Cahit Zarifoğlu, Gülücük kitabındaki bazı şiirlerinde aile birliğine, anne ve babanın rolüyle güçlendirdiği imgelerle yer verir. Onun şiirlerinde anne duadır, yuvadır, candan öte candır. Varlığıyla aileyi ayakta tutan kadim güçtür. Evin sıcak yüzüdür. Baba ise bir dağ gibidir. Çınar gibidir, meyvesi olmasa da gölgesi yeter. Berekettir baba. Sıcacık bir somun ekmeğidir. Erken kalkmaktır. Gün ışığıdır. Zarifoğlu’na göre çocuk, anne babasının sevgi ve ilgisiyle çevrili bir evin içinde gerçek dünyaya alışır. Onların sesiyle, gülüşüyle ve özverisiyle çevreye uyum sağlar, insanları anlar, doğayı kavrar. Çocuğun kalbine ilk şekli veren ailedir. Çocuk anneden doğar ama ailede büyür. Aile mefhumu bu yüzden biriciktir, kutsaldır, değerlidir. Atalarımızın dediği gibi, ağaç yaprağıyla gürler.
Bir çocuk, henüz sözcüklerin anlamı yokken anne kucağında öğrenir şefkati, onun kokusuyla güven duygusu kazanır. Aile, çocuğun yalnızca evi değil ilk evrenidir; dil, inanç, sevgi ve değer duygusu bu kutsal mefhumda kök salar.
Aile, barınmanın yanı sıra kimliğin, kişiliğin ve aidiyetin de doğduğu yerdir. Kültürel mirasın ilk ocağıdır. Çocuğun kişiliği, anne ve babanın ve hatta geniş ailenin kurduğu düzen, rutin ve dengede biçimlenir. Çocuk için aile yoğurdun mayası gibidir. Anne babanın emeğiyle mayalanır çocuk. Bir çocuğun gözündeki huzur ve gülümsemesi evin içindeki adaletin, sevginin ve şefkatin izdüşümüdür.
Araştırmalar, çocuğun benlik saygısının ilk olarak aile içinde edinildiğini gösterir. Yavru kuş yuvada gördüğünü yapar. Çocuk ailesinin aynasıdır. Sevildiğini hisseden çocuk, dünyayı da insanları da doğayı da sevilmeye değer bulur. Ailedeki güven ve aidiyet duygusu, bireyin gelecekteki toplumsal ilişkilerine de yön verir. Çocuklukta sıcak bir yuvada büyüyen insanlar, ilerleyen yaşlarında psikolojik olarak sağlam bireyler olurlar. Varoluşsal sancılardan beridirler. Bu nedenle aile, yalnızca bireyi değil toplumu da inşa eden ilk kurumdur. Maneviyat burada başat bir unsur olarak karşımıza çıkar. Bir annenin sabrı, bir babanın emeği, çocuğun değer yargılarının temelini oluşturur.
Kültür, sadece tarih kitaplarında veya müzelerde değil, evlerin içinde, geniş ailenin sıcaklığında yaşar. Her aile, kendi küçük dünyasında büyük bir kültür mirasının taşıyıcısıdır. Bayram sabahları el öpmek, birlikte yemek yemek, sofrada büyükleri beklemek… Tüm bunlar çocuğa kim olduğunu anlatan kıymetli geleceklerdir. Bugün bireyselleşmenin hızla süregeldiği modern insan tablosuna baktığımızda birlikte yemek yemenin dahi aslında ne kadar büyük bir değer taşıdığını, ne denli kıymetli olduğunu daha iyi idrak ediyoruz. Yaşlılar ve bilhassa hastalığa yakalanan yaşlılar palyatif yoğun bakım odalarında yapayalnız ölüyor bugün. Evlerin odaları çoğaldı, evler büyüdü lakin evlerde bakıma muhtaç aile büyüklerine yer kalmadı. Büyüklerimiz tek odada henüz hiçbir teknolojik makinenin olmadığı zor günlerde beş çocuğunu büyütmüş ama bugün beş odalı bir evde kendilerine yer ayrılmıyor. Hâlbuki çocuk, aile büyüklerinin de olduğu bir evde büyürse kadim kültürümüzü ve değerlerimizi daha çok benimser, merhametli bir birey olur.
Zira ailede sevgi, şefkat ve anlayış hâkimse, çocuk merhameti doğal bir dil olarak öğrenir. Ailede sabır, adalet ve saygı varsa, çocuk bu kavramları duyarak değil, yaşayarak kavrar. Hz. Muhammed’in ailesindeki örnek davranışları bizim biricik rehberimiz olmalıdır. Onun “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım” öğretisi günümüz insanının pusulası olmalıdır. İyilik ve güzelliklerin çoğalması aile biriminin korunmasıyla da doğrudan ilişkilidir. Zira aile, kültürün somut hâlidir, burada dün, bugün ve yarın yan yana durur.
Aile, kültürel sürekliliğin en sağlam taşıyıcısıdır. Masallarla anlatılan iyilik ve güzellik dersleri, yemeğe başlarken söylenen besmele, büyüklerin öğütleri çocuğun karakterine işleyen öğretilerdir. Aile, bu bağlamda kültürel kimliğin hem koruyucusu hem aktarıcısıdır.
Bir toplumun çözülme noktaları da zedelenme durumları da ne yazık ki ailede başlar. Aile bağlarının zayıfladığı yerde, toplum refahı da kaybolur. Oysa güçlü aile yapısı, yalnız bugünün değil, yarınların da teminatıdır.
Aile, ahlaki bilincin ve değer öğretiminin de ilkokuludur. Çocuk burada adaletin, saygının, empatinin, paylaşmanın, affetmenin ve çalışmanın anlamını öğrenir.
Bir annenin tatlı sözleri, bir babanın sabrı ve ağırbaşlı oluşu, bir kardeşin diğer kardeşe olan sevgisi… Hepsi çocuğun gelecekteki benliğine yazılır. Aile eylemlerle ve duygu durumlarıyla öne çıkan bir mekândır. Ailede merhamet duygusu yaşanıyorsa, toplumda da adalet yaşanır.
Aile, çocuğun yalnızca fiziksel değil, duygusal gelişiminin de merkezidir. Bir çocuğun duygularını tanıması, yönlendirmesi ve paylaşabilmesi ailede başlar. Sevgiyle büyüyen bir çocuk, hem kendine hem başkalarına şefkat gösterebilir.
Anne ve babanın tutumu, çocuğun içsesi hâline gelir. Evde duyduğu cümleler, ileride kendine söylediği sözlere dönüşür. “Sen yapabilirsin” diyen bir ebeveyn, çocuğa yalnızca cesaret değil, kimlik armağan eder. Sürekli eleştirilen bir çocuksa, kendi potansiyeline inanmamayı öğrenir.
Aile, çocuğun vicdanını inşa eden yerdir. Empati, sabır, saygı ve merhamet ilk olarak kitaplardan değil aile içi yaşantıdan öğrenilir. Çocuğun adalet duygusu, annesinin paylaşım biçiminden, babasının davranışlarından mülhem şekillenir.
Manevi kültür, çocuğun iç dünyasında derin bir iz bırakır. İnançla beslenen bir ev ortamı, çocuğun duygusal direncini artırır. Maneviyatla büyüyen çocuk, zorluklar karşısında daha dayanıklıdır çünkü değer duygusu dışsal değil içseldir.
Modern çağın hızı ve geçiciliği bizi ne kadar savurursa savursun, dijital dünyanın en gelişmiş ürünleri bile bir çocuğun başını yasladığı o sıcak omuzun yerini tutamaz.
Bir çocuk “Ailem olur musun?” dediğinde, aslında salt fiziksel bir ev değil, sığınacak bir manevi oda istemektedir. Çünkü aile olmak birlik olmaktır. Bu çağrı çocukların büyüklere hatırlattığı bir şefkat çağrısıdır.
Bugün dünya birçok temayı omuzlarında taşıyor; permakültür, şiddetsiz iletişim, teknoloji, eğitim… Oysa tüm bu konuların ilk durağı daima ailedir. Aile bir okulsa, dünya ve tüm insanlar onun bahçesidir. Kökü kurumuş bir ağacın yaprak vermesi nasıl imkânsızsa, ailesi zayıflamış bir toplumun da çiçek açması o kadar imkânsızdır.
Gelin, takvimlerin ötesine geçelim. Sadece bir yılı değil, on yılı değil, kalbimizin attığı her anı “Aile Yılı” ilan edelim. Çünkü evlerimizde yanan o küçük kandil sönerse, bütün iyilik ve güzellikler karanlıkta kalır.
