Bizimle İletişime Geçin

Söyleşi

Yönetmen-Senarist Seyid Çolak: Üretmeden Sinemacı Olunmaz

Seyid Çolak, genç ve yaptığı işlerle çok sayıda ödülün sahibi olmuş bir senarist-yönetmen. Sanatın farklı dallarıyla ilgilendikten, bu dallarda üretim yaptıktan sonra sinemada karar kılmış ve arayışını bu alana yoğunlaştırmış Seyid Çolak. Kısa metrajdan uzun metraja geçişini, son filmi Kapan’ı, senaryo üretimini, taşrayı ve sinemaya yüklediği anlamı konuştuk Seyid Çolak’la.

EKLENDİ

:

Öncelikle hayırlı olsun, ilk uzun metrajlı filminiz ‘Kapan’ Kasım ayında gösterime girdi. Gerçi pandemi her süreci etkiledi, sinemalar kapandı…

Çok teşekkür ederim. Ben de filmim vizyona girdiğinde çok heyecanlıydım. İlk filmim, onun mutluluğunu yaşıyordum ki sinemalar kapandı. Bu yüzden vizyonumuzu ertelemek zorunda kaldık.

Tekrar gösterime girecek mi film?

Tekrar gösterimi ile alakalı net bir şey söyleyemiyorum. Vizyon maceramız yarım kaldı ama Ocak ayından sonra da bu sürecinin devam etmesini istiyorum. Bunun için anlaştığımız dağıtımcılarla görüşmelerimiz devam ediyor.

Kendimi sanatla ifade etme derdim vardı

Bir tarafta ‘’Benim Afrikam’ isimli bir fotoğraf sergisi, diğer yandan hikâye, roman, kısa metrajlı film ve uzun metrajlı film… Bu çeşitlilik içinde Seyid Çolak’ın sinemayla kesişen hikâyesini merak ediyorum. Nasıl oldu bu buluşma?

Fotoğraf çekmeyi, hikâye yazmayı ve resim yapmayı çok seviyordum. Aslında saydığım sanat dalları için gerçekten emek vermeniz ve hayatınızı adamanız gerekiyor ki değerli eserler verebilesiniz. Hikâye denemelerim biraz sorunluydu.

Çocukluktan itibaren resim yapmayı hiç bırakmadım. Kıymetli bir sanat dalı benim için. Biraz kabiliyet vardı ancak işlenmesi gerekiyordu. Hatta bir resim sergisi açmıştık ama sonradan resim eğitimine devam edemediğim için resim yapmak geri planda kaldı.

Biriktirdiklerimi, öğrendiklerimi, okuduklarımı, ailemde ve çevremde gördüklerimi ve yaşadıklarımı karşı tarafa sanat yoluyla sunma derdim vardı. Sinema aslında bu hayalim için çok cazipti ama biraz meşakkatli gibi görünüyordu. Sonra bir cesaretle bu işi yapabileceğimi düşündüm. Zaten film izlemeyi çok seviyordum ve aynı zamanda sinemacıları da takip ediyordum.  Daha sonra ‘Sadece sevmekle olmuyor.’ diye düşünüp, bu işe gerçekten yönelmek istedim. Aynı zamanda meslek olarak da görüyordum. Bu doğrultuda Beykent Üniversitesi Sinema Televizyon bölümüne kaydoldum.  İlk iki sene Radyo-Televizyon Programcılığı okudum, ardından Sinema-Televizyon bölümüne geçiş yaptım. Okuldaki arkadaşlarımla bir ekip kurduk. Ekip kurduktan sonra kısa filmler çekmeye başladık ve bunlar da kendimi geliştirmemi sağladı.

Seyid Çolak – Benim Afrikam Fotoğraf Sergisi

Nasıl bir katkı sağladı ekip çalışması?

Sinemadan anlayan insanlarla birlikte yol almaya başlamıştım. Biri görüntü yönetmenliği,  biri sanat yönetmenliği yapıyor, biri de kurguyla ilgileniyordu. Aslında ben o arkadaşlarımın katkısı ile bir film oluşturmaya başlamıştım. Daha öncesinde filmlerin görüntü ve sanat yönetmenliğini, senaristliğini, ışığının ayarını hemen hemen oyunculuk haricinde her şeyini kendim yapmaya çalışıyordum. Bu da aslında büyük bir sıkıntıya neden oluyordu. Neticede her şeyi siz yapamazsınız.

