Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Vefa Taşdelen’in “Düşünmek Özgürlüğü” Kitabında Düşüncenin Diyalektiği veya Düşünceye Giden Yol Üzerine

EKLENDİ

:

 

 

 

 

Düşüncelerin denemesi mi demek lazım ya da denemelerin düşüncesi olur mu, açıkçası bir adlandırma yapamıyorum. Dahası şöyle diyorum, insanlar deneme-yanılma yoluyla bir merte-beye gelirler ve onun adına tecrübe diyorlar. Aslında bu tecrübe, düşünme melekelerimizin deneme sonucu vardığı son noktadır. Düşünceler hiç denenmese de olur. O yine bir düşünce olarak yerini koruyacaktır. Düşünme; bizi varlığımızın farkına vardıran ilk yoldur diyebiliriz. Tecrübeler sonucu ben bu düşünceye ulaştım, diyenler aslında düşünmeye giden yolu keşfetmişlerdir.

Gorki, bir romanında kahramanına şöyle bir şey söyletir: Yaşadığını anlamlandırman için düşünmen gerek. Düşünemiyorsan, aslında yaşamını anlamlandırmıyorsun demektir bu. Öyleyse yaşamak için önce düşünceye giden yolu bulmak gerek (vurgu bana ait).

Bakın buradaki ince nokta, yaşamında anlamlandıramadığı şeyi insanın düşünme düzleminde yeniden ele almasıdır. Ancak kimi düşünürlerin dediği gibi, Descartes’ın ünlü “düşünüyorum öyleyse varım” sözü, insanın nesnel varlık olarak yaşaması falan değil. Çünkü hayvanlar da yaşıyor, ama düşünmüyorlar. Hayvanların düşüncelerinin olmaması, onlara aklın ve idrakin yolunun kapalı olması, yaşamadıklarına, yani var olmadıklarına delil olmaz.

Bu kısa ve çetrefil girişten sonra asıl meselemize dönelim. Vefa Taşdelen’in Düşünmek Özgürlüğü adlı deneme kitabındaki düşüncenin ve idrakin sosyal bilinçaltı kapsamında nasıl ele alındığı ve düşünce nevrozuna nasıl ulaşıldığı konusunu kısaca özetlemeye çalışalım.

Kierkegaard’un insanın zihinle özdeş olması fikrinden yola çıkarak, insanın bir nevi ‘zihinsel özgürlüğü’e yol arayan ve işe düşünme eylemini irdeleyerek başlayan Vefa Taşdelen, düşün-meyi, insanın kafası içinde kalan, duyurulmayan, ifşa edilmeyen bir zihin etkinliği olarak ele alır. Bu tarz, aslında başta da belirttiği gibi Kierkegaard’un (insan eşittir zihin) formülü ile bağdaşık görünüyorsa da aslında farklı bir şey söylüyor. Yazar için, düşünmenin düşünce olabilmesi için (ki düşünmeyi, ifşa olunmamış bir olgu; düşünceyi de ifşa olmuş ve tatbikata geçmiş bir edim olarak alır) ikinci kişiye ulaşmış olmasını şart koşar. Zihnin işlevini vurgulaması bakımından bu iki hususu ayrı ayrı almasının nedeni, düşünme yetisinin aslında düşünmek kabiliyet ve selahiyetini dünyanın mikro-cosmos sahasında gerçekleştirmek istediği özgürlük ve serbestiyet açılımını sağlamak açısından önemlidir.

Yazarın burada söylediği şey, benim Gorki’den motamod olmasa da mana itibariyle alıntıladığım “düşünmeye giden yolu bulma” çabası ile kesişiyor. Düşünmeyi düşünebilmek, gerçekten düşünce sahasını genişletmek veya ayrı bir parantezle, düşünmeyi düşünceye dönüştürmek olarak algılamıyor muyuz? Yoksa yanlış mı anlıyorum? Düşünmenin diyalektiği, kendi mesajını başkalarına açımlandırma kaygısı taşır. Yazar, “Düşünce insanın özsel yanını oluşturur. O, insanı kendisi yapan şeydir. İnsan hem düşünür hem de düşüncelerini başkalarıyla paylaşır” diyor. Böylelikle tüm insanların düşünme yetisiyle birlikte doğduğunu, bu özelliğiyle de başka canlılardan ayırt edildiği görüşünü savunuyor.

Kitaptaki önemli yerlerden biri de düşüncenin özgürlüğü konusunda söyledikleridir. Gerçekten görüşlerine katıldığımı söyleyebilirim. Düşünce özgürlüğü bir hukuk normu değil, mantık normudur. Zaman ve mekâna göre düşünceler değişir, farklılaşır, eyleme geçer veya geçmez. Düşünme yetisiyle başlayan düşünce serüveni tamamen olumlu bir seyirde gerçekleşmeyebilir. Her düşünce menfidir veya müsbettir diyemeyiz. Ama düşüncenin kuralı, istidadi formasyonlarını yerine getirmesi koşuluna bağlıdır. İdeolojik sapmalar, varlığı kendi zaviyesinden görme, coğrafik ve dini kaygılar, toplumda kitlesel hale gelmiş yanlış veya doğru düşünceler bazında ele alındığında, hiçbir toplum kendini idare eden düşünce yapısına karşı çıkan bir fikri kabullenemez. Yönetime talip düşüncelerin açmazları bu konuda mantık hatalarına düşmesi sonucunu doğurur. Vefa Taşdelen’in deyimiyle; düşünce, olumlu bir eylemdir, fakat tam olarak ortaya çıktığında, taraf tutmaz ve gözlerini kapamaz… Yine yazara göre düşünme özgürlüğü verilmiş bir hak değil, insan olmamızın şartı ve gereğidir.

