Sıla-i rahim kapsamında gerçekleştirdiğimiz bir ziyarette; babam ve ilk hocam Cemil Gül Hoca Efendi ile yaptığımız sohbetlerin bir kısmını kayda aldık. Kendisine bazı kelimeler sorarak zihninde neler çağrıştırdığını öğrenmeye çalıştık. Kendisine sıhhat ve afiyet, hayırlı ömürler ile bereketli çalışmalar dileyerek sözü kendisine bırakıyorum.
Muhterem efendim, tabiat ve kâinat size neyi hatırlatıyor?
Euzubillahi mineşşeytânirrecîm. Bismillâhirrahmanirrahim.
Bizleri yoktan var eden Yüce Rabbimize hamd eder, Efendimiz Aleyhisselam’a da salat ve selam ederek sözlerimize başlayalım.
Gördüğümüz ve görmediğimiz her eser, onu yapan sanatkârı hatırlatır. Bir sanat eseri, o sanatkârı, onun yaptığını simgeler.
Evet, şimdi bu kâinatı zerreden kürreye, habbeden kubbeye, çakıl taşından dağlara kadar, fezalara kadar, galaksilere kadar, en küçük yaratıktan en büyük mahlûkata kadar her şeyi, envaiçeşit renkler, envaiçeşit ürünler, envaiçeşit tohumlarla yaratan, donatan, renk renk yaratan, Allah var. Bu kâinatı düzene sokan ve bütün mahlukatın ihtiyacını karşılayacak bir mutfak-ı rahmaniye var. Bir rahmet mutfağı hükmünde olup herkesi doyuran, herkese rızık kapısı, tablosu, sofrası olan bu kâinat, sayısız nimetler deposudur.
Bu durum, Allah’ın varlığını, birliğini düşünen, iman eden insanlar için en büyük delildir, en büyük delildir. Kâinat, doğadaki yaratıklar, çiçekler, sular, dağlar, bağlar, ovalar vesaire. Bunlar hep Allah’a çağırıyor. Bizi Allah yarattı. Biz Allah’ın kuluyuz. Allah’ın masnûuyuz. Bizi yaratan tek bir sahip var, O da Allah’tır. Kâinat, Allah’ın varlığını, birliğini her bir zerresiyle ispatlayan evrensel, büyük çok büyük bir belgedir, belgeseldir.
Ağaçlar, çiçekler?
Ağaçlar, çiçekler de Cenabı Allah’ın. Ağaçlar insanın hayatıyla paraleldir. İnsan hayatı ağaca benzer. Bir ağaç, dalıyla, yaprağıyla, meyvesiyle, ürünüyle bulunduğu yerde insanlığa, mahlûkata karıncadan dinozora, sinekten ineğe, insandan meleğe, herkese nimetlerini yayarak kimseye “dur beni alma” demeyen Allah’ın bir rahmet kapısıdır.
Ağaçlar insanın ömrüne benzer. İnsan da ömrünü bu güzel meyvelerle donatırsa o ömür ağacı çok bereketli, çok hayırlı olur. İnsanı mutlu eder. Bir ağaç düşün ki hiç meyvesi olmuyor, hiçbir meyvesi olmuyor. Ne ola, bu ağaç ne yapsa… Yaprağı yok, gölgesi yok. Sadece bir gölgesi olur, yaprağı olsa da. Onun için Müslümanın hayatı iyi, verimli, güzel bir ağaca benzer. Onda meyve olur, ürünü olur, gölgesi olur. Bütün haşeratlar, mahlûkatlar, en azından yolcular, kervanlar onun altında gölgelenir.
Eskiden yolcular hep ağaçlar altında gölgelenirler, istirahat ederler, yemeklerini orada yaparlar. Allah’ın rahmet çadırı bu ağaçlar… Ne kadar mübarekler… Onun için Rabbim bizi nimetlere karşı şükreden kullarından eylesin. İşte böyle, daha ne diyeyim işte… Çiçekler de bu ağaçların, küçük minik ağaçların sembolleri, sadece daha narin… İnsanları direkt motive eden, kokusuyla, renkleriyle, o desenleriyle kalbimize etki eden… Allah’a çok şükür…
Gül soyadını bunun için mi seçtiniz? Niçin Gül?