Sinema biraz daha ekip ile yapılabilecek bir sanat dalıdır. Okulda ben bununla yüzleştim ve bu benim için gerçekten iyi bir tecrübe oldu. Bu tecrübe bir sonraki filmlerime de katkı sağladı. İlk filmlerime nazaran baya derli toplu filmler çekmeye başladım. İşte bu şekilde sinema serüveninim de başlamış oldu.

Kendinizi sanatla ifade etme yoluna yönelme saikleriniz nedir, sizi buna iten unsurlar ne oldu?

Bu içten gelen bir şey ama nasıl tarif edilir çok da bilmiyorum. İçten gelen bir duyguyu karşı tarafa aksettirme ihtiyacı hissediyorsunuz ve bunun en iyi yolunun sanat olduğunu düşünüyorsunuz. Çevremde sinema için teşvik ve yönlendirme yapan da yoktu. Bir şeyler üretmeye başlayınca hem oyuncu, ekipman ve diğer konularda da destek oldular.

‘Benim Afrikam’ adlı çalışmanız Afrika’da çektiğiniz fotoğraflardan oluşuyor. Bu çalışmanızda neyi aktarmak istediniz?

Öğrencilik yıllarında okula fotoğraf makinesi götüren tek öğrenci neredeyse bendim. Hep yüzleri ve yeni yerleri fotoğraflamak bana cazip geliyordu. Afrika da aslında bunun için en özgün yerlerden birisi. Taşı, toprağı, insanı, mimari yapısıyla özgün bir coğrafya.  Özellikle Orta Afrika’nın neredeyse tüm ülkelerine gittim ve orada portre ve manzaralar üzerine çalıştım. Tüm bu çalışmaları bir araya getirerek ‘Benim Afrikam’ fotoğraf sergisini açtım. Fotoğrafçılığın görsel dünyama olumlu anlamda katkı yaptığını söyleyebilirim.

Kısa film okul gibi

İlk sinema çalışmalarınız kısa metrajlıydı. Kısa filmler sinema için ilk başlangıç noktası mı yoksa biraz da mecburiyet mi?

Aslında bir yönetmen adayı için uzun metraj çekerek sinemaya başlamak hem zor hem de riskli gibi geliyor.  Uzun metrajın yapımı ile kısa filmi hayata geçirme öğeleri farklı.

Kısa film yaparken aslında hemen hemen her şeyi deneyimlemiş oluyorsunuz. Dünyanın en iyi yönetmenleri olarak gösterilen isimler de hep kısa film çekerek iyi filmler üretmeye devam ettiler. Kısa film evet bir türdür ancak aynı zamanda bir okuldur da…

Öte yandan uzun metrajlı film yapmak gerçekten her psikolojinin kaldırabileceği bir şey değil. Kısa film sürecinde yaşanan tecrübeler uzun metrajlı film çekerken ciddi derecede iş yükünü omuzunuzdan alıyor. Uzun metrajlı filmde karşılaşılan her zorluk kısa film yaparken karşılaşılan zorlukların bir değişiğidir. Bu yüzden bu zorluklarla en iyi başa çıkma yolu kısa film tecrübesidir. Bana kalırsa yeni yönetmen adayı arkadaşlar mutlaka kısa film ve belgesel çekerek uzun metrajlı filme başlamalıdırlar.

En çok sinemada mutlu oldum

İlk uzun metrajlı filminiz ‘Kapan’ çok yoğun ilgi gördü, kısa sürede güzel bir başarı yakaladı. Kısa filmleriniz festivallerden çok sayıda ödülle döndü.  Yurtdışında, yurtiçinde yakaladığınız başarı grafiği hayli dikkat çekici. Sinemaya ilk başladığınızda bekliyor muydunuz böyle bir süreci?

Emeğimi, zamanımı verdiğim ve gerçekten istediğim bir şeyi başarabileceğimi az çok tahmin edebiliyordum. Biraz inatçı yapım var. Sinema, aslında beni bu anlamda mutlu eden bir sanat dalı oldu.

İlk kısa filmlerimi festivallere göndermedim. Onların kötü işler olduğunu kendim de biliyordum. Sadece kendimizi deneyimlemek için arkadaşlarımızla çekmiştik. Fakat okulumuzun final ödevi için çektiğimiz ‘Oyun’ filmi içime sinmişti ve festivallere gönderdim. Seçilince ve karşılık bulunca da çok mutlu oldum. Ödül alması da tetikleyici bir unsur olmuştu. Bu işlerin değişik bir denklemi var. Kazanamam dediğiniz festivalde ödül alabilirsiniz ödül alacağım dediğiniz festivalden de eli boş dönebilirsiniz.

Aslında bu festivaller vasıtasıyla ödülün esas olmadığını, filmin seyirciyle buluşmasının daha kıymetli olduğunu da öğrendim. Evet, ödüller sizi biraz teşvik ediyor ancak seyirci ile kurduğunuz bağın en güzel alanı festivallerdir.  

Oyun, Kara Kar, Soğuk, Serender toplamda kaç ülke, festival ve sizin deyiminizle seyirci buluşması gerçekleşti?

25’ten fazla ülkeye gitmişimdir bu festivaller vasıtasıyla. Türkiye’deki birçok film festivalinde de bulundum. Butik festivaller veya büyük festival ayrımı yapmıyorum. Filmimiz gösterilecekse ve seyirciyle buluşacaksa gitmek için elimden geleni yapıyorum. Seyircinin filmimizle kurduğu bağı bire bir deneyimlemek istiyorum. Soru ve cevap kısımları da öğretici ve bir sonraki işiniz için aydınlatıcı oluyor.  İletişimimi devam ettirdiğim birçok yönetmen arkadaşımla da festivaller vasıtasıyla tanıştım.

Yönetmenliğini Seyid Çolak’ın yaptığı Kapan filminin kamera arkasından…

Kapan’ın senaryosunu Güven Adıgüzel ile birlikte uzaktan yazdınız. Zor olmadı mı bu?  Senaryoyu yazarken ‘uzak’ engelini nasıl aştınız?

Ben İstanbul’dayım, Güven ise Bozcaada’da yaşıyor. Film için yola çıktığımızda iki haftada bir, ayda bir buluşuruz diye planlama yapmıştık. Ancak bunun mümkün olmayacağını gördük. Biz de teknolojinin imkânlarından faydalandık. Akşamları Güven ile telefonla yaklaşık bir-bir buçuk saatlik konuşmalar yaparak senaryo üzerine konuşuyorduk. Güven film üzerine bir hafta boyunca çalışıyordu, notlar alıyordu ve sonra bana gönderiyordu. Ben bir hafta boyunca çalışıyordum ve ona gönderiyordum. Bu online süreç yaklaşık olarak altı-yedi ay devam etti.

İlk defa senaryomu farklı bir isimle yazdım. Kısa filmlerimin senaryolarını kendim yazıyordum. Bu süreçte kısa film çekerken kazandığım tecrübelerin ciddi faydasını gördüm. Aynı hataları yapmamak ve dikkat etmek için kalemi güçlü bir yazar olan Güven ile yazmaya karar verdim. Bundan sonraki senaryolarımda sayıyı artırabilirim. 3-4 kişiyle de yazabilirim. Bu projeyi daha güçlü yapacaksa neden olmasın? Bence böyle olması hem beni hem de projeyi geliştiriyor. Ancak edebiyatla yolu kesişmiş kişilerle çalışmak ilk tercihim olur.

Keşfetmeye ittiği için taşra hikayelerini seçtim

Senaryolarınızdaki insan hikâyeleri büyük şehir ya da kent hayatının içerisinden çıkmış figürleri yansıtmıyor. Taşra, kasaba insanının hikâyeleri var. Bu yönelimin sebebi nedir ve hep böyle hikayeler mi göreceğiz çalışmalarınızda?

Ben şehirde doğup büyümüş bir insanım. Hayatım şehirli insanlarla geçti ve hâlâ bu şekilde devam ediyor. Bire bir yaşadıklarımı değil de beni keşfe yönlendirecek bir alan olduğu için taşrayı anlatmaya çalışıyorum diyebilirim.

Taşranın iyi ve kötü tarafları şehirden biraz daha farklı, bu da bana cazip gelen bir diğer husus. Bundan sonra sadece taşra hikâyesi anlatacağım diye bir sınırlamam yok. Distopya, bilim kurgu, post apokaliptik türlere de çalışmak çok istiyorum. Bu da beni heyecanlandırıyor mesela.

Sinema için iyi hikâye nerede yakalanır?

Aslında bu yaşadığınız ‘an’la alakalıdır. Ben yaşadığım her anda farklı hikâyeleri yakalamaya çalışıyorum. Toplu ulaşım araçlarında ya da okuduğum bir kitap karakteri ilgimi çektiyse ‘Onları nasıl dönüştürebilirim?’ diye düşünüyorum.

Hikâye çıkartabilmek için çok yönlü düşünmeniz gerekiyor. Gözlemlediğim karakterlere hikâye yazıyorum. Bu da zihnimdeki karakterleri çoğaltıyor. Bir hikâye yazacağım zaman da kurguladığım karakteri o projeye ekleyebiliyorum.

Bu teyakkuzda olma hâlini açar mısınız?

Hayatın akışında kişilerle karşılaşıyorsunuz, bu ilginç karakterleri gözlemlemeye çalışıyorum. Neden kendi kendine konuşuyor, istemsiz gülüşü neydi acaba gibi sorgulamalar yapıyorum. Eğer etrafıyla ilgisiz ve donuksa buna da bir neden yazarım.

Oturup konuştuğum dostlarım, anlatılan olaylar hemen hemen hepsi beni besleyen unsurlar. Senaryoya başlamadan önce hep hikâyesini yazıyorum önce. Hikayedeki kahramanların sadece benim bildiğim özellikleri oluyor. Onlara ayrı ayrı bir hayat yazıyorum. Bu da benim elimi güçlendiriyor. Karakteri ne kadar zengin yazarsam hikâyem de o kadar ilgi çekici oluyor.

Kapan filminden bir kare…

Film bitse de sizde devam ediyor olması önemli

Sinema-hayat ilişkisine dair ne söylersiniz, size göre sinema hayatın ne kadarını yansıtıyor?

Hayatın bir parçası gibi olan filmleri seviyorum. Biraz daha açacak olursam İtalyan Yeni Gerçekçi akımı veya bizdeki Toplumsal Gerçekçi örnekleri kıymetli buluyorum. Aslında film bitse de sizde devam ediyor olması önemli.

Kitap okumanın bir sistematiği vardır. Sinema izlerken de bir sistematikten bahsedilebilir mi?

Ben genelde eğitim için gittiğim seminerlerde, öğrencilere ve arkadaşlarıma beğendikleri bir filmin yönetmenine ait tüm filmlerini izlemelerini tavsiye ediyorum. Yönetmenin filmlerini izledikçe yönetmenin dünyasına dair daha fazla bilgiye sahip oluyorsunuz.

Yönetmenlerin film öncesi ve film sonrası verdikleri röportajları bulup okurum ya da hayatına dair özel ne var, nasıl bir hayat yaşamış öğrenmeye çalışırım. Bence bunlar filmleri ve yönetmenin dünyasını anlamak için önemli unsurlar çünkü tüm filmler, yönetmenlerinden izler taşır; o izleri de bu şekilde bulmaya çalışıyorum. Tabi ki şart değil ancak filmleri daha detaylı okuyabilmek için bunlar önemli unsurlar.

Sizin film izleme çeşitliliğiniz ne şekilde?

Seyir zevkim ruh hâlime göre değişkenlik gösteriyor. Kimi zaman gerilim – korku filmlerine sarıyorum kimi zaman da fantastik filmlere… Romantik komedi de seyrediyorum, bilim kurgu da… Bazen absürt işler ilgimi çekebiliyor. Tek bir türü takip ediyorum diyemem. Bu çeşitliliği hep devam ettirdim ve bana inanılmaz faydası olduğunu gördüm.

Mükemmeliyetçilik sinema hevesini sekteye uğratabilir

Son olarak genç bir senarist-yönetmen olarak sinemaya ilgi duyan ve bu alanda üretim yapmak isteyen gençlere tavsiyelerinizi almak isterim. Neler önerirsiniz?

Öncellikle kendilerini geliştirmek için mutlaka edebiyatla iç içe olmalıdırlar. Nitekim beni de en çok besleyen edebiyat olmuştur. İnsanı, doğayı ve uzayı keşfetmeye açık olmalılar. Mükemmeliyetçilikten uzak durmalarını öneririm. Çünkü mükemmeliyetçilik sinemaya olan ilginizi ve hevesinizi sekteye uğratabilir.

Kendilerini geliştirecekleri işler ya da kısa film çekebilirler ve bu kısa filmler ile ileride çekecekleri uzun metrajlı filmler için tecrübe kazanabilirler. Üretmeden asla ve asla sinemacı olunmaz. Üretmek için cesur olsunlar, yolları açılır. Film yaptıkça da her filmde farklı hatalarını geride bırakırlar. Herkesin şimdiden yolu açık olsun.

