Uç, uzun bir nesnenin baş veya son noktasıdır. Nesnelerin iki ucunun bulunması, onların fıtratları gereğidir. Uzun bir değneğin, sopanın veya demir çubuğun varlığı bu uç noktalar sayesinde ortaya çıkar. Sadece nesnelerin iki ucu olmaz. İnsan hayatının, davranışlarının, duruşunun ve sözlerinin de uç noktaları bulunur. Dünyaya gelen bir bebeğin doğduğu andaki kilosu 2,3 kg ile 4,6 kg arasında değişmektedir. İdealiyse 3,2 kilogram civarıdır. 2,3 kilo alt sınır, 4,6 kiloysa üst sınırdır. Bu sınırlarda bulunan bebek hemen sağlık bakımından takibe alınır, kontrol altında tutulur hekimlerce. Hele bunların çok altında ve üstündeyse bebeğin kilosu alarm zilleri çalar ve sıkı bir kontrol uygulanır.
İnsan, hayatının her aşamasında uç noktalara dikkat etmelidir. Bir şeyin artı veya eksi uç noktasında bulunuyorsa aynanın karşısına geçip kendine dikkatlice bakmalı ve gereğini yapmalıdır. Bunun için de her daim akleden ve gözlemleyen biri olmak yeterlidir.
Rabbimiz şöyle buyuruyor bize: “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık. Biz bu yöneldiğin kıbleyi özellikle resule uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelecektir. Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Bakara-2, 143) Yani ne yeme içmede uç noktalarda bulunun, ne giyim kuşamda uç noktalarda bulunun, ne söz ve davranışlarınızda uç noktalarda bulunun vs… devam edip gider.
Allah Resulü Hz. Muhammed (SAV), hayatı boyunca bunun en güzel örnekliğini sergilemiştir tüm insanlık için. Hz. Peygamber (SAV)’in ibadet hayatı hakkında bilgi alan üç sahabi, onun geçmiş ve gelecek bütün günahları affedilmesine rağmen böyle ibadet etmesini göz önüne alarak; biri hayatı boyunca uyumadan geceleri namaz kılacağını, ikincisi hayatı boyunca oruç tutacağını, üçüncüsü de evlenmeyeceğini söylemiştir. Bu haber kendisine ulaşınca Hz. Peygamber (SAV), “Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Hâlbuki Allah’a yemin olsun Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazen oruç tutar, bazen tutmam; geceleri biraz namaz kılar, biraz da uyurum ve evlenmiş bulunuyorum. İşte bu benim sünnetimdir, kim sünnetimi beğenmezse benden değildir.” buyurmuştur.
Tarih boyunca insanlara uçlarda gezdikleri vakitlerde Rabbimiz elçiler göndermiş ve onları uyarmıştır. En son Elçi Hz. Muhammed (SAV)’in örnekliği-yaşantısı-sözleri kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa yöneliktir. Bu durumu göz önünde bulundurarak kılavuzumuzu çok iyi tanımalı ve hayatını, hayatımız yapmanın yollarını bulmalıyız.
Tüm bunlara rağmen insanoğlu nedendir bilinmez, uçlarda gezmekten büyük bir haz duyuyor ve sonunda art arda hüsrana uğruyor. Beş yaşındaki çocuktan doksan beş yaşındaki dedeye-nineye kadar bu, böyle. Beş yaşındaki çocuk yirmi dört saat sadece oynayıp başka bir şey yapmazsa hayatı kararır. Hâlbuki kararında oyun, o çocuk için hayatî bir önemi haizdir. Doksan beş yaşındaki dede-nine hep oturur, hiç hareket etmezse zamanla yürüme becerisi zayıflar, hatta yok olur.
Bu durum sadece fizikî bakımdan değil sosyal ve ruhsal bakımdan da aynıdır. Bir insan düşünün ki hep toplum arasında, bir etkinlikten bir diğerine koşuyor ama kendi iç dünyasına-nefis muhasebesine-öz denetime hiç vakit ayırmıyor. Sonu nasıl olur bunun? Düşünmek bile istemiyorum. Yine bir başkasıysa evinin bir odasına veya bir izbe yere kapanmış, ömrünü tamamen orda geçirmekte, toplumla bağ kurmamak için direnmekte. Kapandığı mekânda yirmi dört saat sadece ibadet yapsa, Kur’ân okusa, günlerce oruç tutsa bile bunun, kime ne faydası olur?
Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Özellikle dünden bugüne İslam dünyasını etkileyerek birçok çatışmaya sebep olan Müslümanların birbirleriyle husumet merkezli ilişkilerine de değinmek gerek. Bir toplum tüm müesseseleriyle aynı hedefe doğru uyumlu hareket ederse medeniyet kurar, o ülke ve coğrafya huzura erer. Ne demek aynı hedefe doğru uyumlu hareket etmek? Müderrisler, tüccarlar, tarikat mensupları, askerler, ilim adamları, bürokratlar, çiftçiler, işçiler, memurlar vb. tüm meslek mensupları aynı ideale doğru, yani Allah’ın rızasını merkeze alarak yürürlerse hiç kimse, hiçbir devlet onların önünde duramaz. Böylece Allah’ın Rızasını esas alan bir yönetim kurarlar ve yeryüzünde Allah’ın dinini hâkim kılarlar. Bunun için uçlarda gezinmeyip aynı yöne doğru birlikte yürümek kararlılığı göstermek gerek. İslam tarihinde maalesef medrese-tarikat çekişmesi, tüccar-bürokrasi çekişmesi, yine bürokrasi-asker çekişmesi, mezhepler arası çekişmeler vb. örnekler çokça vardır. Utanılası bir durum…
Bunun en belirgin örneği on yedinci yüzyılda yaşanmıştır. Sultan IV. Murad döneminin vaizi Kadızade Mehmed Efendi (ö. 1635) ile Halvetî şeyhi Abdülmecid Sivasî (ö. 1639) arasında cami kürsülerinde başlayan tartışmalar daha sonra sokağa bile çıkmıştır. Kâtip Çelebi bu çatışmayı durdurmak için çok uğraşsa da başarılı olamadı ve dikkat çekmek amacıyla Osmanlıdaki müesseselerin derlenip toparlanması için kitaplar yazdı. Eğer içlerinden biri, sadece ben doğruyum demese ve diğer görüşleri de kabullense veya bu görüşlere saygılı davransa mesele asla uç noktalara varmayacak ve hedefe doğru yürüyüş aksamadan gerçekleşecekti. Hâlbuki medrese ile tarikatın olumlu yönleri birbirini dışlamadan var olsa, onların önünde kimse duramayacaktır.
Öncelikle her Müslüman’a düşen, sorumluluğunu en iyi şekilde yerine getirmek ve kardeşlik bilinciyle geleceğe uzanacak adımlar atmaktır. Bir edebî-tasavvufî metni fıkıh metni gibi değerlendirirsen hata üzerine hataya düşersin. Yine bir fıkıh metnini bir edebî-tasavvufî metin gibi değerlendirirsen başka hatalara düşersin. Maalesef günümüzde de bunların fazlaca örnekleri var.
Bize düşen, her hususu yerli yerinde ve bütüncül bakış açısıyla değerlendirmektir. Çünkü herkes yapıp ettiğinin-söylediğinin-yazdığının hesabını verecek günü gelince. Rabbim bizleri uçlarda gezmekten korusun.