Vallahi ben çok memnunum. Çok önemli değil ama, bizim ta dedelerimizden bir aile, Gül ailesi varmış. Güloğulları diye oradan gelmiş ve babamgil oradan almışlar bu soyadı. Daha öncesi de Kibargiller derlermiş bize. Kibaroğullarından Güloğullarına, derken gül olmuşuz.
Geçen de bir arkadaşın soyadının kavgacı olduğunu duydum. Böyle soyadı mı olur ya? Kavgacı…
Peki efendim, yağmur sizlere ne çağrıştırır?
Arşla ferşin arasındaki en nâmütenahi nimet. Canlı, ruh taşıyan bütün insanatın, mahlukatın, nebatatın, özellikle haşerat, masum hayvanların gıdasıdır.
Hayatta oksijenden sonra en hayati şey yağmurdur. Rahmettir o. Yağmuru Allah gönderir. Dağlarda, ovalarda, çukurlarda göl yapar. Ondan sonra ırmaklarla bunu o yörenin insanlarının yaşadığı bölgelere sevk eder. Oralarda insanlar, dağlar, hayvanlar, haşeratlar yararlanır, nasiplenir… Aman Allah’ım ne muhteşem bir şey!
Allah’ın arşından gelen o rahmet suyu, hayat gıdası yeryüzünde yayılır, sonra insan başını kaldırır, Allah’a teşekkür eder, hamd eder, hamd ederler. Evet, insan bu nimetten en çok istifade eden varlık. Abdest alıyor, yiyor, içiyor. Her dakikada yüzünü, elini yıkıyor. Banyosunu yapıyor. Aman Allah’ım… Çamaşırlarını yıkıyor. En çok suyu kullanan, tüketen insanoğlu. Öyleyse biz de bu arştan gelen, Rahman’dan gelen bu rahmet nimetine karşı acaba nasıl, ne kadar şükretmeliyiz? Allah bizi şükreden kullarından eylesin.
Aile deyince akla gelen…
Aile, devletleri oluşturan, cemaatleri, toplumları oluşturan en küçük birimdir. Bu, bir anne babayla başlar. Ondan sonra bu anne babadan Allah’ın emriyle, Allah’ın dilemesiyle çocuklar olur. Çocuklardan çocuklar olur ve böyle silsile yoluyla bu aile birden bine çıkar, on binlere, milyonlara çıkar. Bizim aslımız, kökenimiz Hazreti Âdem ile Hazreti Havva anamızdır. Dünya üzerinde ilk aile bunlardı. Mutlu bir aileydi. Ama çocukları insanlık gereği, fıtrat gereği, insandaki hırs, çekememe ve kıskançlık nedeniyle anlaşamadılar. Çocuklar birbirlerine hasım oldular. Bunda da Allah’ın bir hikmeti var. Dünyaya bir mesaj olmak üzere Kabil Habil’i öldürdü ve en kötü örnek, en kötü model oldu. Ama buna rağmen bu ailenin başkanı, peygamber oldu ümmete… Aile reisi olmak, baba olmak, anne olmak en büyük şereftir. En büyük şereftir… Peygamber Efendimiz aileyi çok övmüş, aile haklarına çok önem vermiş, ailede herkesin birbirine karşı saygılı olmalarını tavsiye etmiş. Aile devletlerin ve cemaatlerin temelidir. Gençlerimizi evlenmeye teşvik etmeliyiz, evlilikleri kolaylaştırmalı ve birbirimize karşı tahammüllü olmalıyız.
Ailede kadının ve erkeğin görevi nelerdir?
Kadının görevi, şu andaki uygulamalar, senelerden, asırlardan beri kadın genelde ev işlerine bakıyor. Sanki bir anlaşma var, yani resmi olmayan bir anlaşma var. Fatma gelin evde çocuklara bakıyor, onlara temel eğitimlerini veriyor, salatasını, çorbasını, yemeğini yapıyor, temizliğini yapıyor. Beyefendi de çalışmaya gidiyor, yedi sekiz saat dairede çalışıyor, hizmet veriyor. Baba dışarıda, anne evde, çocukların ihtiyaçlarıyla ilgileniyor. Ne büyük bir şeref, ne büyük bir insanlık. Anne olmak da baba olmak da en büyük şeref… Allah’ın emridir bu, Allah’ın koyduğu bir kanundur.
Çocuk öncelikle anaya emanet ediliyor, babaya değil. Onun için, cennet anaların ayağı altındadır. Allah haklı, adaletli… Bu ananın çektiği eziyeti, ananın çektiği sıkıntıyı, baba çekmiyor. Baba çekse de dışarı çıkınca, hava alıyor, stres atıyor ama anne aynı odada, aynı evde, aynı yerde olduğu için ananın işi çok zor. Onun için anaya daima sahip çıkmalı, anaya destek olmalı, anaya dua etmeliyiz. Analık şerefi, en güzel şereflerden birisidir. Babalık kötü değildir ama annenin yeri ayrıdır. Hadisten de anlaşılıyor ki annenin hakkı ödenmez, ancak cennette ödenir. Rabbim bizleri de onları da cennetine koysun, hepimiz rahat edelim…

Günümüzde boşanmalar arttı, niçin? Bu konuda neler yapmak lazım?
Vallahi bu çağımızın fitnelerinden biridir. Bunun ilk sebebi yasaların kadına verdiği fazla haktan kaynaklanıyor, bu da kadınları biraz şımarttı. İkincisi de maddi imkânların çoğalması. Eğer erkekte ve kadında takva, Allah korkusu yoksa para yoldan çıkarabiliyor. Çalışma hayatı da evlilikler için bir tuzak. Elbette kadınlar da çalışabilir. Ancak bunun şartları var, mahremiyeti var, çocukların eğitimi var. Çocuğunu bırakıp nereye gidecek anne?… Ekonomik açıdan gelen rahatlık, aileleri birbirine bağlayacağına her ikisini de özellikle de kadını değiştiriyor. Kadın “minnet etmem, koca kahrı çekmem” diyor ve tartışmalar, kavgalar, boşanmalar başlıyor bu defa.
Böyle bir durumda hakemi kimse dinlemiyor. Cenab-ı Allah, “aranızda bir anlaşmazlık olursa, hakem gönderin. Bir erkek tarafından, bir de kadın tarafından, onların verdiği tavsiyeye uyulsun.” diyor. Bu uygulama da yok. Onun için, şımarıklık, maddi imkânların çoğalması, kanunların kadına daha çok hak vermesi ve ekonomik yönden de desteklenmesi bu ayrılıkları hızlandırıyor.
Erkek ve kadında takva yoksa maddiyat onları yoldan çıkarıyor.
Kadının takvası yoksa “ben serbest yer içerim, niye kocanın minnetine ihtiyaç duyayım, niye ona üç öğün yemek yapayım, niye onun derdini çekeyim” diyor ve başını alıp gidiyor. Erkekler de süreci yönetemiyor, gönül almasını bilmiyor, burnundan kıl aldırmıyor. Bunlar elbette yanlış. Ahirette bunun neticelerini görecek. Sevgili Peygamberimiz, “Hayrukum hayrukum li ehli. Sizin en hayırlınız, aile fertlerine karşı hayırlı olanınızdır. Ve ene hayrukum liehli. Ve ben de sizin aile fertlerine karşı en hayırlı olanınızım.” buyurmuş. Allahu Ekber. Peygamber Efendimiz, kaç hanımla yaşamış, hiçbirisine hakaret etmemiş, kötü bir şey söylememiş, eziyet etmemiş. Ama onlar eziyet etmiş Peygamberimize. Onun için kim iyi davranırsa o kazanır. Kim iyi, centilmen davranırsa o kazanır. Bizi Cenab-ı Allah, erkek ve kadın olarak yaratmış ve bir toplumun oluşması için beraber kılmıştır. Bu beraberliğimiz Allah’ın emridir. Bu düzeni bozarsak Allah katında çok büyük suç alır.
Peki, kardeşlere ne gibi görevler düşer? Bu konuda aile içinde kardeşlerin ne yapması lazım?
Muhabbetli, yapıcı olması lazım. Birbirleriyle ilişkileri güzel olmalı. Allah için ziyaret edecekler. Birbirlerine gidecekler, gelecekler. Hediyeleşecekler. Mutlaka gidip gelecekler. Bu olmazsa olmazdır. Akşam çocuklar gelince dünyalar benim oluyor. Ne kadar mutlu oluyorum. Sohbetin yanına baklava, fıstık, dondurma da olunca daha güzel oluyor. Allah’a çok şükür. Samimiyet, samimiyet, samimiyet. Fedakârlık… Ben değil biz olacak. Hep beraber olacağız. Elbette insanlar hata yapabilir. Hoca hata yapabilir. Bana karşı, Fatma geline karşı, annesine karşı… Ama birbirimiz seveceğiz, bağışlayacağız, yardımlaşacağız.
Peki konuyu biraz değiştirelim. İnsanlar kitap okumuyor diye tenkit ediliyor. İnternet de çıkınca kitapların pabucu dama atıldı. Şimdi kitap okumak önemli mi? Nasıl okumak lazım? İnternetten nasıl faydalanmak lazım? Ölçüsü nelerdir?

Evet, okumak, özellikle Kur’an-ı Kerim’i okumak, meal okumak, tefsir okumak, dini bilgiler, ilmihal bilgilerini okumak, hepsi “oku” emrine girer.
Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde okumadan bahsediyor ve okuma emri veriyor. Özellikle İkra suresinde. “İkra bismi Rabbikellezi halak. Seni yoktan var eden Rabbinin adıyla oku” diye Cenab-ı Allah emrediyor. Demek ki kitabımızı okumazsak kitabımıza yabancı kalırız. Dinimizi öğrenmezsek okumazsak dinimize yabancı kalırız.
Ahiretle ilgili bilgileri, iman esaslarını okumazsak, öğrenmezsek veya bir hocadan diz çöküp de onun sohbetinden istifade etmezsek mahrum kalırız, cahil kalırız, bu çok fena olur, akıbetimiz kötü olur. Onun için Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de bize okumayı emrediyor. Okuyun, okuyun, okuyun. Hem ilim öğreneceğiz hem de kâinat kitabını okuyacağız tabi…
Peygamber Efendimiz de “dünyayı isteyen ilme sarılsın, ahireti isteyen ilme sarılsın. Her ikisini isteyen yine ilme sarılsın.” buyuruyor. Demek ki ilim, okumak, öğrenmek çok önemli bir şeydir.
Niçin okuyacağız?
Rabbimizi, dinimizi, bilmediklerimizi öğrenmek için. Bilmediklerimizi öğrenmek, cehaletten kurtulmak için. Kendi akıbetimizi, kendi ilmihalimizi, kendi haram helalimizi, hayattaki düzenimizi kurmamız için okumamız lazım. İlmihali okuyacağız. Öğrendik, yeter mi? Yok, hem öğrenip hem de yaşayacağız. Nasıl? Yani amel edeceğiz. Bildiklerimizi yaşayacağız. Sadece kuru kuru öğrenmek, bilmek fayda vermez. Öğreneceğiz, öğrendiklerimizi yaşayacağız. Amel edeceğiz, tatbik edeceğiz…
Öğretmen neyi öğretmeli çocuklara? Bir öğretmen nasıl olmalı?
Güzel ahlakı öğretmeli. Örnek olmalı. Çalışmayı öğretmeli. Öğrencilere daima sık sık hediye, ödül vermeli. Ufak bir şeyle de olsa gönüllerini almalı. Ve öğretmen Allah’ın, şu kâinatın, tabiatın detaylarını anlatmalı, her şeyin Allah’a ait olduğunu söylemeli. “Tabiat şöyle güzel, ağaçlar, çiçekler, nehirler, dağlar, ormanlar şöyle güzel…” demeli çocuklara ama “bunları yapan, organize eden, proje eden bir olan Allah’tır” demeli. Çünkü tüm bu kâinatta, tabiatı canlı cansız yapan, yaratan, proje eden, devam ettiren, hayvanları ve mahlûkatı, ağaçları, tabiatı canlandıran, canlı tutan Allah’tır.
Öğretmen, “evet, biz sadece tabiatı inceleriz ama bunun arkasındaki güç, gizli güç, görmediğimiz güç Allah gücüdür, Allah bu tabiatı yaratmıştır. Mal Onundur, mülk Onundur. Biz de Onun mülküyüz, biz geçiciyiz, biz emanetçiyiz” diyerek çocuklara Allah inancını aşılamalıdır. Materyalist bakış açısıyla, bunu sadece tabiat olarak açıklarsa doğru adresi yani bu yaratıcıyı, bu proje sahibini söylemezse tek taraflı kalır, insanlar materyalist, seküler ve inkârcı olurlar, Allah korusun. Kâinatı inceden detaylı anlatacağız ama en sonunda da “çocuklar bu kâinatı böyle detaylı yaratan, yapan, organize eden Allah’tır” diye noktayı koyacağız. Ayrıca bir ekleme daha yapmak istiyorum. Bunları yaparken çocuklara yumuşak davranacağız.
Öğrenciler nelere dikkat etmeli?
Öğrenci büyükse, biraz kemale ermişse zaten hocasına, büyüklerine saygılı olmalıdır. Annesine, babasına duyduğu saygıyı hocasına da duymalı. Çocuksa zaten bunların daha çok eğitime, uğraşıya ihtiyaçları var. Hocamın da belirttiği gibi onlara hep güzellikle ve müsamabayla yaklaşacağız. “Yavrum, canım, ciğerim, aslanım; siz ne kadar iyi, ne kadar güzel ve tatlı çocuklarsınız!” diyerek gönüllerine dokunacak ve onları onore ederek yetiştireceğiz. Bazı hizmetlere, çalışmalara, güzelliklere, çocukları yönlendireceğiz. Güzellikle, tatlı dille bu işi yapacağız. Yüce Allah da Peygamber’e “iyi ki sen sahabeye karşı yumuşak davrandın. Eğer sen katı, kurallı davransaydın hep etrafından kaçarlardı. Tek kalırdın.” diyor. Demek bu kural çocuklar için de hepimiz için de geçerlidir. Evet, nazik, kibar, güzel davranmak, yumuşak davranmak temel esas, nokta. Ayrıca çocuklar bir araya geliyor ve birbirlerinden etkileniyorlar. Çevre onları etkiliyor. Bu da önemli bir konu…
Çocukları nasıl ortamlarda yetiştireceğiz?
Alternatif üreteceğiz. Toplantılar yapacağız. Sohbetler yapacağız. Kreşler yapacağız. Akademisyen hocalar öncülüğünde tarihten, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere büyük insanlardan, Fatih Sultan’dan, Sultan Alparslan’dan, Mevlana’dan, Nasrettin Hoca’dan, Yunus’tan, sayısız kahramanlardan misal vererek çocukların zihinlerini bazı güzel ufuklara yönlendireceğiz. Güzel örnekler, güzel hikâyeler anlatarak çocukları güzel motive edeceğiz.
Onlara örnek olacağız. Öncü olacağız. Ama burada iyi, uzman, becerikli, deneyimli hocalar lazım. Allah onlardan razı olsun.
Kur’an-ı Kerim okurken bazıları ‘Mealinden okuyun; Arapçasını okuyorsun ama anlamıyorsun, mealini de oku.’ diyor. Bazıları da ‘Meal okuyunca eksik veya yanlış anlarsın; meali okuma, sadece Arapçasını ya da tefsirini oku.’ diyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz efendim?
Üçünü de okuyacak. Üçünü de yavaş yavaş, azar azar okuyacak. Hem metni okuyacak hem meali okuyacak hem de tefsiri okuyacak. İslam dini o kadar geniş, İslami ilimler o kadar geniş o kadar kapsamlı ki sadece bir meal okumakla veya sadece bir metin okumakla yetinilmez. Meali de okuyacak ama metinsiz de olmaz. Bazıları “Vay metni, Arapçasını anlamadan boşa okuyorlar.” diyorlar, hayır bu da yanlış. Hem metni hem meali okuyacağız hem de daha geniş kapsamlı tefsir kitaplarından, daha fazla bilgi, daha derin bilgiler öğreneceğiz. Üçünü de okuyacağız. Üçü de birbirinin tamamlayıcısıdır. Nokta.
Bazıları da -bu bazı gençler arasında moda- “Kur’an-ı Kerim okursak bize yeter. Hadislerin çoğu zaten bize zamanında ulaşmadı. Hadisler sonradan uydurulan şeyler. Boş verin onları. Kur’an-ı Kerim yeter bize. Onu okuyalım sadece.” diyor.
Evet. Bu gençliğin bir problemi, sıkıntısıdır. Çağımızdaki gençliğin fitne boyutudur. Hadisler Kur’an-ı Kerim’in tefsiridir. Açıklamasıdır. Hadisler olmasaydı sahabenin Peygamber Efendimizden aldığı o bilgiler, bilgi kaynakları, o dersler, tedrisler olmasaydı Kur’an-ı Kerim daha çok kapalı kalırdı. Onun için hadisler Kur’an’ın müfessirleri, açıklayıcısı, öncüleridir. Kur’an’ın en iyi şekilde anlaşılmasını sağlayanlar hadisler, ondan sonra müçtehitler, âlimlerdir. Allah onlardan razı olsun. Onlar olmazsa Kur’an-ı Kerim’i biz anlayamayız. İnternet kullanarak Kur’an-ı Kerim’i anlamayız. Evet, internetin de faydası var. Bize katkısı oluyor. Ama asıl kaynak hadisler ve müçtehitlerdir. Hadis kitaplarında yer alan rivayetlerin çoğunu “peygamberimiz söylememiş” diyor. Hâlbuki çoğu söylenmiştir.
Sonradan ilave edilen bazı zayıf hadisler vardır. Bunların altını çizmişlerdir. Biz onları kabul de ederiz ret de edebiliriz. Peygamber Efendimiz adına uydurulan sözler var onlar da hadis değil zaten. Sonuna kadar onlara da karşıyız. Ama mühim olan hadisler, Kur’an-ı Kerim’in tefsiridir. O rivayetler, zayıf görüşler bizi bağlamaz. Bizi ana metinler, sahih hadisler, ana konular bağlar. Biz onlara sarılırız, yeter bize. Allah razı olsun. Âmin.
Son bir soru. “Madem Kur’an var, hadisler var. Peygamberimizin zamanında Müslümanlar mezhebe mi bağlıydılar? Bizde niçin elli tane mezhep var. Mezheplere niçin bağlanalım. Biz de sadece ayetlere bakarız, hadislere bakarız, oradan bir şey çıkarırız. Ne gerek var mezhebe bağlanmaya” diyor bazıları.