 

Söyleşi

Evsizlerin Hâmisi Emin Kır Hoca

Bir tevafuk eseri İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii’nin faaliyetlerinden haberdar oldum. Yapılan çalışmalar önemli bir yaraya merhem oluyordu. Marifet iltifata tabidir sözü uyarınca broşürdeki irtibat numarasını aradım ve bu yazıya konu olan Emin Kır Hoca ile tanıştım. Tanışmadan sonra yaptığı çalışmanın örnek teşkil etmesi açısından yazıya dökme arzumu iletince Emin Hoca “Bu çalışmayı her yere yayabilsek keşke” diyerek memnuniyetini izhar etti. Emin Kır Hoca 1965 Trabzon/Araklı doğumlu. İlkokulu memleketinde okuduktan sonra ortaokul ve İmam Hatip Lisesini Eyüp Sultanda okumuş. Otuz dört senedir Eyüp Müftülüğüne bağlı camilerde görev yapan Emin Hoca 2006 yılından beri Hz. Kaab Camii’nde görev yapıyor. Cami sahabe-i Kiramdan Kaab b. Malik Hazretlerinin türbesi yanına yapılmış.

EKLENDİ

:

Bir tevafuk eseri İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii’nin faaliyetlerinden haberdar oldum. Yapılan çalışmalar önemli bir yaraya merhem oluyordu. Marifet iltifata tabidir sözü uyarınca broşürdeki irtibat numarasını aradım ve bu yazıya konu olan Emin Kır Hoca ile tanıştım.

Tanışmadan sonra yaptığı çalışmanın örnek teşkil etmesi açısından yazıya dökme arzumu iletince Emin Hoca “Bu çalışmayı her yere yayabilsek keşke” diyerek memnuniyetini izhar etti.

Emin Kır Hoca 1965 Trabzon/Araklı doğumlu. İlkokulu memleketinde okuduktan sonra ortaokul ve İmam Hatip Lisesini Eyüp Sultanda okumuş. Otuz dört senedir Eyüp Müftülüğüne bağlı camilerde görev yapan Emin Hoca 2006 yılından beri Hz. Kaab Camii’nde görev yapıyor. Cami sahabe-i Kiramdan Kaab b. Malik Hazretlerinin türbesi yanına yapılmış…

Ebu Eyyub el-Ensarî ve diğer pek çok sahabe gibi Hz Kaab (ra) da Rasulullah’ın müjdesine nail olmak arzusuyla Konstantiniye surları dibinde şehit düşmüş. Türbe ve Cami surların hemen yanı başında Haliç köprüsünün yanında altı dönümlük bir alanda yer alıyor.

Okuduğum broşürde Hz.Kaab Camii’nde;

-Sokakta kalan kimsesiz vatandaşlarımız için kış aylarında barınma yeri olduğu,

-Sabah-akşam çorba ve çay ikramı yapıldığı,

-Ailesi ile barışmak, buluşmak isteyenlere yardımcı olunduğu,

-Evsizler için sıcak su, banyo ve çamaşır imkânı olduğu yazıyordu…

Emin Hocayla bu güzel hizmetleri üzerine küçük bir sohbet gerçekleştirdik.

Sevgili hocam “Kıldır beşi al maaşı” demek yerine sizi böyle hayırlı hizmetleri yapmaya iten sebep nedir, nasıl başladınız?

Camimiz surların dibinde olduğundan madde bağımlısı insanların uyuşturucu içtikleri, sarhoşların bol olduğu bir yerdi burası. Camiye gidip gelirken korkuyordum. Zaman zaman önümü kesip benden para istiyorlardı. Ben de bir- iki lira veriyordum.

Daha sonra bunlara –Camide size sıcak çorba, çay yapayım içer misiniz? deyince memnuniyetle kabul ettiler. Böylece iletişime geçmiş olduk…

Artık bu bağımlı, evsiz gençler etrafımda toplanmaya başladılar. Birbirlerine haber verdikçe etrafımızdaki halka genişliyordu. Böylece güvenlerini kazandım, dostluk kurduk, artık birbirimize önyargısız bakıyorduk. İşte bu olay hizmetlerimizin başlamasına vesile oldu.

Çok güzel bir başlangıç olmuş Hocam Allah sizden razı olsun.

Camide Her gün sabah- Akşam Çorba ikramınız oluyor değil mi?

Evet, Cami avlusunda oluşturduğumuz mekânda sabah ve akşam sıcak çorba ikram ediyoruz. Bunun yanında çayımız da oluyor.

İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii

Ama benim asıl dikkatimi çeken barınma ve banyo hizmetiniz oldu?

Hocam zaten çayı çorbayı herkes veriyor, sokakta kalan insan için asıl önemli olan kış gününde başını sokacak, banyosunu yapabileceği bir yer. Biz camimizin altında yirmi kişinin kalabileceği bir misafirhane oluşturduk.

Ayrıca Haftada üç gün banyo imkânı sağlıyoruz, sabah dokuzdan akşam yediye kadar…

Herkes için Havlu, iç çamaşırı, çorap ve temizlik malzemesinin içinde olduğu birer temizlik setimiz var bunlar da bizim hediyemiz oluyor. Günde en az yirmi kişi banyo hizmetinden faydalanıyor.

Sadece sokakta yaşayanlar mı, yoksa iş için İstanbul’a gelmiş kalacak yeri olmayanlar da kalabiliyor mu misafirhanede?

Tabii ki hocam, otuz güne kadar kalabiliyorlar, hatta iş bulunca ilk maaşlarını alıncaya kadar bir ay daha misafir ediyoruz.

Bir de bizim buyuru panomuz var, iş bulmak için gelenlerin bilgilerini, mesleklerini, orada paylaşıyoruz, Cumaya camimize gelen işverenler zaman zaman bunların içinden kendilerine lazım olan elemanı da seçebiliyor.

Maşallah İş-Kur gibi de çalışıyorsunuz

Hocam İslam’da cami böyle olmalı esasında, sadece namaz kıl vaaz dinle, git olmamalı…

Hizmetlerinize çevreden destek geliyor mu hocam?

Elbette, bizim hizmetlerimizi duyanlar, hayırseverler destek oluyor, Allah onlardan razı olsun. Hatta Eyüp sultana ziyarete gelen bazı hanımlar biz de yemek yapalım getirelim diyorlar. Ben de pasta börek yapın getirin, hatta kendi ellerinizle dağıtın burada diyorum..

Yaşadığınız ilginç hatıralarınız vardır, bizimle paylaşabilir misiniz?

Bizim aylık kumanya dağıttığımız ailelerimiz de var… Bir abla kumanya paketini almış metrobüse doğru giderken yolda bıçaklı bir kapkaççı önünü kesmiş elindeki paketi almaya çalışınca Hanımefendi “Erzak paketini aşağıdaki camiden aldım git sen de oradan iste!” deyince,  kapkaççı vatandaş onu bırakıyor ve “Emin Hoca’nın camisi o, hoca bize çorba ikram ediyor, güler yüz gösteriyor” diye bize minnettarlığından kapkaç yapmaktan vazgeçtiği gibi hanımefendiye yardım edip metrobüse kadar paketini taşıyor. Bu ilginç hadise de insanlara güler yüzle davranmamızın önemi açısından önemli bence.

Bir de hocam Geçenlerde bir genç geldi, cezaevinden çıkmış, uyuşturucu kullanmış, bir haftadır uykusuz vaziyette misafir haneye aldık iki gün uyudu. Bu arada biz Kaymakamlık, ilçe emniyet ve ilçe sağlık müdürlüğüyle koordineli çalışıyoruz. Polisler her gün gelip burada GBT yaparlar, kaçak falan var mı diye. Geçen sabah kimliği olmadığı için bu genci almak istedi polisler, genç misafirhaneden çıktığı gibi benim yanıma geldi. “Ben sizinle gelmiyorum, İmam abiye geldim ben, o beni bu illetten kurtaracak dedi. Aldım kaymakamlığa götürdüm, kimlik tespiti ve kimlik çıkarma işlemlerini yaptım. İnşallah AMATEM’e götürüp tedavisine başlatacağız.

Ailesi ile barışmak, buluşmak isteyenlere de yardımcı olduğunuzu öğrendik. İstanbul’un her yerinden size geliyorlar mı?

Bir vatandaşımız bize başvurduğu zaman öncelikle hangi ilçede ikamet ediyorsa o ilçenin müftülüğünü arayarak, oradaki Dînî Rehberlik Bürosuna yönlendiriyoruz. Geçenlerde eşiyle problemi olan bir kardeşimiz bizi duymuş, geldi. Bu vatandaş eşini öldürmek için pusuya yatmış. İlgilendik, yapma etme, sana bir iş buluruz, sorunlarını çözeriz dedik. Bir hafta misafir ettik, sohbet ettik vazgeçirdik. Şimdi duyuru panomuza ismini, vasfını yazdık, inşallah iş de bulacağız.

