1. Anasayfa
  2. Edebiyat

Vita Kutuları, Gül Yetiştiren Adam ve İsyan

Vita Kutuları, Gül Yetiştiren Adam ve İsyan
0
Bazen insan, bir şehir rüyası görür. Cadde cadde, sokak sokak genişleyen, vita kutularından taşan güller, reyhanlar, menekşeler, hüsnüyusuflar kadar kalbimizi büyüten, insanı büyüsüyle kendisine benzeten, kelime kelime anılarımızı değiştiğimiz, eşyanın ötesine geçen bahar kokularıyla bir şehir…
Bazen de şehir, bir insan rüyası görür. Yaratıcının harf harf merhamet diye yazdığı, sevmeye binlerce sebep, büyüyen büyüdükçe sevinen, kolları bacaklarıyla denizi, dağı, ormanı kucaklayan, içindeki kötülüğü küçülttükçe küçülten, ölümü öldüren bir inançla insan…
Ve bütün bunların nihayetinde insanı şehre, şehri insana bağlayan bir sevda…
Öyleyse bu sevdayı dolayalım dilimize ve “Bir var oluş hikâyesidir, rüyası görülen” deyip başlayalım anlatmaya. Raviyân-ı ahbâr, nâkilân-ı âsâr ve muhaddisân-ı rûzigâr rivayet edelim. Sergüzeşti, söyledikçe versin âleme şenlik, anlatıcının dilinde olsun birlik, dinleyiciler bulsun güzellik.
Harfini insan, cümlesini yurt tutalım da sokak sokak dönüp dolaşıp kendimize çıkacağımız bir yola koyulalım. Amma evvela bilelim ki yolun büyüğü küçüğü yok; bizim adımlarımız var yalnızca. Bir de sevdayı adımlayan kahramanlarla büyüyen yurtlarımız. Pek çoğunu sıralayabiliriz boy boylayıp soy soyladığımız… Lakin gün, Anadolu erenlerinin lisanından huu huları alıp bir şehri sevda bilip satır satır yazacağımız gündür.
Filistin diyelim bir gün asra bedel yaşanırken. Müslüman kentlerin en mazlumu olup kurulmuşken satırlarımızın başına Gazze, en azından anlatmak boynumuzun borcu olsun. Bu sefer bir merhamet örneği Rasim Özdenören’e rahmetle onun lisanıyla ses olalım istiyorum Filistin’e. Gül Yetiştiren Adam’ı yeniden okurken fark ediyorum Müslüman olmanın inceliğini ne güzel anlatmış sanatçı:
“Hiçbirimiz kendimize ait yerlerde gezinmiyoruz. Birbirimize nasıl bakacağımızı bilmediğimiz için.”1 Özdenören’e göre bu bakmayı bilememe hâli bir fark edilememeyi beraberinde getirir. İnsan yalnız birbirini değil sıklıkla eşyayı da fark etmez. Bu da insanda gizli bir trajedi havası uyandırır. Her şey ve herkes bir melankoliye bürünür sonra. “Yani herkes her şeye hazırdır: İbadete ve isyana. İbadetteki isyana ve isyan edişteki ibadete. Bir tutamak bulamayanların heyheyleri böyle zamanlarda yükselir.” (s. 79)
Belki de tam da böyle bir andır Müslüman için. İnsan olma adına hiçbir dayanak noktası bulamayıp heyheylerin yükselmesinin gerektiği, kısık sesleri haykırışlara dönüştürme zamanıdır.
Gül yetiştiren yaşlı adam torununa yalnız ağlayarak bazı şeylerin hikmetini anlayabileceğimizi söyleyince küçük çocuk masumane sorar:
“Ama insan her zaman ağlayamaz.”
Bundan sonrası dedenin Müslümanca bakışını anlatır:
“O zaman da ağlar gibi durmak gerekir. (…) Biz hüzün peygamberinin ümmetiyiz. (…) Ağlayabilenler ağlar, ağlayamayanlar ağlar gibi yapar.” (s. 30) Yani hiçbir şey yapmadan durmak yok. İsyan ve ibadet… İşte bu yüzden aynı noktada durur. İslam medeniyeti hüzne, gözyaşına, kedere, zorluğa yalnızca dua ile değil tepki vererek de karşı durur. İsyan tepki demektir.
Zira bir şehirde ölümü beklemek ne korkunçtur. Bilmek mümkün değil. Rasim Özdenören, “çünkü beklemek çok korkunçtur, usul usul geleceğini bilerek ama ne zaman ölüm meleğinin kanadını açıp kendini kapacağı anı bilmeden, bu meçhul anı bilmeden beklemek korkunçtur.” (s. 12) derken yıllar sonra bu satırlarda Filistin’in kalbinin atacağını bilemezdi. Ama doğru bildiği bir şey vardı ki duaya isyanı eklemek.
