Bizimle İletişime Geçin

Din ve Hayat

Uygarlık Taşıyıcısı Oruç

Çocuğun gözünde baba insanlaşıyor, babasına olağanüstü güç vehmetmemeyi oruçla talim ediyor çocuk. Tanrı’nın babasından daha güçlü olacağı fikri çocuk ruhuna yer ediyor, bu bilinçle teravihe ve sahura uzanıyor. Teravihle çoğalıyor. Sahurla “kendini tutma”, kendini ve göğü tanıma fırsatını yakalıyor. “Çocuk benim ülkemdir” diyen Karakoç’un ifadesiyle  “Geleceğin alınyazısı olan sahur çocukları”, İslam Medeniyetinin “diriliş erleri” de oluyorlar aynı zamanda.

EKLENDİ

:

-Sezai Karakoç’tan ilham ile…

Senenin bütün mevsimlerini gezip de gelen oruç, bu sene nisan ayında portakal ve limon çiçeklerinin buğusu ve kokusu ile sermest yeryüzüne teşrif etti. Yılın bütün aylarını geziyor, “mevsimlerin boyasına dalıp çıkıyor,” böylece usanç vermeden, her dem bizleri yenileyerek, dinamik bir süreç içinde insanı, tabiatı ve tarihi canlandırıyor oruç.

Uzaktan bakınca her gün birbirinin tekrarı olan periyodik hareketlerle (sabah kahvaltı, işe gidiş, eve dönüş, akşam yemeği ve uyku gibi) fasit daireden oluşan düzeysizlik içerisinde günler anlamını, mevsimler renklerini yitiriyor. Tekörnek hareketlerle monotonlaşan insan, her gün biraz daha “deliye” benzemeye başlamışken oruç geliyor ve onun ruhuna pencereler açıyor, “feza yolculuğuna hazırlanıyormuş gibi içini ilahi yakıtla” dolduruyor.

Cinnet derecesinde azan iştahlar, biriktirme hırsı, “malı toplar ve sayarlar (Hümeze/2)” doyumsuzluğu, motor seslerinin biteviye yediği, suyun, kuşun, ezanın ve insanın sesi..

Evet bunlar ramazanın gelişiyle birlikte tekrar dengesini buluyor, “sesine” kavuşuyor, bu hız çağında zaman yavaşlıyor, gözden kaçan güzellikler nazara geliyor ve derken “Allah, oruçla bizi sessize alıyor.” Biz de sakinleşip, sükûn buluyoruz; ırmak çağıltıları, kuşun, rüzgârın, ezanın ve insanın sesi tekrar duyulmaya başlıyor. İnsan canlanıyor, tekrar hayata, tabiata ve tarihe dâhil oluyor.

İrade terbiyecisi olan oruç, vakti girmeden insanın zeytine, hurmaya ve zemzeme elini uzatmasına imkân vermiyor, “göklerden gelecek haberi ve zaferi bekle!” der gibi nefsin dünya nimetlerine olan iştiyakını gırtlağında düğümlüyor. Yine hiç alışık olmadığı bir saatte gecenin sonuna doğru onu sahura kaldırıyor; çiftçinin sabanıyla toprağı alt-üst edişi gibi gece ile gündüzü karıyor, katıyor, ruhun harman yerinde nefsin küllerini rüzgâra salıyor. Sabahları pencere pervazlarına konan “bülbüller ona dua ve niyaz ahengini talim için şakımaya başlıyor”, “Benlik Pürüzü” giderilen insan, böylece Müslüman olmanın farkına ve tadına varıyor.

Modern psikoloji ve sosyolojinin hilelerini sistemleştirmiş olan Batı Medeniyeti, tabiatı onun yasalarını çözerek, tarihi felsefe yaparak, toplumu sosyolojinin kurallarını keşfederek insanları tabiatın, toplumun ve tarihin zindanından kurtarmayı başarabildi, ya da başarabildiğini sandı ama “İnsanın Dört Zindanı”ndan dördüncüsü olan “nefsin” zindanından kurtarmayı başaramadı. Üstelik “bunca keşfi ve oyuncağına rağmen” bunu başaramadı; “(Ben) çekirdeği kırılmadıkça, ruhumuz hakikat sırrının boy atmasına elverişli bir ortam haline gelemez”di. Gelmedi de.

Ne hazin bir öyküdür ki, atomun çekirdeğini çatlatan insan, “ben”in çekirdeğini kıramadı.

