Dünya, insanlığın daha önce şahit olmadığı kadar derin bir ontolojik ve ahlaki krizin tam ortasında can çekişiyor. Bir yanda vahşi kapitalizmin doymak bilmez iştahıyla sömürülen, tüketilen ve adeta posası çıkarılan bir tabiat; diğer yanda menfaati ve egoyu putlaştıran seküler aklın dünya yüzünde, bilhassa Orta Doğu ve Gazze’de sergilediği kanlı tiyatro…
Nitekim Sayın Cumhurbaşkanı, Sıfır Atık Forumu kapanış konuşmasında bu duruma şu ifadeleri ile dikkat çekti: “Bilinçsiz tüketim tabiatı hırpalıyor. İklim krizinin derinleşmesinde en büyük payı olan ülkeler aynı zamanda bu krizden en az etkilenen ülkelerden oluşuyor.”
Amerika ve İsrail’in başını çektiği bu Batı aklı, gökyüzünden masumların üzerine tonlarca bomba yağdırırken, yeryüzünde utanmadan ‘karbon ayak izi’ ve ‘sürdürülebilirlik’ zirveleri düzenleyebiliyor.
İşte tam da bu küresel riyakârlığın ve medeniyet krizinin ortasında, Saygıdeğer Emine Erdoğan Hanımefendi’nin himayelerinde gerçekleştirilen Sıfır Atık Forumu, Türkiye’nin küresel çevre diplomasisinde “Ben de varım.” demesi açısından tarihi bir öneme sahiptir. Dünyanın dört bir yanından (183 ülke) gelen bürokratları, endüstri liderlerini ve karar alıcıları aynı çatı altında buluşturan bu organizasyon; ülkemizin lojistik, idari ve diplomatik kapasitesinin ne denli yüksek olduğunu dosta düşmana gösterdi. Emeği geçen herkesi tebrik etmek, millî bir kadirşinaslık borcudur.
Ancak, bu görkemli vitrin başarısını takdir etmekle birlikte; masanın arkasındaki asıl gerçeği, kendi elimizle kaçırmakta olduğumuz büyük “stratejik fırsatı” da yutkunmadan, açık yüreklilikle konuşmak zorundayız.
Peki, dünyanın gözünün üzerimizde olduğu bu forumda eksik kalan, ıskalanan ve medeniyet iddiamız adına yeniden düşünülmesi gereken hayati hususlar nelerdir?
Mizan (Denge-Ölçü) Hakikati ve Esma-i Hüsna Tecellisi
Forum boyunca çevre sorunları, atık yönetimi ve iklim krizi gibi konular maalesef salt teknik, mekanik ve seküler bir dille ele alındı. Hastalığı bizzat üreten bu zihniyet, bugün karşımıza geçip “Sıfır Atık”, “Döngüsel Ekonomi”, “Yeşil Mutabakat” gibi kavramları janjanlı ambalajlara sararak bize reçete diye satıyor; biz de bunu hayranlıkla alkışlıyoruz, bu ne kadar gerçekçi?”
Bu idrakin epistemolojik temeli, Rahman Suresi’nde bir kozmik manifesto gibi yankılanan “Mizan” (denge-ölçü) kavramında gizlidir. Mizan; sadece matematiksel bir terazi değil, varlığın fıtri, estetik ve ekolojik dengesidir. Bugünün seküler ekolojik felsefeleri, doğayı korumayı pratik ve faydacı bir hayatta kalma stratejisi olarak görürken; bizim israf yasağımız ve fıtrata hürmet, yaratılanı Yaratandan dolayı sevmek anlayışımız, sağlam bir manevi mimariye dayanır.
Analitik bir perspektifle bakıldığında, modern çevreciliğin vizyonu, atık yönetiminde çöp kutularının renklerini ayırmaktan ibaret sığ bir ritüelden ibaret kalıyor. Oysa bizim medeniyet ufkumuzda mesele, nesneleri sadece geri dönüştürmek değil; “eşyanın hukukuna” riayet etmektir. Çünkü var edilen her mahlûk, yaratıcısından ötürü bizzat bir değer taşır.