Gül yetiştiren adam, arkadaşlarıyla “Kuran için halife için” (s. 35) kıtlığa, açlığa, yokluğa rağmen Millî Mücadele’de savaş vermiştir. Şehit olan arkadaşlarının ardından ne uğruna savaş verdilerse tam tersi bir hayata tanıklık eden adam, sessiz bir protesto geliştirip kendini eve hapsetmiştir. Çünkü o, savaş verenlerin kendilerini asan insanlar kurtulsun diye savaş verdiklerini görmüştür. Asıldıkları şeyler için savaşmışlardır onlar. Yıllar sonra ise sokağa ilk çıktığında gördükleri ağır bir yüzleşmeyi de beraberinde getirecektir. Uğruna savaştığı her ne varsa hepsi yitip gitmiş, üstelik o, bu süreçte tepkisiz bir tepkiyle evinden dışarı çıkmamıştır. “Yoksa protesto ediyorum diye korku(sunu) mu gizlemeye çalışmıştır?” (s. 37)
O, kendince bir protesto ile tepki vermiştir yaşadıklarına. Bu yol doğru bir savaş şekli miydi, diye sorguladığı noktada iş işten geçmiştir artık. “Yanlış verilmiş bir savaş bağışlanmak için neden olabilir mi?” (s. 38) Adam, uğruna savaştığı değerlerin bir bir yok edildiğini görmüştür, aldatılmıştır o. Bu yüzden eve kapanır. Lakin yıllar sonra şu yüzleşme gelip yüzüne yapışacaktır: “Bizi aldatanlara karşı bir şeyler yapmamız gerekirdi, yapamadık. Bilmem belki de bunun utancına katlanamadım.” (s. 43)
İşte tam da bu yüzden Gül Yetiştiren Adam bir isyan bayrağıdır dalga dalga açılmış. O, âdeta haykırır kendi zamanından bu güne “Söz çok ama sözlerle oyalanacak vakit yok.” (s. 142) “İçinizdeki İslam’ı gösterin. Çünkü İslam, sizin üzerinizde görünmek ister. İslam açık, iman kalptedir, İslam zahirde.” (s. 141)
Öyleyse tepki verme, isyanın içinde sesimizi yüksek çıkarma ve somut protestolar zamanıdır. “Sıcak bir yaz günüdür ya da soğuk bir kış günü yahut cıvıl cıvıl bir bahardır, o somut protesto, kendi sesinin gürleyişini bekleyerek gezinmektedir evin içinde sessiz, gösterişsiz, nümayişsiz. Hiçbir şey boşlukta sallanmamaktadır, her şey, bütün nesneler yaratılışlarındaki amaca doğru yürüyüp gitmektedirler.” (s. 17)
Kaderi yazan şehirlere de bir yazgı biçer, bilmez insanoğlu. O yüzden şehirler yazılanı çağırabilmek için yaşarlar. Canlıdır onlar da. Ruh taşırlar, severler. İnanıyorum bir gün Filistin’de bir yeniden doğuşu mırıldanır gibi caddeler konuşacak, dil ağız vermez toprak, yol olacak tüm zorluklar aşılsın diye. Çiçekler toprakta değil ağaç dallarında açacak rengârenk, kuşlar özgürlük nağmeleri şakıyacak. Gecenin içinde sönmeye yüz tutmuş o bir tek ışık son gücüyle kesecek karanlığın yolunu. İşte o zaman daha sıkı yaslanacağız birbirimize. Kardeşimizin derdi dolanıp gelecek ruhumuza yapışacak. Ses, koku, renk, ışık, cadde, sokak, dağ, taş, toprak, insan velhasıl bütün bir medeniyet kendi kaderimize doğru yürüyeceğiz. Ölülerimizin ruhu asırlar boyu merhamet ve adalet diye dolaşacak dünyayı… Vita kutularından taşan güller dikeceğiz yıkıntıların orta yerine…
Şimdi ses olma vaktidir. İsyanın ibadetini, ibadetin isyanını duyurma vaktidir. Şimdi “Müslümanın sesi yalnızca Allah’a iltica ederken kısık çıkar.” deme, gür bir haykırış olma vaktidir.
1 Rasim Özdenören; Gül Yetiştiren Adam, İz Yayıncılık, İstanbul, 2022, s. 100. Bundan sonra eserden yapılacak alıntılarda sadece sayfa numarası kullanılacaktır.

  Doç. Dr. Bedia KOÇAKOĞLU   27 Haziran 1980 yılında Antalya’nın Alanya İlçesi’nde doğdu. Orta ve lise öğrenimini Alanya Anadolu Meslek ve Kız Meslek Lisesinde tamamladı. 2002 yılında Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. 2003’te Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Araştırma Görevliliğine başladı. 2006’da Aşkın Şizofrenik Hâli: Sevim Burak başlıklı tezi ile yüksek lisansı, 2011’de Postmodernizm Sorunsalı ve Türk Edebiyatında Geleneksel Tahkiyenin İzleri başlıklı tezi ile doktora programlarını aynı üniversitede tamamladı. Aynı yıl Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaya başladı. 2015 yılında Doçentlik unvanı aldı. Hâlen aynı üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Birçok bilimsel kitap, makale, deneme ve bildiri kaleme alan Koçakoğlu’nun roman ve öykü türünde de eserleri bulunmaktadır. Yabancı dili İngilizce olan yazar, evli ve bir kız çocuğu annesidir.    

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir