Artvin ilinde ana dil olarak Türkçe ile birlikte; Arhavi’de Lazca, Hopa’da Lazca ve Hemşince, Kemalpaşa’da da Lazca ve Hemşince, Borçka ve Borçka’ya komşu Artvin’in köylerinde Gürcüce konuşulur. Şavşat’ın Meydancık kesimi ile Yusufeli’nin Bıçakcılar, Yüksekoba ve Balcılı köylerinde de Türkçenin yanında Gürcüce konuşulur. Ardanuç’un ise 49 pare köyünün tamamında Kıpçak ağzı Türkçe konuşulur. Ardanuç’un Şavşat’a sınırı olan ve kadim zamanlardan beri “Gürcü Kolu” olarak ifade edilen Aşağı Irmaklar kesimi köyleri de Türkçeden başka dil bilmezler. Artvin ilinde yaşayan topluluklardan Gürcüler, Lazlar, Hemşinler, Karaçadırlılar ve Lomlar çok eskilerden beri Ardanuç’un yerli halkı için Pallik/Palliki” demektedirler. Ardanuç halkı “Pallik/Palliki” adının anlamını bilmemekle beraber bazı aileler öteden beri lakap olarak bu adı kullanmaktadırlar. Örneğin “Pallik Envergil”, “Pallik Osmangil” gibi.
Rahmetli Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzioğlu, 1983 yılında Artvin’ deki bir konferansında sorulan bir soru üzerine “Pallik” kelimesinin Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Pavul adına Ardanuç’ta yapılmış kiliselerden ötürü “Pavul/Pavulluk” adıyla ilgili olabileceğini söylemişti. Ardanuç halkı için “Pallik” adını söyleyenler de, yerli Ardanuç halkı da bu adın ne anlama geldiğini bilmediklerinden bu kelimeye aslı astarı olmayan çeşitli anlamlar yükleye durmuşlardır. Bilinen tek şey, bu kelimenin bir aşağılama mahiyeti taşımasıdır.
Kanaatimizce; Ahıska Türklüğü / Ahıska Türkleri, Kuman/Kıpçak Türkleri ya da “Pallikler” aynı halktır. Zira bu topluluk; Moğol ve Çin kaynaklarında Kıpçak, Bizans ve Latin kaynaklarında Kuman, Macar kaynaklarında Kun, 11. Yüzyıl Rus ve Slav metinlerinde Polovets, Arap ve İslam kaynaklarında da Kıbçak/Kıpçak olarak geçmektedir. Almanlar ve diğer batılı milletler Falben, Valani, PALLİDİ, Ermeniler de Khartes demektedirler. Sarışın, mavi gözlü, cesur ve savaşçı bu topluluk için, 11. Yüzyıl da yazdığı Latince” Hamburg Kilisesi Piskoposlarının Tapuları” adlı eserinde Alman tarihçisi Bremen’li Adam, Latince “sarı, sarımsı, solgun” anlamında “PALLADİ” demektedir ki; bu ad zamanla Palladi / Pallati/Pallaki/Palliki /Pallik ‘e dönüşmüş olmalıdır.[1]
Savaşçı ve atlı göçebe bir topluluk olan Kıpçaklar; 8 ve 9. yüzyıllarda Orta Asya ‘dan Ural dağı eteklerine yayılmış bir Türk kavmidir.13.yüzyılda “Deşt-i Kıpçak /Oğuz Boyları “adıyla bilinen topraklara hakim olan Kıpçakların bir kolu Karadeniz’in kuzeyinden hareketle Romanya’ ya kadar yayılırken Rus Knezliklerini yaptıkları baskınlarla bunaltmış ve onları Sibirya bölgesine hapsetmişlerdir.[2] Selçuklu Türkmenleri ile Bagratlı / Gürcü Krallığı arasında şiddetli mücadelelerin olduğu dönemde Kral David (1089-1125), Kafkasların kuzeyinden gelen Kıpçakların Hanı Karahan (Kharaghan)’ın oğlu Etrek (Atrak) ‘in kızı Guran- Duht ile evlenerek güçlü İslam Âlemine karşı Kıpçaklarla bir ittifak yapmıştır. Bu sebeple Kral David Kıpçakları aileleri ile birlikte Daryal geçidi yoluyla Kafkasların güneyine indirip yerleştirdi. Yaklaşık 3000 hane olan bu Kıpçak halkı henüz yeni Gök Tanrı dininden Ortodoks Hıristiyanlığa geçtiklerinden büyük bir iman bağı ile Bagratlı Krallığının hizmetinde İslam memleketlerine akınlar yaparak korku ve dehşet saldılar. Kral David Kıpçaklardan 40.000 kişilik seçkin bir ordu teşkil ettiği gibi onlardan 5.000 güzide köleyi de Hıristiyan dininde yetiştirdi.[3] Hristiyanlık diğer Kıpçak toplulukları arasında da hızla yayılıyordu.
1121 yılı Mart ayında Kür nehri etrafındaki toprakları kışlak olarak kullanan Selçuklu Türkmenlerine ani saldırılarda bulunan Gürcü-Kıpçak kuvvetleri onlara ağır kayıplar verdirdi. Gürcü –Kıpçak ilerleyişini durdurmak için Irak Selçuklu Hükümdarı Sultan Mahmut, Haçlılar karşısında büyük başarılar kazanan İlgazi ve diğer Türk Beylerini harekete geçirdi ve kardeşi Gence Meliki Tuğrul ile birlikte Gence’ de toplanıp 30.000 kişi ile Gürcistan’a girerken, Kral David de 40.000 Gürcü,15.000 Kıpçak,5.000 Oset ve bir miktar da Alan ve Frank’tan (200 kadar Haçlı) teşekkül eden ordusuyla Türklere karşı çıktı. Gürcüleri dağ geçitlerine kadar hezimete uğratan Selçuklu Türkmenleri nihayet 12 Ağustos 1121 günü Tiflis yakınlarındaki Didgori Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğradı.[4] Selçuklu-Gürcü mücadelelerinde bir dönüm noktası sayılan bu muharebeden sonra Gürcüler Kür ve Çoruh boylarına kadar, hatta Oltu ve Erzurum’a kadar yayıldılar. Kral David bu başarılardan sonra Kıpçaklara Kartli ‘de yeni kışlaklar verdiği gibi, Kür-Çoruh boylarında Müslümanlardan alınan yerlerin korunması için Kıpçaklar aileleriyle birlikte buralardaki kalelere yerleştirildi. Kral David ‘in 1125 yılında ölümünden sonra da Kür ve Çoruh boylarına Kıpçaklar yerleşmeye devam ettiler. Çeyrek milyon nüfusları ile Kıpçaklar etnik, kültürel, siyasi ve dini yönden Güney Kafkasya ve Kuzeydoğu Anadolu’nun tarihinde önemli rol oynadılar.[5] Ahıska ağzı Türkçe de geniş yayılma alanı buldu.
Kraliçe Thamara’nın (1184-1212) döneminde 1195 yılında Kafkaslar Kuzeyinden yine çok kalabalık Kıpçak / Kuman göçleri oldu. Demirkapı /Derbend’den geçenler, Şirvan, Aras, Karabağ ve Azerbaycan’a yerleşerek Müslüman oldular. Daryal’dan aşanlar da, Kraliçe Thamara’nın dayıları ve kendi devletinin belkemiği soyundan sayıldığından, sıcak ilgi ile ülkenin hudut boylarına ve daha çok Arpaçay çevresi ile Gence cephesine yerleştirildiler. Bunlar da kısa zamanda Ortodoks Hıristiyan oldular. Böylece, 1118 ve müteakip yıllarda gelip yerleşenlere” Eski Kıpçak” ve 1195 yılında gelenlere de “Yeni Kıpçak” denildi.[6]
13. yüzyılda İlhanlı Hükümdarı Abaka Han (1265-1282) zamanında Gürcistan ve Abkaz valisi olan Nasturi Kereyit Türklerinden Sarıca Bey Oğlu Emir İrencin Noyan Posof’daki Cak Kalesi’nin beylerinden olan Sargis ile oğlu Beka Beye itibar gösterdi. Sargis Bey (1268-1285) “Gürcistan ve Abkaz Vilayeti”nin ordu başbuğu olarak yerli Hıristiyanlardan kurulan askerlerin idaresine bakıp İrencin Noyan’a hizmette bulundu. Bundan ötürü Cak’lı Sargis’e ve oğlu I. Beka’ya (1285-1306) Yukarı Kür, Çoruh Boyları, Acara kesimi ile Şavşat, Kılarcet (Ardanuç/Artvin kesimi) toprakları verildi.[7]
Bagratlı Kralı II.Demetre (1273-1289) döneminde “Atabek” olan Cak’lı I. Beka (1285 -1306) dan sonra Kıpçak Atabekler Ardanuç, Şavşat, Oltu, Tortum, Maçahel, Pert-Eğrek, Udav gibi kalelerde yarı bağımsız hareket etmeye başladılar. Bu beylikler zaman zaman Bagratlı Gürcü Krallığı ile, zaman zaman İran Safevi devletiyle, zaman zaman da Osmanlı Devleti ile ittifak yapmışlardır. İran Safevi devleti yanlısı siyaset izleyen Ardanuç Atabeki II.Keyhüsrev’in topraklarına giren Erzurum Beylerbeyi Sarı İskender Paşa (1550-1553) Ardanuç’u kuşatarak 13 Haziran 1551 Cuma günü burayı fethettikten sonra Kinzo Damal, Ardahan, Hanak, Şavşat ve Göle kesimini de ele geçirdi. Fetihten sonra Çoruh Boylarındaki yerel beyler Erzurum’ da İskender Paşa’ya giderek kendi istekleriyle bağlılık talebinde bulunmuşlardır. Ardanuç’un fethinden sonra; 1-Ardanuç Sancağı, 2-Pert-Eğrek Sancağı, 3-Livane Sancağı, 4-Şavşat Sancağı, 5-Maçakhel Sancağı, 6- Acara Sancağı, 7-Tavusker Sancağı, 8-Batum Sancağı kurulmuştur.[8] Ardanuç’un fethi ile ele geçirilemeyen Atabek II. Keyhüsrev’ e Şah Tahmasb Tümük Kal’ası ile Ahılkelek ve çevresini ihsan kıldı. Atabek II. Keyhüsrev, Sa Atabago/Atabek Yurdu’nda Osmanlılara kaptırdığı yerleri yeniden elde etmek için İran’la tekrar yakın ilişkiler içine girdi. Atabek bu amaçla Şah Tahmasb ile görüşmek için 1570 yılında Kazvin’e gitti ise de Şah Osmanlı–İran arasında imzalanan 1555 tarihli Amasya Antlaşmasını bozmamak için durumu geçiştirdi. Atabey II. Keyhüsrev de istediği yardımı alamadan bu ümitle beklediği Kazvin’ de 13 Şubat 1573’ te öldü. O, öldüğünde Kvarkvare, Manuçhar ve Beka adında üç oğlu vardı. Ayrıca eşi Dedis İmedi Hatun sonradan Ömer adını alacak bir çocuğuna da hamile idi. Prenslerin yaşları küçük olduğundan hâkimiyet alanlarını başlangıçta anneleri Dedis İmedi Hatun yönetti.[9] Osmanlı kaynakları Altunkale hâkimi olarak Dedis İmedi’yi kaydeder ve Samshe /Sa Atabago yönetimindeki rolü sebebiyle Atabek Kvarkvare ve Manuçhar için “Karı oğlu” tabirini kullanmaktadır.[10]
Keyhüsrev’in ölümünden sonra annesinin vasiliği altında atabeklik tahtına geçmiş olan Kvarkvare, 1578’de Samshe’nin Osmanlılarca fethine kadar bu görevde kalmıştır.[11] Sultan III. Murat (1574-1595) döneminde Şah Tahmasb’ın 1576 yılında ölümü üzerine Safeviler içerisindeki karışıklıktan da faydalanarak Sünni Şirvan, Dağistan ve Azerbaycan ahalisinin Osmanlılardan yardım dilemeleri üzerine 1578 yılında Gürcistan ve İran üzerine sefer yapıldı.[12] 9 Ağustos 1578 Cumartesi günü Çıldır gölü yakınında İran-Gürcü müttefik kuvvetlerine kumanda eden Tokmak Han ile Özdemiroğlu Osman Paşa, Behram Paşa ve Mutapzade Ahmet Paşa şiddetli bir çarpışmaya girdiler. Gün doğumundan yatsı namazı vaktine kadar süren savaşta şiddetli yağmur ve dolu sebebiyle top ve tüfekler kullanılamadı. Yalnız kılıç ve kargı ile yapılan savaşta Osmanlı ordusu kesin bir zafer kazandı. Gecenin karanlığından yararlanan İran ordusu 5.000’ den çok ölü ve 500 kadar da yaralı ile, develeri üzerinde 12 kös ve benzeri ağılıkları bırakarak perişan halde geri çekildi.[13]
Daha önce Dedis İmedi Hatun ve oğullarının elinden alınıp İran hakimiyetine geçen Yenikale, Ahıska, Tümük ve Hertvis kaleleri 10 Ağustos 1578 günü Osmanlıların eline geçti. Aynı gün Atabek Kvarkvare ve kardeşi Manuçhar 5.000- 6.000 adamı ile Serdar Lala Mustafa Paşa’nın otağına gelerek itaat ettiler. Anneleri Dedis İmedi Hatun, oğlu Manuçhar ile kalenin anahtarlarını göndermişti. Manuçhar kalenin anahtarlarını Serdara teslim etti.[14] Ayrıca Müslüman olmak isteğini de bildirdi. Serdar Lala Mustafa Paşa itaat eden Atabek Keyhüsrev’in oğullarından Manuçhar’a Azgur Sancağı, kardeşi Kvarkvare’ ye Oltu Sancağı, öteki kardeşine de ağır zeametler verdi. Annesi Dedis İmedi Hatun’a da has olarak üç köy verildiği gibi; bir sancak ile bir davul, boru ve Serdar armağanı olarak da bir altın işleme takımlı at, bir ipek çadır ve latif hilatler verildi.[15]
11 Ağustos 1578 günü “Çıldır Sancağı” kuruldu. 200.000 akçelik haslarla Ardahan Gönüllüler Ağası Ali Ağa’ya ilk sancak beyliği görevi verildi. Çıldır Sancağı Erzurum Beylerbeyliğine bağlanmıştır. Serdar Lala Mustafa Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşa’nın Şirvan Seferinde Manuçhar da sefere katılarak kılavuzluk hizmetinde bulundu.[16] Özdemiroğlu Osman Paşa idaresindeki Osmanlı ordusu Tiflis ve Şirvan’ı aldıktan sonra, Ahıska, Ahılkelek topraklarının fethi tamamlanmış oldu ve tahririne başlanıp merkezi Ahıska olan “Çıldır (Ahıska) Eyaleti” kuruldu. (1 Temmuz 1579) Aynı yıl içinde Kür ırmağı başlarında ve Çoruh boyundaki eski Atabek Yurdu bölgeleri de bu beylerbeyliğine bağlandı.[17] Bu tarihten sonra Arhavi, Hopa ve Borçka’nın Trabzon’a; Artvin, Ardanuç, Şavşat ve Yusufeli kesimlerinin ise merkezi Ahıska olan “Çıldır Eyaleti” ne bağlı olduğu anlaşılmaktadır.[18]
Atabek Kvarkvare ve Manuçhar kardeşler İstanbul’a gittiler. Manuçhar Müslüman olunca “Mustafa” adını aldı. Merkezi Ahıska olan “Çıldır Beylerbeyliği” “Hükm-ü Hümayun “ ile ve 900 bin akçelik hasla yurtluk- ocaklık olarak Manuçhar Mustafa Bey’e verildi.[19] 1828-1829 Osmanlı – Rus Savaşından sonra 15 Eylül 1829 tarihinde imzalanan Edirne Antlaşması ile Çıldır/ Ahıska Eyaletinin; Azgur, Hırtıs, Cecerek, Ahılkelek, Kobliyan (Adıgon-Altunkale) gibi 6 sancağı ile Acara’nın kuzeyindeki Guril (Gurya), Megrel (Mingrel) ve bütün Abkaz (Abaza) kesimi ile Anapa ve Faş (Poti) iskele ve şehirleri Rusya’ya geçti.[20]
Edirne Antlaşması’nın ardından, 1830 yılı yazındaki “Tahdit-i Hudut Komisyonu” tarafından kesilmiş hududa göre, Çıldır Eyaletinin; Ardahan, Göle, Oltu, Ardanuç, Posof, Şavşat ve Livane gibi Yukarı Kür ve Çoruh boyundaki yerler ile Aşağı ve Yukarı Acara kesimleri Türkiye’de kalmış oldu.[21] Çıldır Eyaletinin merkezi Ahıska, Osmanlı Devleti’nin elinden çıkınca, Erzurum Eyaletine bağlı olarak merkezi Oltu olan yeni Çıldır Sancağı kuruldu. Ardanuç, Artvin, Yusufeli ve Şavşat kesimleri bu sancağa bağlı kalmıştır. Borçka, Hopa ve Arhavi kesimleri ise Trabzon Eyaletine bağlı Batum Sancağı içinde yer almıştır.[22]
2. Dünya Savaşı döneminde 1944’te Sovyet lideri Stalin tarafından Ahıska ve Ahılkelek kesimlerindeki “Ahıska Türkleri” İç Asya ‘ya sürgüne gönderildikten sonra yaşanan acılar ve kayıplar “Ahıska Sürgünü” olarak dünya gündeminde yer etmiştir.130.000 kişi yük vagonları ile taşınırken insanlık dışı eziyetlere maruz kalmışlardır. 1-5 Haziran 1989 tarihinde Özbekistan’ın Fergana vadisinde yaşanan “Fergana Olayları” ile Ahıska Türkleri ikinci bir darbe daha yemiştir. Bu defa da 100 bin Ahıska Türkü Özbekistan’dan uzaklaştırılmıştır.1991 yılında Sovyetlerin dağılması sonucu kurulan Gürcistan Devleti, Ahıska Türklerine Ahıska bölgesine dönme hakkı vermeyi reddetti. Eski Sovyet ülkelerinde vatansız ve dağınık olarak yaşamaya devam eden Ahıska Türklerinin öz vatanlarına dönme umutları hala devam etmektedir. Fakat Gürcü Ortodoks Kilisesi öncülüğünde Gürcü Hükümetlerinin ülkedeki Müslümanların sayısındaki artışı gelecekleri için potansiyel tehlike olarak görmesi; zora başvurulmasa bile “ikbal sağlama” ya yönelik akademik unvan, makam ve memuriyet elde etme yoluyla ve “aslınıza rücu edin” politikaları ile Gürcüleştirme ve Hıristiyanlaştırma çabaları kaygı vericidir.
*Araştırmacı Tarihçi Yazar Halit Özdemir, halit.ozdemir@ hotmail.com, Orcid:0009-006-3347-6090.
Bu makale yazarın “Artvin İlinde Yaşayan Ahıska Türkleri, Kumanlar, Kıpçaklar, Polovetsler ve Palladiler/ Pallikiler Üzerine” adlı yazısından özettir. ARTVİN TARİHİ II (1918-1980) (Tarihi Sosyo-Kültürel ve Ekonomik Yönleriyle) Editör: Prof. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin, Orion Yayın Grubu, Ankara 2025.
[1] Mualla Uydu Yücel, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Kıpçak mad.
[2] Mustafa Kafalı, Deşt-i Kıpçak ve Cuci Ulusu, Tarih Dergisi Yıl.1971, Sayı:25,179-188,1006.2011 s.180
[3] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Turan Neşriyat Yurdu İstanbul,1971, s.165-166
[4] Turan, a.g.e., s.165-166; Halit Özdemir, Artvin Tarihi, Egem Matbaacılık, 2. Baskı, Ankara 2002, s. 52; Sa Atabago /Atabek Yurdu topraklarında Gürcü- Kıpçak ittifakı ile Selçuklu Türkmenlerine karşı yapılan savaşların derin izlerinin yörenin Kıpçak halkı arasında aradan 900 yıl geçmesine rağmen bugün de var olduğunu görmekteyiz. Rahmetli annem “Türkmen “kelimesini “Türkman” olarak telaffuz ederdi. O da aile büyüklerinden kulaktan dolma aldığı bilgilerle “Türkmanlar çok korkunç, kan dökücü saldırgan insanlardır” derdi.
[5] Özdemir, a.g.e., s. 54
[6] Özdemir, a.g.e., s. 54
[7] M. F. Kırzioğlu, Kars Tarihi I, İstanbul 1953, s. 458; Özdemir, a.g.e., s. 65
[8] M. F. Kırzioğlu, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi, Ankara 1993, s.161; Halit Özdemir, a.g.e., s. 99
[9] Dündar Aydın Erzurum Beylerbeyliği ve Teşkilatı, Kuruluşu ve Genişleme Devri 1535-1566, Ankara,1998 s.82; Özdemir, a.g.e., s.124-125
[10] Özdemir, a.g.e., s. 124-125
[11] Özdemir, a.g.e., s. 121
[12] Kırzioğlu, Osmanlıların Kafkas .Ellerini Fethi.., s. 275; Özdemir, a.g.e., s. 122
[13] Özdemir, a.g.e., s.124
[14] Özdemir, a g e, s.124; Danişmend, İsmail Hami, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul 1971, c.III, s.23; Osmanlılar eliyle Kür ve Çoruh boylarındaki İslamlaşma hareketleri şüphesiz ki Çıldır Cengi’nden çok önceleri başlamıştı. Yöredeki kalelere hâkim olan beylere mektuplar gönderilerek İslam’a davet edilirdi. Şavşat Atabeklerinden Zor Tana/Dana Bey Köprülü köyünde kendi adına bir kilise yaptırmıştı. Kilisenin duvar kalıntıları günümüze kadar gelmiştir. Name/ mektupla davet üzerine Müslümanlığı kabul edince aynı köyde kendi adına bir tane de cami yaptırmıştır ki, hala ibadete açıktır. Caminin bitişiğinde de Zor Mustafa Bey’in türbesi bulunmaktadır. Şavşat beylerinden Yosebit Bey de Müslüman olunca Mehmed adını almıştır. Livana, Pert Eğrek ve diğer sancaklarda da gönül isteği ile Müslüman olan mühtedi beylere yurtluk – ocaklık olarak yerler verilmiştir.
[15] Özdemir, a.g.e., s.124; II. Keyhüsrev (1545-1573)-Dedis İmedi çiftinin sırasıyla oğulları, V. Kuvarkvare (1573-1578), II.Manuçhar / Mustafa Paşa (1578-1614), III.Beka/Sefer Paşa (1625-1652) ve Ömer’ dir. II. Keyhüsrev’in 13 Şubat 1573’ te ölümünden sonra Ömer’in dünyaya geldiği anlaşılıyor. Onun Hırıstiyan adını bilmiyoruz. Ama Ocaklı Ahıska/ Çıldır Atabekleri arasında onun da adı geçmektedir:
1-II. Manuçhar / Mustafa Paşa (1578-1614)
2- III.Manuçhar (1614-1625) Bu kişi Manuçhar/ Mustafa Paşa’nın oğludur.
3- III.Beka /Sefer Paşa (1625-1635)
4- I.Yusuf Paşa (1635-1647) Sefer Paşanın oğludur.
5-Ömer Paşa (1652-1653) Yeğeni I.Yusuf Paşa’ dan sonra Ahıska Beylerbeyi oldu.
Sicil-i Osmani’de Ömer Paşa’nın azledildiği belirtilir. C.III s.51. Atandığında 79 yaşındaydı. Azledilince yerine oğlu Rüstem Paşa (1653-1662) atandı. III.Beka/Sefer Paşa vezirlik rütbesi ile Ahıska Beylerbeyliği yapmıştır. Yerli ve yabancı kaynaklar onun 1625 yılında Müslüman olması ile bölge halkının tamamen İslam dinine geçtiğini ifade ederler. Beka Bey 1652 yılında ölünce Ardanuç’a getirilerek Kale önünde İskender Paşa Camii’nin bitişiğindeki türbeye defnedilmiştir. Türbe kapı üstü kitabesinde “Vefat-ı Vezir Sefer Paşa “ibaresi yazılıdır. Türbedeki ikinci mezar da İshak Paşanın oğlu III. Yusuf Paşa (1733-1740) ‘ya aittir.
[16] Aydın, a.g.e., s. 82
[17] Özdemir, a.g.e., s.126-127
[18] Özdemir, a.g.e., s. 127
[19] Aydın, a.g.e., s. 83; Nebi Gümüş XVI.Asır Osmanlı–Gürcistan İlişkileri s.174 Yayınlanmamış doktora tezi, Marmara Ün. Sos. Bil. Ens., İstanbul 2000; Atabekler hanedanından olup bugüne kadar soyu devam eden aileler halen erkek çocukları için “Bey /Bek” unvanını kullanırlar. Benim amcamın eşi yengem de Şavşat Morohoz/Yamaçlı köyünden olup Atabekler ailesine mensuptur. Bu aileden beşikteki erkek çocuklar dahil bütün erkekler için adından sonra Bey/Bek unvanı mutlaka söylenir. Bu aile fertlerinden yaşlılar dahil hiç kimse Gürcüce bilmez. Hıristiyanlık ve pagan kültürüne ait bazı kırıntıların var olduğunu da görüyoruz. Örneğin, “Cazi /Cadı, perilerin esir edilip çalıştırılması, perilerle evlenme, peri kızının azat edilmesi, kayın pederin karşısında gelinin sağ dizini yere koyup, elini yere temas ettirip, önce dudaklarına, sonra alnına götürmesi. Bu ritüel üç kere tekrarlanır ki, Gürcü Ortodoks Kiliselerinde bu hareket secde olarak ifade edilir. Kirvelik geleneği de Ortodoks Gürcü toplumundaki vaftiz babalığı anlayışının Müslümanlaştırılmış şeklidir.
[20] M. A. Özder, Artvin ve Çevresi Savaşları (1828-1921), Ankara 1971, s.18
[21]M. A. Özder, a.g.e., s. 18
[22] M. A. Özder, a.g.e., s. 18
