Yokuştan aşağıya doğru hızla gelen kare şeklinde el arabası, neredeyse küçük bir pikap ebatlarındaki yüküyle kâğıt toplayıcı, ayaklarını sürüyerek kâh fren yaparak kâh bırakarak usta bir kontrolcü edasıyla ilerliyordu. Yanıma kadar geldi, dinlenme ihtiyacı hissetmiş olmalı ki durdu.
Göz göze gelmiştik bir anda.
Yanakları içine geçmiş, gözleri çukur, esmer, derinden bakan bir siması vardı.
Normalde böyle insanlarla göz göze gelmek istemeyebilirsiniz fakat o an kendiliğinden gelişmiş ise bazen kafa sallayarak ya da göz teması ile selamlaşıverirsiniz.
İşte o anda aniden gelişen bir hissiyatın tezahürü olarak belki de ortaya çıkacak ibretlik bir dersin planlayıcısı olacak şekliyle “işleriniz nasıl?” deyiverdim.
Allah’a şükrediyorum, sağlıklı olduğum için dedi.
Zor olmuyor mu dedim
Olmuyor dedi. İlk zamanlar zorlandım fakat sonra alıştım, şimdi ise işimi yapıyorum dedi.
Peki bu kağıtlardan ne kazanacaksın ki dedim?
Bu kağıtlardan kazandığımın miktarı önemli değil, alın teri ve helalinden olması önemlidir bu yönüyle altından da kıymetlidir dedi.
…
Cevap veremedim.
Zaten cevap vermeye de fırsat bırakmamıştı.
Gazına basılan bir aracın hızlanması gibi yokuş aşağı yoluna devam etti.
Yola devam etse bile karşımda anbean büyüyen mütevekkil bir insan silüeti bırakmıştı. Kelamıyla şükreden, bakışlarıyla hamdeden, ahvaliyle ibadet eden tevekkül sahibi bir insanın halet-i ruhiyesinin resmiydi bu.
Sağlık nimetinin farkında, Allah’a şükrediyor, çalışıyor, alın terine inanıyor, tevekkül ediyor, kanaat sahibi, kazancının helal olması gerektiğine inanıyor, helal kazancı da çok değerli görüyor.
Yükü gözümde büyüdü, tepe oldu, dağ oldu, dünya oldu. Bu adam kimin yükünü neden taşıyordu? Kimler bu adamın yükünü götürüyordu… Nereye koşuyordu, kimleri, nasıl doyuracaktı, kimlerin gönlünü yapacaktı, hangi nasibe konacak, hangi nasipsize uğrayacak; muamma…
Kimilerinin cennet vesilesi, bazılarının da cehennem sebebi…
Arzu ve isteklerin çığırından çıktığı ve adeta bir hedonizm çağının yaşandığı bu günlerde evliya diyebileceğimiz böyle şahsiyetlerin ortalarda dolanıyor olması bendenizi şaşırttığı kadar da memnun etmişti.
Yiyemedim, içemedim, gezemedim, göremedim, alamadım, satamadım gibi cümleler ile bir yönüyle nankörlüğün adeta tavan yaptığı ve bu nankörlüğün mümessillerinin de gene bu mütevekkil insanların varlığından mütevellit bu dünyada nimetler içerisinde yaşadıkları düşüncesi zihnimde dolandı.
Konformist hayatların bir türlü tatmin edemediği şatafatlı standardizasyonun her daim yükselen seviyesini düşünüp irkildim. Birilerinin, birilerinin yemeğini yediğini, suyunu içtiğini, kıyafetini giydiğini, onlar adına yaşadığını görür gibi oldum.
“Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği nimette cimrilik gösterenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri mal kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Ali İmran 180)
Çok çarpıcı, uyarıcı, endişe verici…
Kimin ne için gezdiğinin, neye vesile olduğunun muğlak olduğu bir dünya işte burası. Lakin tevekkül sahibi insanların artması, tamahkarlığın da azalması ile daha mutlu olacağımız bir gerçek.
Hayat, yazanların, oynayanların ve yaşayanların sahne aldığı flu bir arena. Herkes bu tiyatrodaki rolüne iyi bakmalı.
Mazluma değen, mazlumu üzen, mazlum üzerinden keyif eden mahvolur.
“Mazlumun duasından sakının çünkü onun duası ile Allah (cc) arasında perde yoktur.”
Pişmanlığın fayda vermeyeceği zamanlar gelmeden, eyvah demeden, tedbirimizi almalıyız vesselam…
