1. Anasayfa
  2. Düşünce

Üç Damla…

Üç Damla…
0

Toprağa üç kutsal damla düşer insandan: Gözyaşı, alın teri ve şehit kanı.

Gözyaşı; yoğun duyguların dışa vurulmuş haldir. Kuruyan kalbi gözyaşı sular ve yeşertir. Gözyaşıyla temizlenen kalp içinde kin, nefret, haset barındırmaz; kalbin pasını temizler gözyaşı. Hz. Mevlâna: ‘Gözyaşının bile görevi varmış. Ardından gelecek gülümseme için temizlik yaparmış.’ der.

Gözyaşı ile temizlenen göz kalp merceğinden görür. Duygu ve düşünceler berraklaşır. İnsan; bağırışları, haykırışları, yalvarmaları duymazdan gelebilir; ancak gözyaşını görmezden gelemez. Gözyaşı dilin söyleyemediklerini en yüksek tonda haykırır. İnsan kalemle kâğıda yazamadıklarını gözyaşı ile kalbe kazır. Daha sonra kalbe yazılan hiçbir yazı gözyaşı ile yazılanı, kazılanı kapatamaz. Her damlası bir çağlayan coşkusuyla, bir kurşun hızıyla saplanır kalbe. Ama bu sesi kulak değil gönül duyar. Gözyaşı aldatmaz, sahte değildir ve olamaz. Çünkü insan yalancıktan ağlayamaz, sahte duygularla gözyaşı demleyemez. Kalp titremezse, gönül sarsılmazsa kirpikler gözyaşıyla ıslanmaz. Saf, temiz ve samimi kalpte damıtılmış bir iksirdir gözyaşı.

Anneler bir damla gözyaşıyla bütün duygularını özetler. Gözyaşı duaları da bedduaları da yerine ulaştıran samimiyet şahididir. Bazen huşu ile titreyen bir kalbin tezahürüdür, bazen teslimiyetin, bazen itirazın, bazen isyanın ve kahrın, bazen kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerde sevincin habercisidir. Bazen de çaresizliği, çarelerin sahibine ulaştıran bir nehirdir gözyaşı.

Alın terinin de insanlık tarihindeki yeri tartışılmaz. Bizim kültürümüzde alın teri denilince hemen akla “helâl” gelir. Elbette bu ifadeden “Alın teri dökülmeden kazanılan rızık helâl değildir,” hükmü çıkarılamaz. Hatta son zamanlarda “alın teri” ile birlikte “akıl teri” de hak edilmiş bir başarının karşılığı olarak ifade edilmeye başlandı. Emek, adalet, hak, ekmek, rızık gibi kavramlar kardeştir alın teriyle. Alın teri hak edilmiş lokmanın, darası alınmış firesi düşülmüş helâl rızkın, yiyeceğin ‘nimet’ mertebesine yükselmesinin habercisidir.

Peygamberimiz (sav)in ‘İşçiye ücretini alın teri kurumadan veriniz.’ sözü de insan emeğinin değerini öne çıkarmaktadır. Dolayısıyla kendisi değerli olan insanın emeği de değerlidir. Bazı nimetlerin alın terinden yaratıldığına dair rivayetler de alın terine yüklenen anlamların değerli olmasıyla ilgilidir. Alın teriyle çalışılan yerde hile, hurda, ayak oyunları yok denecek kadar azdır. Teknoloji yapay zekâ desteği ile ne kadar gelişirse gelişsin, alın teri olmadan insanlığın devamı mümkün değildir. Teknoloji işi ne kadar kolaylaştırsa da şehirler inşa etmek, toprağı işlemek, ekmeği pişirmek, ağacı dikmek… için alın teri hâlâ vazgeçilmezdir.

Ve şehit kanı… Bizdeki “şehit” kavramının içeriği itibariyle bütün dinlerde ve kültürlerde farklı yoğunluklarda da olsa bir karşılığı vardır. Ancak bu kavramın Türk-İslâm kültüründeki kadar derin anlam ifade ettiği, toprağın yedi kat altını ve semanın yedi katını kapsadığı başka bir medeniyet yoktur. Özellikle Ülkemizde bu konuda o kadar fazla yaşanmışlık vardır ki söylemekten ve yazmaktan aciz kalır insan. Şehidin bir damla kanının düştüğü bir eşya sıradanlıktan kurtulur. Artık onun “fiyatı” değil “değeri vardır. Bir varlığı ‘fiyat’ sıradanlaştırır, ‘değer’ ise paha biçilemez bir noktaya yükseltir. 

Bir canlının gözle, hatta sıradan mikroskoplarla görülemeyen DNA’sında ona ait bütün özelliklerin bulunması gibi; şehidin bir damla kanında da bütün duygularını, dine, vatana, bayrağa ve diğer kutsallara ait serencamını görürüz. Toprağı vatan, atlası bayrak, ahireti cennet, ölümü bayram, ezanı muştu, tabutu Burak… yapar şehit kanı.

Bu kültüre ait az-çok bilgisi olanlar bilirler ki bu topraklar üç kutsal damlayla yoğrularak kıvam bulmuş ve “vatan” olmuştur.

Bu üç damla bizim kültürümüzün mayasıdır, yüzyıllarca yaşadığımız her yerde damıttığımız bir iksirdir.

Bizim dini ve millî duruşumuzu şekillendiren, bu üç kutsal damlayla sulanarak hayat bulan medeniyet yolumuzun son zamanlarda sistematik olarak değiştirilmek istendiğine şahit oluyoruz.  Gençlere kültürel değerlerinin kazandırılmasını popüler kültür ve sosyal medyaya emanet eden anlayış, bilinçli ve organize bir çabayla dini ve millî değerleri bireysel ve toplumsal hayatın ölçüsü olmaktan çıkarılmaya çalışıyor. Özellikle gençlerimiz, çağdaşlık(!) masalıyla tüketim dişlisinin bir parçası olmaya özendiriliyor. Hiçbir ölçü ve kural tanımayan kapitalist kültürün kırbaçladığı tüketim çılgınlığı önüne gelen insanî bütün değerleri silip süpürüyor. Bizim çocuklarımızın kulağına sürekli fısıldanan şu: “Ne kadar tüketirsen, kendi kafana göre istediğin yerde istediğin gibi yaşarsan o kadar özgürsün, çağdaşsın, mutlusun. Sınırlarını ancak sen belirlersin, başkaları değil”

Değerleri konusunda şüpheye düşürülen çocuklarımızın sayıları azımsan(a)mayacak durumda. Bu durumda olan çocuklarımızın düşünce dünyalarına işlenen özgürlük, dünya vatandaşlığı, kişisel alan, hümanizm, fenomen olma hayali, hedonizme varan benmerkezcilik gibi ışıltılı ambalajlarla sunulan kavramlar; milli değerlerimizle çocuklarımız arasındaki bağlantıları tamamen koparılıyor.  

Bir bakıyoruz ki yüzüne bakmaya kıyamadığımız, iyi bir meslek, gelir ve kariyer sahibi olması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadığımız, gecemizi gündüzümüze kattığımız; ancak, değer paradigmalarını dini ve millî kodlarla oluşturmakta yetersiz kaldığımız, ihmal ettiğimiz çocuklarımızın azımsanamayacak bir kısmı geleceğimiz adına hiç de unut vadetmeyen bir tavır ve tutum sergileyebiliyor.  Mesele maç sonrasında çıkan kavgada arkadaşının çizilen kolundan damlayan kan için intikam yeminleri edebiliyorken; şehidin tam da secde izinden akan kanı umurunda olmuyor, onun ilgi alanına girmiyor. Şehit annesinin, evladının bayrağa sarılı tabutuna sarılarak döktüğü gözyaşını burun akıntısından farklı görmüyor. Böyle düşünen gençler için sürekli mutluluk hayali ve hali; gözyaşı dökebileceği gerekçeleri, değerleri de yok saymasının yolunu açıyor. Dert ve dava sahibi insanların göz pınarları çok ağlamaktan kururken; zamane gençlerinin önemli bir kısmının gözyaşı kanalları uğruna ağlayacakları bir değerleri olmadığı için kuruyor, kalpleri çöle dönüyor.

Değerlerinden koparılan insanların büyük kısmı alın teriyle kazanılan ekmekle; birilerinin emeği, alın teri, hakkı gasp edilerek kazanılan ekmeği aynı görüyor. Hatta alın teri olmadan kazanılan, gasp edilen ekmek daha zahmetsiz olduğundan çekici de geliyor. Böyle düşünenler için alın teri sadece biyolojik bir sonuç olmaktan öteye gitmiyor. Artık kimsenin yaşadığı alanda alın teri kokusuna tahammülü yok.

Kutsal değerleri uğruna savaşanla; katilin, teröristin yaptığı işlerin fiziksel olarak birbirlerine benzediği durumlar vardır. Ancak bu mücadele sonunda birini “şehit” diğerini “ölü” yapan niyetleri, uğrunda canlarını feda ettikleri değerleri ve nihayet imanlarıdır.  Çocuklarımızı yetiştirme konusunda gidişatı değiştirebilecek bir hamle yap(a)mazsak; inanılan değerler uğrunda fedakârlık yapanlar büyük oranda sadece hatıralarda kalacaktır.

Helâl rızkın ekmeği daha anlamlı kıldığını ve ahiret hayatında da karşılığının olduğunu; gözyaşının, biyolojik bir varlığı insanın yapan ve asli duygulardan olan vicdanın mayası olduğunu; şehit kanının bugün bu topraklarda yaşayabilme sebebimiz olduğunu… Çocuklarımıza anlatamazsak yarın çok geç olacaktır.

Üç kutsal damlanın bizim inancımızla değerlerimizin mayası olduğu gerçeğini onların hayat alanına taşıyamazsak; başkalarının hibrit kültürlerinin insafına bıraktığımız çocuklarımız ‘değişim’ kitabının satırlarını bizim gibi oku(ya)mayacak, bizim için can feda olan değerler, onlara ‘anlamsız’ ve ‘saçma’ gelecektir.

Evet, bu sahte kimlik ve kişilik rüzgârına kapılan, popüler kültürün sunduğu rol modellerin gölgesinde sığınmacı gibi yaşamayı tercih eden gençlerimiz çoğunluk değildir belki. Ancak unutmamalıyız ki olumsuz ve uyumsuz insanların etki alanları ve topluma verdikleri zararlar sayılarıyla orantılı değildir. İyilikten yaklaşık dokuz kata kadar daha fazla etki edicidir ve bir o kadar da hızlı yayılır.

Daha fazla geç kalmamalıyız. Öncelikle kendi değerleriyle yetişmiş iyi insanlara ihtiyacımız var.

Ve bu potansiyele sahip milyonlarca gencimiz var.

Ve dünyanın düzelmesi için de her zamankinden daha fazla iyi insana ihtiyaç var.

1964 yılında Ordu’nun Gölköy ilçesinde doğdu. İlkokulu köyünde, orta öğrenimini Ordu İmam Hatip Lisesi’nde, Lisans Eğitimini U.Ü. İlahiyat Fakültesi’nde bitirdi. “Risaletten Hilafet’e Geçişte Hz. Ebu Bekir Dönemi” teziyle yüksek lisansını tamamladı. 2. Yüksek lisansını THK Üniversitesinde “İşletmelerde Etik Yönetin” çalışmasıyla bitirdi. Otuz yıl MEB taşra teşkilatının her kademesinde öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. Kamu iştirakinde ve özel okulda yönetici olarak görev yaptı. Değerler Eğitimi ile ilgili çeşitli dergilerde,  internet sitelerinde yazıları ve  “İnsan ve Değer” adıyla bir kitabı yayımlandı.  Bir çok kurumda veli, öğretmen, yönetici ve öğrencilere yönelik Değerler Eğitimi ile ilgili  seminerler vermektedir.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir