden tırnağa yenilemelidir diye düşünüyorum. Çocuklara, öğrencilere özgür alanlar sağlanmalı, onları daha çok katılımcı yapmalı. Hatta çocuklar, aileleri, öğretmenlerle buluşup açık havada bir araya gelebilir. Kapalı sınıfta olmaz çünkü ailelerimiz henüz o olgunluğa erişemediğinden kendini birdenbire öğretmenin yerine koyar, öğretmenin yerine geçmeye çalışabilir. Burada maksadın bir izleyici olarak takip etmek olduğu vurgulanabilir.

En başta, acilen yapması gereken dil ve üslup üzerinde ağırlıklı olarak durmaktır. Dil olmadığında düşünce de olmaz, inanın inancımızın inceliklerini kavramamız da mümkün değildir.

İnsanlar okumadan çok görselliğe önem verdikleri için film listeleri seçilerek okullarda müşterek, sınıflar arası sinema günleri, sinema okumaları yapılabilir. Tarkovski, Cengiz Aytmotov gibi dünya ölçülerinde herkesin bildiği çok ciddi isimlerin filmleri var. Mesela Kopar Zincirlerini Gül Sarı gibi bizim kültürümüze, bizim inancımızı ve insanın ne olduğuna dair göndermeleri olan filmleri titizlikle seçip çocuklarla seyrederek üzerinde konuşmalar, programlar yapmak önemlidir.

Seminerler düzenlenmelidir. Bunun için ilgili hocalar davet edilebilir. Belki yapılıyordur, bilmiyorum ama üçer beşer kişilik gruplar kurularak çocuklara mutlaka araştırma konuları verilmelidir. Meraklarını uyandıracak araştırmalar yapmalarını ve takip etmelerini sağlamalıyız. Özellikle de kendi kültürümüzde, kendi geçmişimizle ilgili insanların biyografileri derslerde verilmeli. Bunlar çok önemli çünkü insanların moral bozukluğu içinde kaybolmamaları için güzel örnekleri de göstermek zorundayız.

Bulunduğu mahalleyi tanımalı genç, sokağına o gözle bakmalı, tarihi eserleri bilmeli, sahiplenmeli, camiye gitmeli, çeşmeyi görmeli, ahşap bir evi görmeli.

Milli Eğitimin en başta, acilen yapması gereken dil ve üslup üzerinde ağırlıklı olarak durmaktır. Dil olmadığında düşünce de olmaz, inanın inancımızın inceliklerini kavramamız da mümkün değildir çünkü bu sadeleştirme denilen şeyin yanlış bir şey olduğunu göstermek için çalışma yapılması lazımdır. Yani İngilizceyi, Fransızcayı çok rahat öğreniyor da kendi Türkçesini mi öğrenemeyecek? Bu zihniyeti temizlemek, arındırmak lazım.

Çocuklara edebi çok güzel örnekler sunulmalıdır. Anlamaz diye düşünülmemelidir. Yunus Emre’yi niye anlamasın, sözlüğe baksın, hocası desteklesin, sözcüğü araştırsın, kimdir, nedir diye. Yani bizim kıymetlerimizi çocuklarımıza araştırma konusu olarak vermek lazım, özellikle dediğim gibi biyografi okumaları yapmak lazım. Sadeleştirme hem gönül dünyamızı hem zihni dünyamızı daraltıyor ve dilsizlik, derinliği olmayan insanlara dönüştürüyor, çok sığlaştırıyor.

Gençlerimizin ülkelerini, memleketlerini, kendi değerlerini sevmeleri ve onlara ısınmaları için çevre bilincini uyandırmak gerekir. Bulunduğu mahalleyi tanımalı genç, sokağına o gözle bakmalı, tarihi eserleri bilmeli, sahiplenmeli, camiye gitmeli, çeşmeyi görmeli, ahşap bir evi görmeli. Gençlerde yakın çevresinden, mahallesinden başlayarak bir çevre bilinci oluşturmak lazım. Bulunduğu şehirleri kasabaları, nahiyeleri artık nerede yaşıyorsa sevmesini öğretmek lazım çocuklara.

Bazı değerleri, incelikleri öğretmeli: Mahallesinde kim var, kim yok, kimsesi var mı, hasta var mı, yaşlı var mı, bunları fark etmesini sağlayacak eğitimler verilmeli. Bunlar çocukların manevi dünyasını zenginleştiren uygulamalar olur. Çocukları sınıflara, okullara hapsetmemek lazım. Zaten bu uzaktan eğitim epey bir kısıtlama yaptı, yukarıda söylediklerimizi hayatın içinde öğretmek lazım çocuğa.

Sonra dersleri sevdirmeliyiz. Mesela felsefesi olan matematik gibi bir dersin üzerinde çok durmalı, çok sevdirmeli yani kâinatın matematik üzerine olduğunu göstermeli, bu müzikle de sevdirilmeli.

Sanat derslerine önem vermeli, müzik, şiir, görsel olarak bir sanat zevki uyandırmamız lazım. Medeniyet inşasında geride kalmış bir toplum olmamalıyız. Biz böyle değildik çünkü en güzel sanatları öğreten, ihtişamlı bir geçmişten, hâlâ eserlerinden insanların etkilendiği, hayranlık duyduğu, ilham aldığı bir geçmişten geliyoruz. Bu anlamda hem tarih şuurunu hem de çevre bilincini uyandırmak lazım. Ayrı ayrı değil, disiplinler arası bir bütün olarak iç içe öğretmek, kavratmak lazım. Biraz önce dediğim gibi matematik ve müziğin pek ayrı olmadıklarını anlatmak lazım. Bu anlamda Millî Eğitim’e aslında çok iş düşüyor. Ailelerle, çocuklarla, öğretmenlerle ayrı ayrı ilgilenmeli. Yine öğretmenlerimizin çok ciddi sıkıntıları var. Millî Eğitim bu sıkıntıların bazılarını bertaraf etti.

Dediğim gibi disiplinler arası irtibat sağlanmalıdır. Mesela tanıdığım bir matematik hocasının etno müzik adında müzikteki matematik ritmini, değerlerini çalıştığı çok ciddi bir projesi var.  Hatta zannediyorum Millî Eğitim’e de sunmuş. İnşallah Millî Eğitim onu çok ciddiye alır da değerlendirir, böyle çalışmaların yapılması lazım.

Bir de öğretmenlerin, öğrencilerin, ailelerin sıkıntılarını ciddi şekilde ve içeriden değerlendirmek lazım. Bir örnek vereyim: Öğretmenlere kadrolar verildi ama eş durumundan dolayı tayin meselesi ihmal edildi. Bir yandan aileyi koruyacağız yani aile yaşasın istiyoruz, çocuklar anne babalarıyla birlikte olsun istiyoruz bir yandan da böyle bir zorlama ile aileyi dağıtıyoruz. Bunu ciddi olarak ele almak gerekir çünkü öğretmen huzurlu olacak ki işini güzel yapsın.

Bir aileyi darmaduman ediyoruz; anneanneler babaanneler sıkıntıda. Evlerinden oluyorlar, gidip geliyorlar, çocuk anneyi babayı bir arada görmek istiyor, böyle bir durumdayız. Zaten aile bağları çok da sıkı değil hatta dağılmaması gereken ailelerde bile gerçekten çok sıkıntılar, sarsıntılar meydana geldi. Benim bildiğim ayrılma noktalarına varan hadiseler oluyor. Bunun bir an önce çözülmesi gerekir. Belki teknik olarak bir bahanesi vardır, onu bilemem ama bir ailenin dağılmamasından daha önemli bir şey olmaması gerekir diye düşünüyorum. Öğretmenlerin eş durumundan dolayı tayinlerinin ciddi olarak ele alınması, sonra da öğretmen yetiştirmeye yönelik çalışmaların yapılması gerekir.

Öğretmenin yetiştirilmesi de ayrı mesele, o da başlı başına bir problem. Öğretmenlere seminerler verilmelidir. Çok değerli emekli öğretmenlerle yeni öğretmenler yüz yüze getirilmeli; onların tecrübelerinden, hatıralarından faydalanmaları sağlanmalıdır. Millî Eğitim buna ön ayak olabilir.

Ben çok ideal, çok güzel öğretmenler biliyorum. Mesela fakir bir bölgede öğretmenlik yaptığı için her hafta kendi evinde, kendi imkânlarıyla, kendi elleriyle yemek hazırlayıp öğrencilerine götürüp ikram eden, bu hassasiyetleri gösteren öğretmenler var. Bu köfte olabilir, mantı olabilir hem sofra adabını hem kendi kültürümüzün değerlerini öğretmek hem de belki evlerinde yiyemedikleri için hiç değilse haftada bir kez et yiyebilmeleri için öğrencilerine bu hazırlığı yapıyorlar. Şimdi bunlar çok önemli ve yaşanmış şeyler. Ben bu hatıralardan faydalanılması gerekli diye düşünüyorum.

Öğretmen ve öğrencilerle birlikte bu işe emek vermiş öğretmenler evlerinde ziyaret edilmeli, evi müsait değilse onu alıp dışarıda bir yerde buluşup sohbetler yapılmalıdır.

Bu toprakların altı üstünden daha sağlam. Onun için inşallah onları incitmeyelim ki her zaman varlıklarıyla yani ruhaniyetleriyle bizim yine başımızda olsunlar, bu tatlı topraklara zarar ziyan verecek her türlü girişime hem içeriden hem dışarıdan fırsat vermesinler.

Öğrencilerin sosyalleşmesi çok önemli, insanlarla yüz yüze buluşturulmalı. Yani mahallede kimlerin olduğu tespit edilmeli. Bunlar hasta, yaşlı, yoksul veya kendileri ortalara çıkmadıkları için isimleri de bilinmeyen sanatçılar olabilir. Bu kimseler ziyaret edilmelidir. Bizim milletimizin değerlerini bu şekilde çocuklara da tanıtmak mümkün olduğu gibi sosyalleşmelerini gerçekleştirmek de lazımdır.

Bazı meselelerde gençlere sormak, onları konuşturmak lazım. Tavsiyelerinin, beklentilerinin neler olduğu danışılmalıdır. Bu anlamda çocuklara hakikaten bir imkân verilmesi lazım çünkü geleceği onlar kotaracaklar, zevk seviyelerini yükseltmek lazım.

Maalesef televizyonlarda vs. özellikte müzikte örneklerini görüyoruz. Bir sanat değeri olmayan, kalitesi olmayan şeyleri güzellik ve sanat diye sunmamaya gayret edelim. Çok konu var ama şimdilik bununla yetineyim.

Zeki Ömer Defne ile…

En çok etkilendiğiniz şahsiyet kim/kimlerdir ve nedenleri nelerdir?

Tek bir şahsiyeti zikretmem pek mümkün değil. Geçmişte daha çok örnek gösterebildiğimiz hâlde günümüzde belki irtibatlarımızda çok sıkı olmadığımız için pek gösteremiyoruz maalesef. Bunda kültürel çözülmenin ve seviyenin aşağıya çekilmesinin de etkisi çok büyük. Tabii ki bunu klasik olarak zikretmek istemiyorum ama elbette etkilendiğim örnek olarak göstereceğimiz en baş isim Hz. Peygamber gelir.

Hz. Ali’nin kişiliğinden de çok heyecan duyan bir insanım. Anadolu’yu, bu toprakları vatan kılan Anadolu erenlerinin her birinin üzerimde gerçekten ciddi tesirleri vardır. Hâlâ o dünyanın, ruhaniyetlerinin bizi sarıp sarmaladığını, bize şifa olduğunu hissettirirler.

Bazen şöyle düşünüyorum, bu toprakların altı üstünden daha sağlam. Onun için inşallah onları incitmeyelim ki her zaman varlıklarıyla yani ruhaniyetleriyle bizim yine başımızda olsunlar, bu tatlı topraklara zarar ziyan verecek her türlü girişime hem içeriden hem dışarıdan fırsat vermesinler. Himmetleri eksik olmasın diye düşünürüm.

Evet, tarihi kişiler var. Hem manevi kişilikleri ruhaniyetleriyle olan zatlar var, hem de tarihi kişilikleriyle, bir nevi evliya gibi davranan insanlar var. Mesela bugünlerde en çok zikredilen Fahrettin Paşa bunlardan biridir. O süzme bir insandır, insanı kâmildir gerçekten. Yine Osman Gazi diyebilirim, geçmiş savaş hikayelerimizde yer alan Anadolu’nun çok güzel bir insanı.

Bugün şehitlerimizin hâli öyle değil mi? Seve seve vatan için nasıl şehit oluyorlar, analar babalar “vatan sağ olsun” diyorlar. Hem birey olarak tek tek gösterebileceğimiz yani adı sanı fazla da bilinmeyen, hem eserleriyle yapıp ettikleriyle tarihe mal olmuş, kayıtlara geçmiş insanlarımız çok fazla. Bizim zenginliğimiz burada. Kültürümüz böyle insan yetiştiriyor. Onun için yine Millî Eğitim’e getireceğim sözü, böyle insanları yetiştirmeye yönelik programlar yapmalı ve zenginleştirmeli. Bu insanlar yetişmeli, azalmamalı, sayıları artmalı. Bunların her birinin benim üzerimde etkileri vardır. Neden olduğunu sorarsanız cevabı çok uzun sürer ama süzme insan, yani İslam’ın, Cenabıhakk’ın insanı kâmil olarak zikrettiği hususiyetlere sahip insanlar diyelim, neden sorusuna karşılık.

Söyleşinin ilk bölümünü okumak için:https://www.insaniyet.net/turkiye-yazarlar-birligi-ustun-hizmet-odullu-yazar-belkis-ibrahimhakkioglu-ile-sohbet/

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar