Derûn-i dilde her derde devâsın yâ Resûlallah
Muhammed Mustafâ hayrü’l-verâsın yâ Resûlallah
Muallâ cilvegâhın “kâbe kavseyni ev ednâ”dır
Cemâl-i pür kemâle âşinâsın yâ Resûlallah
“Le ‘amruk” pâye-yi kudsiyyetin deryâ-yı ihsândır
Günâhkâr ümmetin için mültecâsın yâ Resûlallah
Çiçekler lâleler güller sana i’lân-ı aşk eyler
Gönüllerde esen bâd-ı sabâsın yâ Resûlallah
Güzeller hep senin aksin senin aks-i cemâlindir
Gönüller fetheden kudsî zıyâsın yâ Resûlallah.
Besteler, şiirler, naatlar ile nice mahir kalem gönlünden taşanları tıpkı burada yine bir aşığın dilinden okuduğumuz gibi sayfalara dökme iştiyakının ardına düşmüş. Lakin ciltlerce ve yüzyıllarca anlatılsa dahi yine yeterli olamaz zira o Zat-ı Şahanedir, sonsuz muhabbetin kaynağıdır.
Var oluşun ilk nûru, hakikatin tecelli aynası ve yaratılışın gayesi olan Hazret-i Peygamber (s.a.v.), maddî ve manevî güzelliklerin kendisinde cem olduğu eşsiz bir kemalât deryasıdır. O’nun hüsnü, sadece gözün gördüğü bir suret değil; kalbin idrak ettiği, ruhun secdeye durduğu ilahî bir cilvedir.
Nitekim nasıl havaya, suya, toprağa cemre düşer de alem can bulursa, öylece gönüllere de cemre düşer. Düşer ki o kalp diri dursun, ihlas ile yıkansın, aklansın ve Rabbinin nurunu, aşkını taşıyacak dereceye ve makama gelebilsin diye.
Resullah Efendimiz (s.a.v.) gönüllere bahsedilmiş aşk cemresinin adıdır. Simasıdır, simyasıdır ve siretidir. Onun dokunduğu gönülde tekamül hâsıl olur; canlanır, nurlanır, çiçek açar, gül kokar…
Resullah Efendimiz (sav)’den aşk cemresi alana Nur-i Beyza makamı verilir. Gönüldeki bu beyza nur demlendikçe, insanın ruhuna tesir verir, bedenine sirayet eder ve ahlakını güzelleştirecek bir terbiye-i Rahmâni olur.
Habibullahın izinde müstakim ve isabetli bir marifetullah yol bahşedilir samimiyetle talip olana. Onun zahiri de batını da damla damla nura gark olur, aydınlık olur, zira o yolun rehberi bizzat Nûr isminin tecellisidir.
Bundandır ki Aşk ehli o Yüce Resulün cemalini temaşa ederken “Gönül Aftabı” derdi. Hz. Ömer’in (r.a.) sözleri yankılanır;
“Vallahi O (s.a.v.) güldüğü zaman, güneş bile gölgede kalırdı”.
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselamın şulelerinden beslenen toprağı ve bahçesi öyle bereketlidir ki, hangi kapısından girilirse girilsin, çıkışı hep Hâk ve hakikate olur.
O’nun (sav) mübarek vechi, hakikatin ta kendisiydi. Ruh-ı paki öyle bir aynaydı ki, bakışındaki sadakat kalpleri tek bir anda tevhidin ışığıyla aydınlatırdı. Medine âlimi Abdullah İbn-i Selâm’ın ilk görüşte teslim oluşu bu tecellidendir:
“Bu yüz yalan söylemez!”
Tasavvufun özü olan akit, sadakat ve emniyet O’nun ahlakının temel taşıydı. Henüz peygamberlik verilmeden evvel dahi zaman ve mekânı aşan o sadakati, Abdullah b. Ebî’l-Hamsâ’nın şu aktarımında açıkça görülür:
“Peygamberlik gelmeden önce O’nunla bir yerde buluşmak üzere sözleşmiştik. Ben sözümü unuttum, üç gün sonra aklıma geldi. Gittiğimde O’nu aynı yerde beklerken buldum. Bana sadece ‘Ey genç, beni zahmete soktun, üç gündür burada seni bekliyorum’ dedi.” Bilhassa hız çağında kendine dahi yetişemeyen, koşturmacasında nezaket kavramı tükenen insana ne tesirli bir manzara. ‘Sakinleş de dön iç alemine bir bak… ‘ der gibi.
O’nun iç dünyası, Masivadan kopuşun ve Hak ile ünsiyet kurmanın en kâmil timsaliydi. Kalbi her an Rabbine bağlı olan Şah-ı Velayet’in hallerini Hind b. Ebî Hâle şöyle nakleder:
“Her zaman hüzünlü (derin düşünceli) bir hali vardı. Sürekli tefekkür ederdi, durup dururken hiç konuşmazdı. Söze başlarken de bitirirken de Allah’ın adını anardı.” Zira sözlerinin kaynağı nefsi değil, daima Kuran’dı.
Kelamının sadalılığı ise insan ruhunu mest eden ilahî bir lütuftu. Hikmetle yoğrulmuş olan o nida, Ümmü Ma’bed’in mübarek dilinden kâinata şöyle duyurulmuştur:
“Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevileniydi; yakınına gelindiğinde ise konuşması en tatlı ve en çekici olanıydı. Sözleri, sanki bir gerdanlıktan kopup dökülen inci taneleri gibi tatlı ve nizamlıydı. Sesi gür ve berraktı; ne kelimeleri az ne de konuşması boş ve fuzuliydi.” İnci gibi dizilen nurani ve dahi Kur’anî sözleri ise başını İslam’a feda etmeye hazır her canın boynunda gerdanlık, başında taçtır.
O’na yaklaşmak ferahnak olmaktı. Tebessümü sadaka olarak müjdeleyen Hz. Muhammed (s.a.v)’in irşad metodu da nefisleri ürkütmek değil, onları muhabbetle Hakk’a çekmek üzerine kuruluydu:
“Konuşmasında asla katılık ve kabalık yoktu. İnsanları ürkütmez, her zaman müjdeler ve kolaylaştırıcı bir dil seçerdi.”
Onu okumak, onu tanımaya çalışmak büyüyen bir hasret ile yoğrulur. Mayası aşktır onun yolunun. Bağı, bahçesi, teni güldür o Nur Nebinin. Hz. Muhammed (s.a.v.), alemlerin özü ve insanlık ağacının meyvesidir. O’nu sevmek, O’nun boyasıyla boyanmak; insan-ı kâmil yolculuğunda ruhun vuslat bulması demektir.
Bu minvalde Gavsül Â’zam Abdülkadir Geylâni hazretlerinin sözleri ile açılır ellerimiz semaya:
“Yâ Rabbi! Bizi Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) güzel ahlakıyla ahlaklandır. O’nun siretini ve merhametini kalplerimize nakşeyle. Dışımızı O’nun sünnetiyle tezyin ettiğin gibi, içimizi de O’nun hakikatiyle nûrlandır. Bizi her halimizde O’na benzeyen, O’nun boyasıyla boyanan, izinden ayrılmayan ve O’nun muhabbetinde fâni olan sadık kullarından eyle. Amellerimizi O’nun rızasına, ahlakımızı O’nun yüce ahlakına mukarreb kıl yâ Erhame’r-Râhimîn! Âmin.”

Maşallah Kıymetli Hocamızın kaleminden dökülen her kelam kalbe ilham,hale terbiye ve istikamete bir nizam katıyor … Belli ki aşkı öyle derin ki bizlerin kalbine dahi tesir etmekte . Kaleminize yüreğinize sağlık. Allah razı olsun inşallah. İlminiz ,tebliginiz daim olsun … Cümle insanın istifadesi ziyade olsun inşallah.Muhabbetle…
Allahümme Salli ala seyyidine Muhammed 🌹🌹🌹 MasaAllah subhanAllah la havle vela kuvvete illa billah hürmetler seyyidem ♥️