Allah sizden razı olsun hocam, siz ilgilenmeseniz az ilerinizde kiliseler var, belki bu gençler üç-beş kuruş yardım karşılığında dinlerini değiştirecekler. Siz İmamlığın sadece namaz kıldırmak ve vaaz etmekten ibaret olmadığını bize gösterdiniz. Rabbim toplumun derdiyle dertlenip yarasına merhem olmaya çalışan imamlarımızın sayısını artırsın.

Hizmetleriniz daim olsun hocam…

Okumaya Devam Et...

Söyleşi

25/Sorgusuz Sual- Ömer Aksoy/Öğretmen

1965 yılında Trabzon da doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Trabzon İmam Hatip Lisesinde okudu. İlahiyat Fakültesi’nden mezun olan Aksoy, lisans eğitiminin ilk iki yılını Erzurum’da; son iki yılında Bursa’da okudu. Öğretmen ve idareci olarak Mardin, Bayburt ve Türkmenistan’da görev yaptı. Halen Trabzon ‘da öğretmenliğe idareci olarak devam eden Ömer Aksoy’a göre sevginin tanımı ”Masum İlkokul aşkları” şeklinde oldu.

EKLENDİ

:

1-  Sizi çarpan ilk kitap?

Huzur Sokağı- Şule Yüksel Şenler.

2- Yayımlanmış kitaplardan birini siz yazmış olacaksınız, hangi kitap?

Safahat- Mehmet Akif Ersoy.

3- Yaşamayan/yaşayan bir yazar veya şairle bir gününüz var. Kimi seçtiniz?

Mehmet Akif Ersoy.

 4- Şiir mi, düzyazı mı?

Şiir tabii ki.

5-  İzlemelere doyamadığınız film?

Aamir Khan- Dangal.

 6- Dizi, film, belgesel?

Dizi.

7- Sizi en çok ne üzer?

Yapmadığım bir şeyle itham edilmek.

8- Ruhunuzda derin iz bırakan şarkı?

Dünyada ölümden başkası yalan- Candan Erçetin. 

9- Yaşamak/ölmek istediğiniz şehir?

Bursa.

10- Hayattaki en önemli üç kavram?

Sevgi-Umut-Yardımlaşma.

11- Günlük hayatta kullanmayı en çok sevdiğiniz kelime?

Hikaye…

12- Nefret ettiğiniz kelime?

Yalancı.

13- Başarı sizce nedir?

Hedefi için çaba göstermek.

14- Ne olmadan yaşayamazsınız?

Kitaplarım.

15- İlk aldığınız hediye neydi, kimdendi?

Bir kurşun kalem. İlkokul öğretmenim Ali Haydar İslam ‘dan.

16- Hangi gün unutulmazınız?

Erzurum İlahiyatta Hazırlık sınıfı muafiyet sınavını kazandığımı panoda gördüğüm gün.

17- Facebook/İnstagram/Twitter güne başlarken ve günü kapatırken hangisini kullanıyorsunuz?

Facebook.

18- Sizce çocukluk?

Köyde sığır çobanlığı.

19- Sevgi neydi?

Masum İlkokul aşkları.

20- Yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey?

Eşimle birlikte hac yolculuğu.

21- Bir gece uyuyorsunuz sabah bir lisanı ana dil akıcılığında konuşma yetisine sahipsiniz. Hangi dil?

Fransızca.

22- Dilediğiniz bir dönemde yaşayacaksınız. Hangi dönem?

Gün bu gündür.

23- ‘Şimdiki aklım olsa’ diye başlayan cümleyi nasıl tamamlarsınız?

Fırsat eldeyken daha çok yer gezerdim.

24- Annenize ve babanıza çok isteyip de kuramadığınız cümle ne olur?

Bu konuda haklı olduğumu bildiğiniz halde niçin söyleyemezsiniz.

25- Sizce ‘insaniyet’?

Bir büyük köy olan dünya hepimize yeter birbirimizin haklarına riayet edelim: Merhamet…

Okumaya Devam Et...

