Yine yeni bir ders yılı daha başlıyor. Öğretmenler kendilerini hazırlıyor; veliler çocuklarını. Öğrenciler de kendilerini hazırlıyorlar.
Bu hazırlıklar eşliğinde bir eğitim maratonudur başlayacak.
Bendeniz de eski bir öğretmen olarak bu koşuşturmanın ne içindeyim ne de büsbütün dışında. Bir hazırlık içinde de değilim. Ama yine öğretmenliğim depreşiyor; nasıl bir öğretmen olurdum diye kafa patlatıyorum.
En iyisi, dedim, kendi kendime, herkesin ha bire şikâyet ettiği bir ortamda nasıl bir öğretmen olabilirdim, diye düşünmeye başladım. İşte bu yazı da bu düşünmelerin bir çetelesi olsun istedim. Öyle ya düşün, düşün, akılda bir şey kalmıyor. Düşünmekle bir yere varamıyorum. Düşünceler birike birike bir toplama da ulaşmıyor. Sadece bir düşünceler şeridi olarak arkasında bir eser, bir çizgi, bir resim bırakmadan kaybolup gidiyor.
En iyisi mi, bir yandan düşüneyim, bir yandan da düşündüklerimi kaydedeyim.
En iyisi hem düşüneyim hem hayâl edeyim hem de geçmişi kurcalayayım; bakalım, hatırlamaya değer neler kalmış. Doğru mu hatırlıyorum, bunu doğrulama şansım yok, ama olabildiği kadarıyla zihnimi kurcalayayım; bir hazineye rastlama umuduyla karıştırayım. Ola ki ilginç ve işe yarar nesneler elde ederim.
En iyisi öncelikle, daha önce kaleme alınmış şeylere başvurayım. Bir öğrencim, laf olsun diye bizim bölüme kaydını yaptırdığını anlatıyordu. Derste sık sık şiir okuyordum. Genç insanların hoşuna gidecek, onların gönlünü şenlendirecek, biraz da çarpıcı şiirler bulup okuyordum. Daha doğrusu şiirlerin tümünü değil, küçük, ama gerçekten çarpıcı mısralar, beyitler, dörtlükler okuyordum. O, bahsetmek istediğim öğrencim, sonraki derste okuduğum şiirin tamamını bulup getiriyor ve izin verirsem okumak istediğini söylüyordu. Bazen de ezberlemiş olarak geliyor ve okuyordu. Benim için bundan daha verimli bir şey olamazdı. Dersim edebiyattı ve bir öğrencim dersime katkıda bulunmak istiyordu. Sonunda, diyor öğrencim, sizi, bölümü, edebiyatı sevmeye başladım. Hâlâ da bu sevgiyle coşuyorum. Sonunda edebiyatta doktora bile yaptım.
En iyisi, buna şiirin sırrı veya gücü diyelim. Hâlâ konuşma yapacağım zamanlarda dilimin ucuna bir şiir parçacığı geliveriyor ve ağzımdan adeta fırlayıp çıkıyor. Sanki şiir sihirli bir şey. Güzel okunduğunda karşınızdaki kişilerde de bu sihrin etkisi görülebiliyor.
En iyisi, buna bir ekleme daha yapayım. Yine bir öğrencim, ilk karşılaşmamızda neler yaptığımı detaylarıyla anlatıyor:
Kısa boylu, kısık gözlü olmasına karşın keskin bakışlı, saçları seyrek, sakin, vakarlı, fazladan kilo taşımayan bir adam ağır ağır adımlarla girdi sınıfa. Kapıyı hafifçe kapattı, iki ya da üç adım attı ve sınıfa cephesini dönerek;
-Selamünaleyküm gençler, dedi.
Hafif bir gülümseme ile kürsüye yöneldi, sandalyesine oturdu.
Muallim, kürsüde defterine bir şeyler karaladıktan sonra kısık olmasına rağmen keskin bakışlarıyla sınıfı şöyle bir süzdü. Göz göze gelirim diye başımı önüme eğdim ve kurşun kalemimle oynamaya başladım. Koridor kısmındaki dizimi içeriye çektim ve arkama doğru hafifçe yaslandım.
Kürsüde oturan öğretmen ilkokul öğretmenime hiç benzemiyordu. Konuştukça beni rahatlatıyor, içimdeki sıkıntı hafifliyor, gözlerimin feri güçleniyor, etrafımı daha net olarak görmeye başlıyorum. Daha iyi duyabiliyorum şimdi kürsüde konuşan adamı.
Sırama daha rahat oturuyor, arkama yaslanıyorum. İçimdeki sesi sanki ağzımdan çıkarken kulaklarımla duyar gibi oluyorum:
-Ben bu işi başaracağım galiba…”
En iyisi bir de, şimdi ne yapardım, diye kendi kendime sorayım. İşte soruya vereceğim cevabım: Bir hikâye anlatırdım. Bir çocuk, adı Yusuf’muş. Kardeşleri başka bir anneden olan bu güzel ve şirin, bu sevimli çocuğu kıskanmaya başlamışlar. Evlerine uzakta ama insanların gelip geçtiği yolun kenarında bir kuyu varmış; el birliğiyle o küçük çocuğu o kuyuya atmışlar ve uzakta beklemeye başlamışlar. Bir gurup insan gelmiş ve kuyudan su içmek istemişler. İçerde çocuğu görmüşler ve onu oradan çıkarmışlar.
En iyisi hikâyenin geri kalanını gençler tamamlasınlar isterdim. Sonra ne olmuş, bilen var mı, derdim. Eminim bölük pörçük de olsa bilenler bildiklerini, duyanlar duyduklarını ortaya koyacaklardır. Bir kez konuşmaya başlayınca ders boyu konuşmalar uzayacak, hareketli bir ders yapılmış olacaktır. Benim istediğim de tam budur. Gençlerin katıldığı bir ders, hem onları hem de beni mutlu edecektir.
En iyisi, hikâyenin eksik kalanlarını da ben tamamlamak isterdim. Yusuf’un köle diye kime satıldığını, daha sonra da hapse atıldığını, hapisten çıkarılıp tahta oturduğunu, bir bir anlatırdım.
En iyisi bunlar olmayabilir ama, öğretmenliğin. Mutlaka daha iyisi de vardır veya olmalıdır. Bendeniz bunları düşündüm, hatırladım ve kurguladım. Bu düşündüklerimi uygulamaya kalksam nasıl bir sonuca ulaşırım, denemeden bilinemez. Bu yaşta öğretmen olamayacağıma göre deneme şansım da olamaz.
En iyisi bunları öğretmenlere emanet edeyim. Okuma ve deneme imkânı olanlar elde ettikleri sonuçları paylaşırlarsa sevinirim.