Tek bir elmanın yaratılış hikayesine bakarak bu ekolojik felsefeyi somutlaştırabiliriz. Bir elma, alelade bir organik madde değil; arkasında güneşin nükleer fırınını, bulutların taşıdığı suyu, toprağın görünmez mikrobiyolojik işçilerini barındıran kozmik bir kesişim kümesidir. Diğer yandan, hayat denilen muazzam sistem, adeta bütün bir kâinatı o tek bir elmanın şahsında birbirine hizmet ettirmektedir. Dolayısıyla, bir elmaya haksızlık etmek, onun arkasındaki bütün bir kozmik dengeye haksızlık etmektir. O elma bir nimet olarak tüketilip bu dünyadan gitse bile, asıl kalıcı olan şey maddesi değil; ardında bıraktığı ilim, hikmet ve İlahi isimlerin (Esma-i Hüsna) zihinlerde nakşettiği ölümsüz manalardır…
Kendi sığlıklarını parlak teorilerle sunanların karşısında entelektüel bir dik duruş sergileyebilmenin tek yolu; cebimizde, zihnimizde ve ruhumuzda taşıdığımız bu kadim elmasların farkına varmak, onları tanımak ve hakikat kürsüsünden yeniden dünyaya haykırmaktır.
Kendi Evimizde “Bilgi Tedarikçisi” ve Seyirci Kalmak
Programdaki oturumların neredeyse tamamında kurucu aklın, yönetim ve söz haklarının yabancı katılımcılara tahsis edilmesi, millî ve manevi müktesebatımızın küresel temsili açısından zihnî bir prangayı ve örtük bir teslimiyeti ifade eder. Kürsüde konuşanların, kavramsal çerçeveyi çizenlerin ve kuralları vazeden akılların kendi evimizde Batılı ‘uzmanlar’ değil, artık bizler olması gerekir.
Sahnesi bizim, bütçesi bizim, ışığı bizim olan bir tiyatroda; başroller ithal oyunculara değil bizim oyunculara teslim edilmelidir. Eğer bu kürsüler bizim evlatlarımıza teslim edilmeyecekse; Efendimiz’in (s.a.v.) “Akan bir nehirden abdest alıyor olsanız bile suyu israf etmeyiniz” şeklindeki kozmik-ekolojik ikazını, Medine etrafında bir ekosistem koruma dehası olarak kurduğu “Hîmâ” (sit alanı) modelini modern dünyaya bizim adımıza kim haykıracaktır?
Dahası, rahmetli Fuat Sezgin Hoca’nın belgeleriyle dünya bilim tarihine tescil ettirdiği o muazzam medeniyet şeması nerede kaldı? Batı sokaklarında lağım suları akarken, İslam medeniyetinin Tokat’ta ve diğer Anadolu vilayetlerinde kurduğu sıhhi altyapı, su arıtma sistemleri ve kurumsal atık yönetimi dehası, tam da bu forumlarda modern endüstriyel hijyenin ve çevre mühendisliğinin atası olarak sunulmalıdır.
Merhamet Medeniyetini Akademik Dille İspat Etmek
Biz, dünyanın dört bir yanından gelen misafirlere, insanlığın çevre bilinciyle ilk kez BM deklarasyonları veya seküler sürdürülebilirlik raporları sayesinde tanışmadığını anlatmak zorundayız. Bu toprakların mayasını karan ecdadımızın, sokak temizliği vakıflarından kışın aç kalan yaban hayvanları için kurulan vakıflara, göçemeyen yaralı leylekleri tedavi eden Gurabahane-i Laklakan’dan, imaretlerdeki organik atıkların doğaya zararsızca iadesini sağlayan ekolojik döngülere kadar, eşsiz bir “merhamet medeniyeti” inşa ettiğini küresel topluma akademik bir dille ispat etmek ve tescilletmekle mükellefiz
Küresel merhamet medeniyetimizi dünyaya sadece nostaljik birer müze malzemesi gibi değil, yaşayan bir sistem olarak sunabilmenin yolu, taklitçi şablonlardan sıyrılıp kendi kavramsal dünyamızla gerçekleştireceğimiz ontolojik ve epistemolojik bir dirilişten geçer. Türkiye’nin dünya sahnesinde sadece iyi bir “organizatör” olarak kalmayıp oyun kurucu bir merkez olabilmesi, ancak rayları başkası tarafından döşenmiş zihni yollardan radikal bir biçimde sapmasıyla mümkündür.
Bu vizyon üstlenildiği takdirde, Emine Erdoğan Hanımefendi’nin küresel ölçekte bayraktarlığını yaptığı Sıfır Atık hareketi, sadece çevresel bir manifesto değil; modern kapitalizmin sinsi dinamiklerini deşifre eden stratejik bir çıkış noktası olacaktır. Hanımefendi’nin, “gıda israfının yüzde 60’ının evlerde gerçekleştiği” yönündeki tespiti ve “planlı eskitmeye kurban edilmiş eşyalar” vurgusu, meselenin lojistik bir atık yönetiminden ziyade derin bir felsefi ve eğitsel kriz olduğunu ispatlamaktadır…
Küresel sistem insanı bir “tüketim makinesi” (homo economicus) olarak kodlarken sadece eşyayı değil; ahlaki değerlerimizi ve yerli bilgi birikimimizi de planlı şekilde eskitmektedir. Şayet okul, çocuğun kalbine tabağındaki ekmeğin bir “nimet ve emanet” olduğunu ontolojik olarak nakşedemiyorsa, oluşan bu derin maarif boşluğunu Batı patentli hiçbir kamu spotu dolduramayacaktır.
Bu felsefi zemini oluşturmada Sıfır Atık Vakfı (sifiratikvakfi.org) öncü bir rol üstlenebilir. Yetkin bilim insanlarımızın rehberliğinde kendi ontolojik yol haritamız çizildiği takdirde, taklitçi birer uygulayıcı olmaktan kurtulup kendi özgün istikametimizi tayin etmemiz mümkün olacaktır. Vakfın, kültürümüzden neşet eden bu çevre ve atık idrakini hem kurumsal web sitesinde beyan etmesi hem de kalıcı yayınlarla literatüre kazandırması, yakın gelecekte hedeflediğimiz felsefi dirilişe vurulacak güçlü mühür olacaktır.
Küresel Alkışlardan COP31 Antalya’ya Medeniyet İhyası
Dünyanın içine düştüğü ekolojik yıkım sarmalında, Batı’nın sığ ‘döngüsel ekonomi’ masallarına veya sömürüyü gizleyen ‘kalkınma’ paradigmalarına sığınamayız. Bunun yerine, kendi kadim coğrafyamızın ve inancımızın sunduğu ‘imar ve ihya’ felsefesini tek kurtuluş reçetesi olarak dünyaya ilan etmek zorundayız. Bizim ihtiyacımız; yeşil dönüşümü sadece Batı’nın karbon vergilerinden kaçma stratejisi olarak gören edilgenlik değil; medeniyetimizin “İsrafsızlık, Bereket, İmar ve İhya” felsefesidir. Anadolu’nun üretim bantlarında ‘bu makine ve kumaş sana emanettir’ diyen “Ahi Mühendisler” yetiştirmek, kapitalist vahşetin hızlı modasına karşı “Eşya Ahlakı Standardı” geliştirmek zorundayız. Çünkü asfalt ve betonla toprağın katranlandığı modern ‘kent’ ideolojisi bizzat kendisi organik bir atıktır; bu habis uru teknik geri dönüşümle, yani kanserli hastaya pansuman yaparak tedavi edemeyiz.
BM Habitat gibi küresel kurumların alkışını almak diplomatik bir başarıdır; ancak unutulmamalıdır ki Batı, sadece kendi kurduğu seküler oyun parkında kurallara uyan “iyi öğrencileri” alkışlar. Emine Erdoğan Hanımefendi’nin başlattığı Sıfır Atık hareketi, ray değiştirerek üretimi aile merkezli kılan, insanı tabiatla “müteselsil bir kefalet” içinde konumlandıran kendi kadim şehir ve mahalle tasavvuruyla taçlandırıldığı takdirde gerçek ruhuna kavuşacaktır.
Geçtiğimiz 4-7 Haziran tarihlerinde icra edilen Sıfır Atık Forumu’nda, medeniyetimizin kavramsal ve felsefi üstünlüğünü dünyaya anlatma noktasında kaçırılan o büyük fırsat, önümüzdeki en stratejik virajda telafi edildiği takdirde küresel ölçekte gerçek bir paradigma dönüşümü tetiklenecektir. Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da gerçekleştirilecek olan, dünyanın en büyük ve en prestijli çevre zirvesi COP31 (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı), bu telafi hamlesi için benzersiz bir zemin sunmaktadır.
Türkiye, rayları başkası tarafından döşenmiş bir yeşil düzende kendisine dayatılan sığ “iyi bir organizatör” rolünün ötesine geçip bu küresel hamlenin fikrî ve felsefi hamisi olarak öne çıktığı takdirde, sadece sahne kuran değil, dünyaya istikamet çizen bir merkez konumuna yükselecektir. İnsanlığın muhtaç olduğu özgün çevre, iklim ve atık felsefesini küresel topluma hakkıyla ihraç edebilmek, ancak kendi medeniyet idrakimizin ontolojisini ve epistemolojisini üretecek kurumsal çalışmalara bugünden başlanmasıyla mümkün bir zemine kavuşacaktır.
COP31 Antalya; Batı’nın kriz üreten kavramlarını taklit etmek yerine; menfaati değil insanlığı, sömürüyü değil merhameti merkeze alan öz köklerimizden beslendiği takdirde, küresel sisteme yeni bir nefes üfleyecek gür bir sese ve tarihi bir ontolojik diriliş eşiğine şahitlik edecektir.