Söyleşi

25/Sorgusuz Sual-Kürşat Dulkadir/Daire Başkanı

1979 yılı Malatya doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Malatya’ da bitirdi. Lisans öğrenimini Sütçü İmam Üniversitesi Kimya bölümünde, yüksek lisansını Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesinde tamamladı. Yaklaşık 16 yıllık Tokat mesaisinde 4 yıl öğretmenlik 12 yıl çeşitli kademelerde idarecilik yaptı. 2019 yılında Özel Eğitim ve Rehbelik Hizmetleri Genel Müdürlüğüne ‘Daire Başkanı’ olarak atandı. Evli, bir erkek bir kız çocuğu bulunmaktadır. Kürşat Dulkadir’in aldığı ilk hediye tuttuğu oruca karşılık yengesinin kendisini sırt üstünde mahallede gezdirmesi oluyor.

EKLENDİ

:

1- Sizi çarpan ilk kitap?

Âmâk-ı Hayâl.

2- Yayımlanmış kitaplardan birini siz yazmış olacaksınız, hangi kitap?

Kürk Mantolu Madonna.

3- Yaşamayan/yaşayan bir yazar veya şairle bir gününüz var. Kimi seçtiniz?

Mitat Enç.

4- Şiir mi, düzyazı mı?

Düzyazı. Ayrıntılı anlatmayı severim.

 5- İzlemelere doyamadığınız film?

Akıl Oyunları.

6- Dizi, film, belgesel?

Film, bazen kurgu bazen gerçek ama ufku geniş filmler

7- Sizi en çok ne üzer?

Çaresiz kalmak, çözüm bulamamak, hele de sevdiğin biri için.

 8- Ruhunuzda derin iz bırakan şarkı?

Yüksek Ayvanlarda Bülbüller Öter. Bağda bahçede çalışırken babam mırıldanırdı.

9- Yaşamak/ölmek istediğiniz şehir?

Malatya/Malatya.

10- Hayattaki en önemli üç kavram?

İman, Çocuk, Haysiyet.

11- Günlük hayatta kullanmayı en çok sevdiğiniz kelime?

İnşallah.

12- Hoşlanmadığınız bir kelime?

“Bana ne” ne kötü kelime.

13- Başarı sizce nedir?

İnsanın hayata geliş gayesini yerine getirmesidir başarı.

14- Ne olmadan yaşayamazsınız?

Aile, akraba, dost, ahbap, arkadaşlar…

15- İlk aldığınız hediye neydi, kimdendi?

Hatırladığım ve unutamadığım ilk hediyem büyük yengemden. İlk tuttuğum oruca karşılık sırt üstünde mahalle gezisi.

16- Hangi gün unutulmazınız?

Oğlum Göktürk’ün dünyaya geldiği gün. Aynı günde her an birbirini kovalayan o heyecanı, korkuyu, sevinci unutamam.

17- Facebook/İnstagram/Twitter güne başlarken ve günü kapatırken hangisini kullanıyorsunuz?

Günü kapatırken twittera bakarım. Diğerlerini pek kullanmam.

18- Sizce çocukluk?

Her daim keşke diye iç geçirdiğim, huzur, saflık, kaygısızlık.

19- Sevgi neydi?

Babamın “Vay! Allah’ına kurban” demesiydi sevgi.

20- Yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey?

Bir üniversitenin bir fakültesinin dekanına “Haksızlık yapıyorsunuz!” diyemedim hala uhdedir içimde, sonra hoca vefat etti.

 21- Bir gece uyuyorsunuz sabah bir lisanı ana dil akıcılığında konuşma yetisine sahipsiniz. Hangi dil?

Ne yazık ki İngilizce.

 22- Dilediğiniz bir dönemde yaşayacaksınız. Hangi dönem?

Soyadımdan dolayı Osmanlı-Yavuz dönemi.

23- ‘Şimdiki aklım olsa’ diye başlayan cümleyi nasıl tamamlarsınız?

Üzüldüğüm bir çok şeye üzülmezdim.

24-  Annenize ve babanıza çok isteyip de kuramadığınız cümle ne olur?

Ben hala sizin küçük oğlunuzum.

25- Sizce ‘insaniyet’?

Bazen yola fırlayacak kediyi korkutmaktır geri kaçsın diye, bazen fırçayı yiyeceğini bile bile uyarmaktır arkadaşını, amirini, memurunu, büyüğünü, küçüğünü, bazen bir film seyrederken ağlamaktır acılı babaya, anneye… Doğru sözdür, merhamettir, kararmamış kalptir insaniyet.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar