Eğitim toplumun neredeyse her bireyinin doğrudan ya da dolaylı biçimde deneyim sahibi olduğu ve bu nedenle de güçlü kanaatlerin kolaylıkla oluşabildiği toplumsal alanlardan biridir. Sahip olduğu bu özellik nedeniyle kişisel okul deneyimleri, öğretmenlere ilişkin gözlemler, sınav sonuçları ya da gündelik hayatta karşılaşılan örnekler zaman zaman eğitim sisteminin bütünü hakkında genel yargılara dönüşebilmektedir. İnsanların kendi yaşantıları üzerinden edinmiş oldukları deneyimler değerlidir hatta eğitim sisteminin gündelik hayatta nasıl karşılık bulduğunu anlamanın önemli yollarından da birisidir. Ancak sorun kişisel deneyimlerin sistemin tamamını açıklamaya çalışan bir kanıt olarak görülmeye başlanması ile ortaya çıkar. Böyle bir zeminde gelişen popülist söylemler de karmaşık eğitim sorunlarını daha basit, kesin ve karşıtlıklar üzerinden tartışmaya açmaktadır.
Burada dikkat çekici olan husus popüler kanaatlerin zaman zaman bilimsel araştırmalar aracılığıyla güçlendirilmesidir. Önce güçlü bir kanaat ortaya konulur ardından bu kanaati destekleyen birkaç araştırma seçilir. Böylelikle ortaya konulan kanaatin genellenebileceği izlenimi yaratılır. Oysaki özellikle içerisinde insan değişkenin olduğu alanlarda bilimsel çalışmalar büyük genellemelerden çoğu zaman kaçınır. Çünkü bilimsel düşüncenin temel özelliklerinden birisi esasında ihtiyatlılıktır. Araştırmalar çoğu zaman bize “kesinlikle böyledir, bu böyledir.” demekten ziyade “bu örneklem grubundan elde edilen veriler bu yönde bir ilişkiye işaret etmektedir.” deme imkânı sunmaktadır. Bu nedenle buradaki temel mesele araştırmanın varlığı değil araştırma bulgusuna yüklenen anlam olur.
Eğitim sistemlerinde tarihsel süreçten toplumsal yapıya, bireysel farklılıklardan ailelerin sosyoekonomik özelliklerine, öğrenci başarısından öğretmen niteliğine kadar çok sayıda bileşen aynı ayna devrededir. Bu nedenle mekanik durumlarda olduğu gibi devrede olan bütün bileşenlerin sabitlenebildiği normal şartlar altında diye bir durumdan bahsetmek çoğu zaman mümkün olmaz. Bu nedenle genellenebilir sonuçlara ulaşmak, çoğunlukla birkaç araştırmanın bulgularından hareket etmek yerine, aynı konu üzerinde yürütülen çalışmaların örneklem özellikleri, kullanılan yöntemler, gerçekleştirildikleri bağlamlar, ele aldıkları değişkenler ve ulaştıkları sonuçlar bakımından bir bütün olarak değerlendirilmesini gerektirir.
Karmaşık meseleleri kolay anlaşılır karşıtlıklar üzerinden anlatmak geniş kitlelerde karşılık bulması açısından oldukça caziptir. Eskiden eğitim iyiydi şimdi kötü, eskiden öğretmen saygındı şimdi değil… Oysaki eğitim sistemleri böylesine kesin karşıtlıklar üzerinden açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Adler eğitim alanında bu karşıtlıklar üzerinden anlatılmaya çalışılan bir hususa yönelik şu ifadeleri kullanmıştır: “Çeşitli bilgileri çocuğun kafasına sokmak mı yoksa onlara özgürce düşünme alışkanlığı kazandırmak mı daha iyidir sorusu ortaya atılır sık sık. Bana kalırsa bu soru iki şeyi gereğinden fazla karşıtmış gibi göstermektedir. Oysa her ikisi birbiriyle pekâlâ uzlaştırılabilir…”
Eğitimde sahte ikilikler (false dichotomy) olarak adlandırılabilecek karşıtlıklar üzerinden tercih yapılmaya zorlanılan hususların çoğunda (ezber mi anlamlandırma mı, çoktan seçmeli mi açık uçlu mu, bilgi mi beceri mi, sınav mı süreç değerlendirmesi mi) da benzer durum vardır. Aslında birbirine karşıtmış gibi sunulan birçok yaklaşımın mutlak olarak birbirine üstünlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Amaç, hedeflenen öğrenme çıktısı, öğrenci özellikleri, bağlam, geçerlik güvenirlik gereksinimleri ve uygulanabilirlik gibi koşullar açısından sunulan ikiliklerin güçlü yanları olduğu gibi sınırlıkları da söz konusudur. Bu durum, söz konusu yaklaşımlardan birinin mutlak biçimde üstün kabul edilmesi yerine, belirtilen koşullar dikkate alınarak farklı durumlarda farklı yaklaşımların tercih edilmesini gerektirmektedir.
Diğer yandan popülist söylemlerin bir başka özelliği de geliştirilmesi gereken bir alanı gündeme getirirken mevcut olan durumu bütünüyle olumsuzlama ve değersizleştirme eğilimi içerisinde olmasıdır. Toplumumuzun bu konuda pek mahir olduğunu düşünenlerdenim açıkçası. Şöyle ki insanlara mevcut durumun ne kadar yetersiz olduğunu anlatmak; onları, bir kurumda, sistemde veya politikada değişime ihtiyaç olduğuna ikna etmenin en kolay yollarından birisidir. İlk bakışta bunda abes bir durum da yoktur. Çünkü değişim, çoğu zaman bir sorunun fark edilmesiyle başlar. Fakat zamanla değişimi gerekçelendirme ile mevcut sistemi değersizleştirme arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Bir sistemin gelişime ihtiyaç duyması ile o sistemin bütünüyle başarısız olması aynı şeymiş gibi algılanır ya da işi kolaylaştıracağı düşünülerek öyle algılatılmaya çalışılır. Oysaki kurumsal gelişim açısından durum değerlendirildiğinde bu yaklaşımın önemli bir maliyeti olur.
Özellikle eğitim gibi büyük sistemlerde hiçbir politika boşlukta ortaya çıkmamıştır. Bugün değiştirilmek istenen bir uygulamanın arkasında yılların deneyimi, mevzuatı, insan kaynağı, kurumsal hafızası ve uygulama bilgisi vardır. Elbette ki zamanla var olan sistemin bazı parçaları iyi, bazıları yetersiz, bazıları ise artık işlevsiz kalabilmektedir. Bu nedenle sağlıklı bir değişim sürecinin ilk sorusu “Mevcut sistem neden kötü?” değil “Mevcut sistemin hangi yönleri korunmalı, hangileri geliştirilmeli, hangilerinden vazgeçilmelidir?” olmalıdır. Böyle bir ayrım yapılmadığında değişim dönüşüm ile değil kopuş ile özdeşleştirilmeye başlar. Bu da eğitim gibi kurumsal sürekliliğin önemli olduğu alanlarda kurumsal hafızanın zayıflaması, uygulayıcılarda değişim yorgunluğunun ve direncinin oluşması, iyi işleyen uygulamaların kaybedilmesi gibi sorunlara yol açar.
Elbette bütün bunlar mevcut sistemlerin eleştirilmemesi gerektiği anlamına gelmez. Gelişimin sağlanabilmesi için sorunların açık biçimde ortaya konulması, başarısız uygulamaların tespit edilmesi, verimsiz süreçlerin değiştirilmesi ve güncelliğini kaybetmiş yaklaşımlardan vazgeçilmesi gerekmektedir. Bu noktada bilincinde olunması gereken husus eleştirinin gücünün kullanılan olumsuz sıfatların çokluğu ile değil neyin neden işlemediğini gösterebilmesi ile doğru orantılı olmasıdır. Ayrıca farkında olunması gereken diğer bir hususta değişim ve gelişimin zamanın kaçınılmaz gerekliliklerinden biri olduğudur. Dolayısıyla sağlıklı bir değişim ve gelişim süreci için bu anlayışın toplumsal bilinç düzeyinde de yer edinebilmiş olması önem arz etmektedir.