Bilim ve teknolojiye güvenerek göklere kafa tutan sersem ideolojiler, ideolojilerin yerine ikame edilen AVMİZM… AVM denen dev tapınaklar, “camekanları seyre dalan modern köleler”, harcama çılgınlığı, beyni kemiren ve kaos yaratan madeni müzikler, markaların tokuşturulması, taksit taksit ölüme razı edilişler, ihtiyaç üreten reklam kampanyaları, kabartma tozu serpilmiş “ben”likler, nefsin azgın, tuğyana varan isteklerine gem vuracak mekanizmalardan mahrum bırakılan insanlar,  “taşa geçer kendime geçmez sözüm” diye diye, “kendi oluş”larını ha bire ötelemeye devam ederlerken, işte tam bu noktada “Oruç, tarihin bir parçası olarak” insanlığın gündemine geliyor, onun içine dalıyor, nefiste taşlaşan neresi varsa tarumar ediyor ve bütün bir Ramazan boyunca “nefsin zindanını” iftar ve sahur toplarıyla döverek ona “ben’in esaretinden”  kurtaracak imkanları bahşediyor.

Oruçta her şey yerli yerincedir: Su su gibi, yıldız yıldız gibi, baba baba gibidir.

Bizde yer yer iman kopukluğu yaşayan kimselerin “Allah Baba” demeleri gibi, Hıristiyanlarda “Baba” figürü özellikle çocuğun gözünde “Tanrı” ile özdeş hale gelmiştir. Promete’ye Tanrıların elindeki ateşi (bilgiyi) çaldırtarak “Tanrıyı insanlaştırırken, insanları Tanrılaştıran” Batı Medeniyeti, çocuğun gözünde de “baba”yı Tanrılaştırmakta hiç zorlanmıyor. Bunun için KARAKOÇ, oralarda “çocuk babasına verdiği avansı ergenliğe adım atar atmaz geri alır” der.

İslam ise bu noktada, Müslüman’ın itikat boşluğuna düşmesine daha çocukluk evresinde oruçla mani oluyor. Şöyle ki;

İftar yaklaşıyor, “gök sofrası” etrafında kümelenen aile bireyleri içinde sofraya diz kırmış çocuk, babasıyla birlikte vaktin girmesini bekliyor. Sabırsızdır, suya uzanıyor, babası engelliyor onu, “az kaldı vaktin girmesine, sabret” diyor. Çocuk ruhu tutuşup, alev alıyor ve şöyle düşünüyor: Babam çok güçlü birisi, bize rızık taşıyor, düşünce beni ayağa kaldırıyor, şimdi de benim su ve hurmayla buluşmamı engelliyor. Beni babam engelliyor, tamam da “babamı kim engelliyor?” diye düşünürken zafer topu patlıyor, göklerden emir gelmiştir, besmele çekilip oruçlar açılıyor: Bismillah!

Çocuğun gözünde baba insanlaşıyor, babasına olağanüstü güç vehmetmemeyi oruçla talim ediyor çocuk. Tanrı’nın babasından daha güçlü olacağı fikri çocuk ruhuna yer ediyor, bu bilinçle teravihe ve sahura uzanıyor. Teravihle çoğalıyor. Sahurla “kendini tutma”, kendini ve göğü tanıma fırsatını yakalıyor. “Çocuk benim ülkemdir” diyen Karakoç’un ifadesiyle  “Geleceğin alınyazısı olan sahur çocukları”, İslam Medeniyetinin “diriliş erleri” de oluyorlar aynı zamanda.

Çelişkileri eritendir Oruç.

Servet, güç ve iktidar önü alınamazsa insanı her an Nemrudî bir inanç kaymasına doğru yuvarlayabilir. Çelişkiye bakar mısınız, cebin para dolu fakat açsın!

Yeni kesilmiş karpuzun canlı dilimlerini mideye indirebilirsin, buna engel olacak kimse yok. Tiryakisinin “iki kutsal ot” dediği “çay ve sigara”nın ciğerlere bayram(!) ettirmesini kutlayabilirsin, buna da bir mânia yok.

Yok ama oruç var.

Oruç insanı yaşadığı bu çelişkiden kurtarıyor. Göklerden gelen fermana “boynum kıldan incedir” diyen Müslüman, oruçla eğitildikten sonra “emre amade” olarak, başını “kurban olmaya” uzatıyor.

Ki, oruçtan sonra Kurban geliyor.

Ola ki, oruçtan kalan açığı kurban kapatsın diye.

Allâh-u a’lem.

Çok Okunanlar