“Düşünce özgürlüğü… Tamam… Ama kimin için? Hangi düşünce için?” bölümünde söyledikleri anlamlıdır. “Düşünce insana özgü zihinsel bir özgürlük biçimi olduğuna göre, o tüm düşünceleri kapsayan bir içeriğe ve açılıma sahip olmalıdır. Bundan çıkan sonuç, düşünce özgürlüğünün yalnızca benim düşüncemin değil, benim düşünceme aykırı, hatta ona kastetmiş de olsa tüm düşüncelerin özgürlüğü olduğudur.”

Düşünmenin özgür bir etkinlik olduğu yargısıyla insanın, fikrini, zikrini söylemeden kafasındaki tüm düşünceleri açığa çıkmadığı sürece her türlü etkiden uzak olduğu sonucuna varıldığını ama aslında bunun böyle olmadığını sormaktadır yazar. Düşüncelerin eklerle belirlendiğini, ortaya çıktığını savunur. Doğuştan insanla birlikte gelişen düşüncenin sonradan içeriğinin ve yönünün değiştiğini söyleyerek, öğrendiğimiz şeyin düşünme değil, nasıl düşünüldüğü olgusu önem kazanmakta, bunun öğrenme yoluyla ortaya çıktığını açıklamaktadır. Hayat tarzımızın içinde bulunduğu koşulların varlığıyla düşünce şekillenir, yapılaşır, kendini ortaya çıkarır. Düşünmenin üzerindeki bu olumsuz etkinin çağdaşlaşma ve modernleşme adına ortaya çıkan fantastik globalleşmeyle yönlendirilen insanın özgür düşüncesini yitirdiğini, moda, aktüalite, ilan ve reklamların zoruyla düşüncelerimiz üzerine ipotek koyulduğunu izah ediyor aynı zamanda. Bunların etkisinden kurtularak “tam olarak özgür bir biçimde düşünmemiz” imkânsız hale getirilmiştir demektedir. Egemen toplumların egemen düşünce stilleri de bu meydanlarda at koşturmaya devam eder.

İnsanın karar mekanizmasını elinden alan ve zihnini bulandıran hızlı bu tempodan doğan sonuç şudur ki; farkında olalım veya olmayalım neyi seçeceğimize, neyi nasıl yapacağımıza veya ne düşünüp nasıl yaşayacağımıza artık başkaları ya da zihnimizi dumura uğratan ve bizi egemenliği altına alan idoller, ideolojiler, nesneler, reklamlar karar veriyorlar…

Zihinsel kirlenmenin had safhaya ulaştığını hepimiz biliyoruz. Zaten yazar da bunun üzerinde duruyor. Düşüncelerimizi etkileyen ve bizi özgür olmaktan alıkoyan en önemli göstergelerden biri televizyon, basın ve diğer medya kuruluşlarıdır. Düşüncelerin de gizliliği, kapalılığı kalmadı. Yaşam kendi mahremiyet perdesini yırttı. Her eve giren magazin basını, her evde seyredilen televizyon kültürü, her düşünceye hitap eden pornografik hezeyan, kitaplara da el atarak bu yolu da kirletmiştir. Zihin yolunun kirletilmesi demek, düşüncenin varlığını kirletmek demek değil mi? Öyleyse özgürce düşünmüyoruz, bağımlı ve yönledirilerek düşündürülüyoruz. Taşdelen bunu açıklıkla ifade ediyor. İçeriğini hukukun tayin ettiği bir düşüncenin dış koşullardan zihin kalıplaşarak buna göre şekillenir ve “gizli ve açık” bir şekle bürünür. Bu aklımıza siyasallaşmayı da getirmiyor değil. Dünya küçülüyor doğru, ama yazarın söyleyişiyle; “dünyanın giderek küçük bir köy haline gelmesi, onun sorunlarının çözülmüş olduğu anlamına gelmiyor. Bu olgu daha çok egemenliğin ulaştığı korkunç boyutu ifade ediyor. Egemenlik sınır tanımıyor. Evrenselleşiyor.”

***

Ebadı küçük ama hacmi büyük olan bu kitap üzerine sayfalar dolusu yazmak mümkün. Çünkü kitabın konusu tamamen düşünceye ayrılmamıştır. Dil konusu, dergicilik konusu, zaman kavramı konusu, günümüz hayat şartlarına değinen küçük denemeler de mevcut bu kitapta. Her biri kendi alanında bu kısa bölümler üzerine görüşünü ve yorumunu yazabilir. Bu yazımıza, kitabın içeriğine giden bir anahtar diyebiliriz. Düşünceleri, düşünce özgürlüğü kapsamı içine alırsak, hoşgörüye ve evrenselliğe bir adım atmış olmaz mıyız?

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar