Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

Zaafların Kıskacında İnsan

Kur’ân’a göre insan, fıtratı icabı zayıftır. Nisâ sûresinin 28. âyetinde insanın yaratılış itibariyle zayıf olduğu şöyle haber verilmiştir: “Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor, zira insan zayıf olarak yaratılmıştır.” İnsanın yanılmasında, şeytanın telkinlerine karşı gelememesinde, üzerine düşen görevi yerine getiremeyişinde kısacası tüm duygularında, eğilimlerinde, faaliyetlerinde, davranışlarında ve ibadetlerinde bu özelliğinin izlerine rastlamak mümkündür.

EKLENDİ

:

İnsan, her ne kadar birçok üstün vasıflara sahip olsa da sonuçta yaratılmış bir varlıktır. İnsan, imtihan edilmeye en münasip bir şekilde zıt kabiliyetler ve güçlerin; üstün vasıflar ve zaafiyetlerin birleşiminden meydana gelmiştir. Tek karakterli, herhangi bir zaafı bulunmayan ve her hâlükârda itaat etmeye mecbur olan meleklerin imtihana tâbi olmamasının nedeni de budur. Bu sebeple Kur’ân, insana tabiatında bulunan olumsuz nitelikleri hatırlatmakta ve bunları nasıl kontrol altına alması gerektiğini öğretmektedir (Örn. el-İsrâ 17/83-84).

Bakara sûresinin 30. âyetine göre meleklere yeryüzünde halife olarak insanın yaratılacağı haber verildiğinde onlar, insanda bulunan bozgunculuk, kan dökücülük gibi bir takım zaaflardan dolayı endişe etmişlerdir. Fakat âyetin devamında insanların bu tür zaaflarını kontrol altına alabileceği, ilim gibi üstün vasıflarla donatıldığı, hatta insana meleklerin saygı ile secde edecekleri bir üstünlüğün bahşedildiği haber verilmektedir (el-Bakara 2/31-34).

Burada şu soruya dikkatleri çekmek istiyoruz:

Allah Teâlâ, insanı zayıf yarattığı halde bu zayıflıklar sebebiyle işlediği günahlardan dolayı onu niçin hesaba çekmektedir?

İnsanın zayıf yaratılmasından maksat, kulluk imtihanını kazanabilecek kadar güç ve donanımdan mahrum olması değil, imtihan gereği -iradesi ve gücü yanında- bazı zaaflarının bulunmasıdır. Bedenî arzular, gıda ve güvenlik ihtiyacı, çeşitli psikolojik zaaflar bunlardandır. İslâm dini, bu tür arzuları yok sayan katı bir yasaklar sistemi getirmeyip bunların meşru yollardan tatminini istemiştir. Allah, kulları için kolaylık murad eder (el-Bakara 2/185), onlara taşıyamayacakları yükler yüklemez (el-Bakara 2/286).

Bu noktada zayıflığın, insanın mecbur bırakıldığı veya zorlandığı değil, sadece istidadının olduğu hususlar olduğuna dikkat edilmelidir. Allah, aynı zamanda insana iman ve güzel ahlâk ile kötü eğilimlerini düzeltme istidadı da vermiştir. Şehevî duygular ve zaaflar, onu kötülüğe çekerken ruhânî duygular ve akıl, iyiliğe doğru çekmektedir. Bu ikilemde kişiye düşen duygularını ve aklını vahyin kutlu ışığının rehberliğine sokmaktır.

Kur’ân’a göre insan, fıtratı icabı zayıftır. Nisâ sûresinin 28. âyetinde insanın yaratılış itibariyle zayıf olduğu şöyle haber verilmiştir: “Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor, zira insan zayıf olarak yaratılmıştır.” İnsanın yanılmasında, şeytanın telkinlerine karşı gelememesinde, üzerine düşen görevi yerine getiremeyişinde kısacası tüm duygularında, eğilimlerinde, faaliyetlerinde, davranışlarında ve ibadetlerinde bu özelliğinin izlerine rastlamak mümkündür.

İnsanın fizikî zayıflığı, doğumdan itibaren gözlenebilir. Hayvanlar, doğumdan kısa bir süre sonra ayağa kalkıp yürüyebilecek ve kendi başlarının çaresine bakabilecek şekilde yaratılmışken insanın kendi kendine yeterli bir hale gelebilmesi için uzun bir zamana ve başkalarının bakımına ihtiyacı vardır. Bu durum, “Allah sizi önce zayıf olarak yarattı, zayıflığın ardından size kuvvet verdi, kuvvetin ardından da tekrar bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi…” (er-Rûm 30/54) âyetiyle ifade edilmiştir. Bedenî zayıflık, insana verilen akıl, hafıza ve el becerisi sayesinde büyük ölçüde giderilebilmekte ve insan, bunlar ve Allah’ın boyun eğdirmesi sayesinde diğer varlıklara hâkimiyet kurabilmektedir (İbrâhîm 14/32-33; el-Hac 22/36-37; el-Câsiye 45/13).

Zayıf yaratılma özelliğinde açıkça görüleceği gibi insandaki zaafların, olumsuz görünen boyutları yanında onu toplumsal bir varlık olmaya, sosyal dayanışmaya, paylaşıma ve medeniyet kurmaya sevk eden önemli etkenler olduğu da göz ardı edilmemelidir (Ahmet Koç, Kur’ân’da İnsan ve Hz. Muhammed, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005, 86). Bedenen zayıf olan insan, mecburen topluluklar halinde yaşamaya, iş bölümü yapmaya gereksinim duyar. Bu duruma zayıf yaratılmış olmanın doğurduğu en önemli sonuçtur diyebiliriz. Bağlılık ve güvende olma ihtiyacı, sevme ve birlikte olma güdüsü, insanın zayıf yaratılmasıyla doğrudan ilgilidir. Bu güdüler sayesinde çocuk annesine, anne de çocuğuna bağlanır. Böylece çocuğun beslenme ve korunma ihtiyacı giderilmiş olur. Çocuklar büyüdükçe tabiatındaki zayıflık onları hem insanları sevmeye hem de onlarla ilişki kurmaya zorlar.

İnsanın zayıf yaratılması, Yaratıcısına kulluğa yönelmesinde de etkili bir faktördür. Ebedîlik arzusuna rağmen insanın buna sahip olamaması, ölüm korkusu ve yokluk endişesi onun acziyetini had safhaya çıkarır. Bu durum, fıtratındaki huzur arayışı ve geleceğinden emin olma arzusuyla birleşerek onu güçlü bir varlığa bağlanmaya yöneltir. Fakat bazen bu zayıf yaratılış, insanın tüm benliği kuşatarak kulluktan alıkoyan bir faktör de olabilir. Bu nedenle zayıf yaratılmanın insanı kulluğa mı yoksa inkâra mı götüreceğine yine bizzat insanın kendisi karar verir.

Râzî, “Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor, çünkü insan zayıf olarak yaratılmıştır” (en-Nisâ 4/28) âyetinde haber verilen zayıflığın insanın bedenî zayıflığına değil, aksine şehvet ve lezzetlere meyletmeye çağıran sebeplerin çokluğuna ve insanın bunlar karşısındaki zaafına hamledilmesinin en doğru yorum olduğunu kaydeder. Kâdı Abdülcabbar’a ait olan bu yorumu kendisinin de beğendiğini belirten Râzî’ye göre yaratılış ve kuvvet bakımından zayıf da olsa Allah’a itaate götüren sebepleri kuvvetlendiren kişi kuvvetli; bedenî olarak kuvvetli olsa bile itaate davet eden sebepleri zayıf olan kişi ise zayıf hükmündedir. Dolayısıyla Râzî’ye göre önemli olan bedenî güç değil kişiyi itaate götüren sebeplerin zayıf veya kuvvetli olmasıdır (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, Dârü’l‐Fikr, Beyrut 1981, 10/70). Burada Râzî, zayıflığı psikolojik olarak ele almakta ve kişiyi etkileyen zaaflarının onu yanılgıya düşürüp düşüremediği hususuna dikkatleri çekmektedir. Ona göre zaaflarını iyi yönde yönetebilen, onları meşru sınırlar dairesinde giderebilen ve Allah’a itaat eden kişi, gerçek anlamda kuvvetli olandır.

Hakk’a giden iki yoldan kolay olanı tercih etmek, Hz. Peygamber’in bir sünnetidir. “Resûlullah, iki şey arasında muhayyer bırakıldığı zaman günah değilse mutlaka en kolay olanı tercih ederdi. Eğer kolay olan günahsa ondan halkın en uzak duranı olurdu.” (Buhârî, “Menâkıb”, 23; Müslim, “Fezâil”, 77; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 4; Tirmizî, “Menâkıb”, 34). Fakat kolay yolu tercih, sadece nefsin hevâ ve heveslerine uygun olduğu içinse ve de o yol insanı hakka götürmüyorsa ortada büyük bir problem vardır. Bu yüzden kolay da olsa hakka ulaştırmayan yol asla tercih edilemez. Örneğin zor şartlarda cihada çıkmak, gelecek kaygısına düşmeden malı infak edebilmek, insanın bedenî ve ruhî zayıflığının baskısını göğüsleyerek gerçekleşebilecek ibadetlerdendir.

İnsan, zayıflığı nedeniyle kolayı ve rahatı tercih etmeye meyyaldir, hak ve hakikat yerine rahatına uyanı tercih hatasını sürekli işler ve hedefine kolay yolla ulaşmak ister. Bu da onun irade özgürlüğünü kötüye kullanmasına ve yanılgılara düşmesine yol açabilir. Bu yüzden Kur’ân’da insanın zayıflığı hatırlatılmakta ve bu zafiyetini yenebileceği üstün yönleri gösterilmektedir. Eğer insan, imtihan hikmetine yönelik olan bu zayıflığını üstün yönleriyle dengeleyemezse kararlarında ve fiillerinde yanılgılara düşebilir. (İbrahim Yıldız, Kur’ân İnsan ve Yanılgı, Emin Yayınları 2019, 66).

Kur’ân’da birçok günah için “yaklaşmayın” (el-Bakara 2/35; el-En‘âm 6/152; el-A‘râf 7/19; el-İsrâ 17/32) şeklinde yapılan uyarılar, insandaki bu zaaflara hiçbir şekilde fırsat verilmemesi, onların kuvvetlenerek insanı etkisi altına alabilecekleri bir ortamın oluşturulmaması noktasına yoğunlaşmaktadır. Bu uyarılardan sonra kınanan ve cezaya müstahak olanlar, vahye yüz çevirip kötü eğilimlerinin ve zaaflarının peşinden koşanlardır. Bu noktada insana gereken şey, doğasındaki bu isteklere boyun eğmek ve onlara köle olmak değil, onları olumlu yönde geliştirmektir.

 

Çok Okunanlar