Evet, Peygamber Efendimiz zamanında, bir müddet sonra, sahabe sonrası insanlar hep bir kaygı içinde olmuşlar. Yani bizim gibi düşünen, “bu dini nasıl anlayalım? Bu dini nasıl yaşayalım? Bu dini sağlam kaynaktan nasıl elde edelim?” diye kaygılanmış, bunu dert edinmişler. Ve âlimler bir araya gelerek, seçme âlimler, güvenilir âlimler, kendilerine şek şüphemiz olmayan ve donanımlı âlimler, bu konuda bir ekol oluşturma ve bir çığır açma ki buna biz mezhep diyoruz. Buraya kadar anlaşıldı, değil mi? Bu konuda söz sahibi olup birer ekol oluşturanlar var. Şimdi birileri çıkıp “Sen de bizim ekol gibi ayetleri, hadisleri gündeme getirerek ‘Bakın, burada şu mana da var.’ demiş ve ikinci bir ekol oluşturmuşsun.” diyebilir. Şemseddin üçüncü bir ekolü, Mustafa Bey dördüncüsünü oluşturmuş… Alternatifler çoğalmış, böylece ümmet için bir kolaylık doğmuştur. Ana konulara bağlı kalmak ve müçtehitlerin esas koyduğu ilkelerin dışına çıkmamak şartıyla, bu ekollerden biri tercih edilip yaşanabilir. Bunda hiçbir sakınca yoktur; aksine bu durum İslam’da yaşamı kolaylaştıran bir alternatiftir. İslam’ı daha iyi ve kolay anlamak, daha rahat yaşayabilmek adına bir imkândır.
Mezhepler nurdur, mezhepler kolaylıktır, mezhepler rahmettir. Aksini diyenler perişan olur, sıkıntı çekerler. Bir noktada iki görüş vardır. “Bu mu doğru, o mu doğru?” bağlı olduğun imamın fetvasıyla amel edersin. Yeri geldiğinde mecburiyet hâlinde diğer fetvayla amel edersin. Hakikat bir tane değil mi? İnanç ve temel esaslar birdir ama onun dışında imkân ve seçenekler çoktur.
Birinin eli kanayınca abdest alıyor, öbürü almıyor, namazını kılıyor. İslam’ın uygulaması bir olması gerekmez mi? Ne güzel, ne güzel, ne güzel… Evet, bu Peygamber’in hadisinden kaynaklanıyor. Peygamber Efendimiz bir defa elinden kan çıkmış, gitmiş abdest almış. Artık bu abdesti iki durumda da alma ihtimali var. Ya abdesti yoktu yeni sıfır bir abdest aldı. Ya da bu kandan dolayı aldı. Biz bunlara teslim oluruz. Hanefi mezhebinden olanlar, onun görüşünü temel alır ve abdest alırlar. Şafii mezhebinden olanlar abdest almaz. Hepsi “nurun alâ nurdur.” Elhamdülillah. Sıkıntı yok. Sıkıntı bunlara itiraz edenlerdedir. Çünkü bunlara itiraz eden olursa açıkta kalır, ortalıkta kalır, hiçbir şeye sahip olamaz. Bu dört mezhep, bize yeter. Dört otobandır, bunlardan hangisini seversek gideriz, sıkıntı yok.
(Konuşmayı deşifre eden Buket Akyürek’e ve son okumayı yapan Dr. Fatma Somuncuoğlu’na çok teşekkür ederim.)

Yolumuzun büyüklerine nihayetsiz Selam hürmet ve muhabbetler olsun. Layıkı vechile onlardan istifade edebilmeyi nasip eylesin
Onlar gibi inanıp onlar gibi yaşamaya hepimizi muvaffak eylesin inşallah
Sevdiklerimizle Cennetinde buluşmayı nasip eylesin lütfeylesin ikram eylesin inşallah
Allaha emanet olun Allah’ın güzel kulları
Ne güzel bir sohbet, ne kıymetli nasihatler… Bir ömrün tecrübesinden süzülen bu sözlerde; iman, aile, ilim, güzel ahlak ve insan yetiştirmenin özü var. Özellikle “Ben değil, biz olacağız” sözü gönlüme dokundu. Rabbim Cemil Gül Hoca Efendi’ye sağlık, afiyet ve hayırlı uzun ömürler versin. Böyle kıymetli sohbetleri bizlere ulaştıranlardan da razı olsun. 🤲
Cemil Dede’yi yine zevkle ve ibretle okudum. Ve aile ile ilgili kısımları iktibas edip aile ve akraba gruplarına gönderdim. Ben ders aldığıma göre herkesin alacak dersi vardır diye düşündüm. Nefis bir röportaj olmuş. Allah hayırlı bereketli uzun ömürler versin inşaAllah.