I. Çağrı ve Karar
Dünya, ekranların soğuk ışığında Gazze’den gelen çığlıkları izlerken, içimdeki huzursuzluk artık yatağıma sığmıyordu. Bir tıp doktoru olarak şifa dağıtmaya yemin etmiştim; ancak sadece reçetelerle iyileşmeyecek bir yara vardı karşımda. Gazze’nin yıllardır süren kuşatması, vicdanımda her geçen gün ağırlaşan bir yüke dönüşmüştü. “Sumud Filosu”nun yola çıkacağını öğrendiğimde, bu sadece bir yolculuk teklifi değil, ruhumun adalet arayışına verilmiş bir cevaptı.
Riya olur korkusuyla bu niyetimi kalbimin en derin köşesinde sakladım. Yola çıkmama sadece iki gün kala yakın çevreme haber verdiğimde, gözlerindeki o karmaşık ifadeyi hiç unutmayacağım: Endişe ile harmanlanmış bir gurur. Dostlarımın “Seninle gurur duyuyoruz” fısıltıları, çantama koyduğum en değerli azıktı.
II. Hazırlık ve Mavi Vatanın Belirsizliği
İspanya’nın güneşli kıyılarında başlayan hazırlık süreci, sadece fiziksel bir dayanıklılık testi değildi. Uluslararası hukuk dersleri, barışçıl direniş yöntemleri ve olası baskın anlarında korunması gereken o çelikten sükûnet… Ruhumuzu ve bedenimizi, Akdeniz’in hırçın dalgalarına ve karşı karşıya kalacağımız kuralsız güce hazırlıyorduk.
Gemiye bindiğimde, dünyanın dört bir yanından gelen bir insanlık mozaiğiyle karşılaştım. Gazeteciler, aktivistler, hukukçular ve benim gibi sağlık çalışanları… Farklı diller konuşuyor, farklı tanrılara dua ediyorduk ama kalplerimiz Gazze’den 1500 kilometre uzakta olsak da oradaki çocuklar için aynı ritimle çarpıyordu. Kaptanımız bir Hristiyandı. Bir akşamüstü, ben telefonumdan Kuran-ı Kerim dinlerken arkamdan yaklaşıp, “Ne kadar güzel, ne kadar huzur verici bir tilavet,” dediğinde, insanlığın ortak paydasının ne kadar geniş olduğunu bir kez daha anladım. O, teslimiyetin dilini biliyordu.

III. Fırtına ve Bekleyiş
Deniz, bazen bir anne şefkatiyle sallıyor, bazen de devasa bir öfkeyle üzerimize çöküyordu. Şiddetli fırtınalarda geminin dar koridorlarında savrulurken, baş dönmesiyle boğuştuğum o uykusuz gecelerde tek bir şeyi düşündüm: Gazze’deki kardeşlerimin çektiği acıların yanında, benim bu deniz tutmam ne ki?
Tepemizde zaman zaman beliren drone’lar, bize birer tehdit gibi bakıyordu. Ama ilginçtir ki, gemideki kimsede korkudan eser yoktu. Hatta bazı arkadaşlarımız, karşılaşacağımız o zorlu anları adeta birer onur madalyası bekler gibi şakalarla karşılıyordu. Bizim silahımız yoktu; sadece vicdanımız ve insani yardım kolilerimiz vardı.
IV. Karanlık Çökünce: Baskın
Gazze’ye ulaşmamıza henüz çok varken, uluslararası sularda hukuk yerini karanlığa bıraktı. Etrafımız bir anda savaş gemileri ve hücum botlarıyla sarıldı. Denizin ortasında, sadece motor sesleri ve dalga hışırtıları arasında kuşatılmıştık. Silah sesleri yankılandığında, barışçıl direniş sözümüzü hatırladık ve ellerimizi havaya kaldırdık.
Tepeden tırnağa silahlı, yüzleri maskeli askerler gemiye çıktığında, karşılarında gördükleri silahsız insanların vakarından korkuyorlardı. Bağırıyor, sert talimatlar yağdırıyor, bizi diz üstü çökmeye zorluyorlardı. O an anladım ki; en ağır silahlara sahip olanlar, aslında en çok korkanlardı. Herkese kelepçe takarken beni unutmuşlardı. Dalga geçercesine, “Bana takmayacak mısınız?” diye sorduğumda, gözlerindeki o anlık şaşkınlık ve telaş, sahip oldukları gücün ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyordu.

V. Yüzen Hapishane ve Dönüş
Üç gün süren o “yüzen hapishane” süreci; kelepçeler, ses bombaları ve psikolojik baskıyla geçti. Bizi ufaltmak, pişman etmek istediler. Ama biz, birbirimizin gözlerindeki cesaretten güç alarak dimdik durduk. Devletimizin yoğun diplomatik çabaları ve uluslararası baskılar sonucu sınır dışı edilme sürecimiz başladığında, içimde hem bir kurtuluş sevinci hem de Gazze kıyılarına varamamanın o derin burukluğu vardı.
Yunanistan üzerinden Türkiye’ye döndüğümüzde, devletimizin tahsis ettiği özel uçakta karşılandığımız o an, doğru tarafta durmanın huzurunu iliklerime kadar hissettim. Adli tıp kontrolleri ve savcılık ifadeleri, yaşadığımız hukuksuzluğu tarihe not düşmek içindi.
VI. Son Söz: Değişen Bir Hayat
Fiziksel olarak evime, hastanedeki görevime dönmüştüm ama ruhumun bir yarısı o gemide, diğer yarısı ise Gazze’nin yıkıntılar arasından gökyüzüne bakan çocuklarının yanındaydı. Bu yolculuk benim konfor alanlarımı yıktı, önceliklerimi değiştirdi. Adalet ve insan onuru için mücadele etmenin, bir insanın hayatta takınabileceği en asil tavır olduğunu bizzat yaşayarak gördüm.
Sumud Filosu belki Gazze limanına yanaşamadı ama dünya vicdanının limanına çoktan demir attı. Ambargonun hukuksuzluğunu tüm dünyaya bir kez daha haykırdık. İnsanlığın ölmediğini, farklı inançlardan insanların adalet için nasıl kenetlenebileceğini gösterdik. Benim için bu yolculuk bitmedi; aksine, Gazze’nin sesi olmak için yeni bir sayfa açıldı. Çünkü biliyorum ki, zulüm ancak biz sustuğumuzda kazanır.

