Onu ekranlarda görüp de tebessüm etmeyen, “bu tatlı hocaefendi acaba neler anlatacak?” demeyen yok gibidir. Hep güler yüzüyle milyonlara hitap etti, ediyor.
Bir âlim, mutasavvıf, akademisyen, girişimci, yönetici, sivil toplumcu, tebliğci kimliğiyle milyonların sevgisini kazanmış, ilgiyle takip edilen biri.
Çalışmaları sadece ülkemizle sınırlı olmayıp yurt dışında özellikle de Kırgızistan’da, Hanefi mezhebinin büyük âlimi, ikinci İmam Azam diye bilinen İmam Serahsi üzerine büyük mektepler açarak talebeler yetiştirmeye devam ediyor.
Babalar ve Çocuklar serisinde Prof. Dr. Cevat Akşit Hocamızı ve baba özelliklerini kıymetli evladı Dt. Mehmet Sıddık Akşit ile konuştuk.

Babanız ekranlardan çok sevecen, muhabbetli bir isim olarak tanınıyor. Böyle bir babanın evlatları için büyük bir lütuf olduğu söylenebilir. Peki babanız evde de güler yüzlü ve neşeli midir?
Evet, genellikle çok nüktedan, cana yakın, güler yüzlü ve neşeli biridir. Ama bazı prensipleri vardır; onlardan asla ödün vermez. O konularda çok ciddi ve katıdır. Evde de ekranda göründüğünden daha sevecen bir babamız var. Allah’a (cc) bizi böyle bir babaya evlat kıldığı için şükrediyorum.
Sizin yanlış yaptığınız durumlarda babanızın tepkisi nasıl olur? Kızar mı, anlayışla mı karşılar, yoksa hatanın türüne göre mi değişir?
Ne yaptığımıza bağlı. Kızmanın da ötesinde çok ciddi tepkiler verebilir. Eğer bir şey şeriata uygunsa anlayışla karşılar. Sadece fikir ayrılığı veya uygulamada farklılık varsa ve bu şeriata uygunsa, yanlış bir şey yoksa bizim dediğimizi kabul eder, kendi fikrinden vazgeçer.
Ama bir şey şeriata, sisteme uygun değilse asla kabul etmez; kızmanın ötesinde yaptırımlar uygular.
Mesela kendi hayatımdan bir örnek vereyim:
Askerliği yapacağım dönemde Mekke’de Kâbe’nin müezzini Muhammed Ramul Hoca Türkiye’ye geliyordu, Hocaefendi’yi seviyordu. Hatta kardeşim Mahmut beyin düğününe de gelmişti. Bana, “Suudi Arabistan’da sana oturum ayarlayayım, altı ayda bir gelir gidersin hem umreyi kolay yaparsın hem de askerliği kısaltırsın.” demişti. O zaman paralı askerlik pek yoktu; bu anlattığım yıllar 89-90 civarı. Sadece Almanya’da, yurt dışında çalışanlara bazı imkânlar vardı, Türkiye’dekilere yoktu.
“Yurt dışında oturumun olursa askerliği kısa yaparsın.” diye bana böyle bir teklif geldi. Bunu Hocaefendi’ye söylediğimde öyle anormal bir tepki verdi ki: “Defol git, senin gibi evladım yok. Böyle bir şey yaparsan gözüme gözükme. Askerliği herkes gibi yapacaksın, kesinlikle torpil karıştırmayacaksın.” dedi.
Ben de “Bu torpil değil, kanuni bir hak.” dedim. “Hayır.” dedi. Kardeşim Mahmut o zaman Amerika’da doktora yapıyordu. “Mahmut böyle bir şey yapıyor.” dedim.
“Onunki uydurma değil. O zaten yurt dışında, o bu kanundan faydalanır. Sen kanundan faydalanmak için oturum alacaksın; bu torpildir. Bir daha gözüme gözükme.” dedi. Tabi ben de babamın sözünü tuttum yurt dışı oturum almadım. Ancak öyle dua etmiş ki bana, benim dönemdeki yedek subay doktor adayları içinde yapılan sınavlarda birinci oldum. O dönemde terör nedeniyle her gün ortalama 10 askerimiz şehit oluyor ve görev yerleri çoğunlukla terör bölgeleri oluyordu. Ben diş hekimi yedek subay adayları içinde birinci olunca, kurraya girmeden kanuni hakkım ile istediğim görev yerine (evime yakın, İstanbul Beylerbeyi Deniz Astsubay okulu diş tabipliği) atandım.
Yani bu gibi konularda tepkisi fevkalade sert olabiliyor.
Cevat Akşit Hocamızın “baba duası” meselesi var. Küçükken cereyan eden bir olaydan söz ediliyor. Onu aktarabilir misiniz? Baba duası almanın ehemmiyetine bu vesileyle değinebilir miyiz?

Babam ailenin en küçük evladı. Ailede öyle farklı bir yaş skalası var ki en büyük halamın evlatlarından babamla yaşıt veya büyük olanlar var. Yani Babamdan büyük yeğenleri var, bu yüzden babama dayı diyorlar ama yaşları babamdan büyük. Babam onlara “abla” diyor.
Dedem bildiğim kadarıyla 63 yaşında vefat etmiş. Babam da dedem ölmeden 3-5 yıl önce dünyaya gelmiş. Yani dedem 60’lı yaşlara yakın iken babam olmuş.
Babam en küçük çocuk olduğu için dedem hastalığında, ölüm döşeğindeyken çocuk olarak onun üstüne çıkıp sarılmak istemiş. Dedem nineme, “Mustafa’yı al benim üstümden; şimdi onunla ilgilenecek durumda değilim, sıkıntım çok.” demiş.
Ninem, “Ama bak bu çocuk seninle olmak istiyor.” deyince dedem, “Tamam Hanım, benim Mustafa’ya duam yeter.” demiş. Bu dua babam üzerinden bize intikal eden baba duasının, o kökten gelen duanın bir tezahürü. Babam bu hususu şöyle anlatır:
“Ben bu duanın bereketini ve gücünü tüm hayatım boyunca çok güçlü şekilde gördüm. Çünkü ben yetim büyüdüm, babam vefat etmişti, param ve imkânım kısıtlıydı. Okumak için gittiğim Isparta İmam Hatip Lisesine ev veya yurt param olmadığı için havalar soğuyana kadar bir ay parkta yattım, sonra ucuz kenar mahallede ev bulup birkaç arkadaş tutuk. İstanbul İmam Hatip Lisesine naklettiğimde de Sirkeci’de bir fırıncı köylümüzün un çuvalları arasında kaldım. Annem yün eğirip parasını bana gönderirdi. Ama bütün okullarda birinci oldum, derslerim çok iyi idi. Müezzinlik imtihanını 3.lükle kazandım. Hakkım Fatih Camii müezzinliği idi. Müftü çok istese de benim de amcam Baha Akşit iktidar partisinin grup başkanvekili ve Menderes’in yakın arkadaşı olsa da beni hakkım olan Fatih Camiine tayin edemediler. Zeyrek Ümmü Gülsüm Camiine Mehmet Zahid Kotku Hazretleri’nin yanına tayin edildim. Bu öyle bir dönüm noktası oldu ki, bir anda maddi manevi zenginliğe kavuştum. Tayinim ile ilk kez ikindi vakti Zeyrek camiine gittiğimde, ben adımı söylemeden Mehmet Zahid Kotku Hazretleri benim elimi sıkıca tuttu ve gözlerime bakarak adım ile hitap ederek, “Mustafa sağda solda dolaşma, boşuna uğraşma, (Hakkım olan Fatih Cami müezzinlik tayini için) dedelerin ve baban seni bana emanet etti, seni ben yetiştireceğim oğlum” dedi. Halbuki babam öleli yıllar olmuş ve hiç görüşmemişlerdi. O zaman anladım ki babam ve dedelerimle mana aleminde Mehmet Zahid Kotku Hazretleri görüşmüş, babamın duası burada ortaya çıktı. Sonrasında Mehmet Zahid Kotku Hazretleri bizzat özel dersler vererek beni yetiştirdi. Zamanın en iyi alimleri Ahmet Hamdi Akseki, Ömer Nasuhi Bilmen gibi hocalardan ders aldırdı, yemeğimi hatta giyeceğim elbiseye kadar Mehmet Zahid Kotku Hazretleri ve ailesi verirdi. Mehmet Zahid Kotku Hazretleri, hacıanne ve ailenin bende hakkı ve emeği çoktur, Allah (cc) onlardan razı olsun, rahmet eylesin.”
Babam Mehmet Zahid Kotku ile tanışmasında nasıl babasının duasını görüp hissetti ise hayatının böyle dönüm noktalarında ve zorluklardan feraha çıkışta fevkaladelikler görüp hep babasının duasını hissedip hatırlamış.
Sizin babanıza olan yakınlığınız, muhabbetiniz, beraberliğiniz nasıldır? Çocukluk ve gençlik döneminde babanızla ilişkinizi nasıl hatırlıyorsunuz?

Babam öyle ilginç bir baba ki…Çocukluk yıllarımı hatırlıyorum, rahmetli annemin babası (dedem) Sarayköy vaiziymiş, hocaymış. Babamla annem evlendikten kısa süre sonra o da vefat etmiş ama evlenirken babama şöyle demiş:
“Oğlum, mobilyalar çok pahalı. Sen memursun, İstanbul’a, İzmir’e tayinin çıkar, oraya buraya gidersin. Daha basit şeyler alalım, bu parayla arsa alalım, başka şeyler alalım.”
Babam ise annemle birlikte, “biz en iyisinden alalım, mobilyalarımız güzel olsun.” demiş. Hakikaten o zamana göre çok kaliteli, değerli mobilyalar alınmış.
Biz ilkokul çağına geldiğimizde babam o kıymetli koltukları devirir, ev gibi yapar, içine girerdi; bizimle mobilyaların içinde evcilik oynardı. O sırada babam, şu anki ilahiyat fakültesi dekanı statüsünde, İslam enstitüsü müdürüydü. Yani bir dekan olarak bizimle evcilik oynuyordu.
Daha ileriki yaşlarda, lise ve üniversite çağlarına geldiğimizde de hep sonradan anladık ki; bizi yalnız bırakmamak, sokağa salmamak için hafta sonlarında bizimle gezerdi. Arabasına römork taktırmıştı, ruhsat almıştı. O römork açılınca içinde iki, üç odalı çadır gibi bir yapı çıkıyordu. Sahil kenarına, değişik yerlere bizi birlikte götürürdü; denize girerdik, beraber top oynardık.
Sonradan anlıyoruz ki eğer bizimle bire bir ilgilenmeseydi, bizim yaş grubumuzdan başka arkadaşlarımız kahvehanelerde, yanlış yerlerde, yanlış arkadaşlarla vakit geçirdiler. Babamız çocukluğumuzdan beri hem eğitimimizle hem oyunumuzla bizzat ilgilendi, bizi hiç boş bırakmadı.
Şimdi Hocaefendi emekli. Sizler, çocuklar, torunlar ne ölçüde bir araya gelebiliyorsunuz? Aile muhabbeti nasıl devam ediyor?

Hocaefendi emekli olduğunu “daha çok çalışmak için” söyledi. Abartmıyorum, bugün hepinizden daha çok çalışıyor ve daha az uyuyor. Onun uyku ve çalışma temposuna hiçbir kardeşimiz dayanamaz. Ondan sonra en çok çalışan kardeşim Mahmut’tur; en tembelleri benim. Ama ben bile 5-6 saatten fazla nadiren uyurum.
Şu an babamın yeri İstanbul’da, sabit; ama biz Mahmut’la birlikte çok dışarıya gidip geliyoruz. Buna rağmen babamın bence fikri dahiyane bir fikirdi: Bütün kardeşlerimle aynı binadayız. Covid döneminde herkes birbirini göremezken bile babam istediği zaman, aynı binada olduğumuz için maskelerimizi takıp 15 dakika içinde bir telefonla hepimiz toplanabiliyorduk.
Bugün, evlatlarını evlendikten sonra bile 15 dakikada toplayabilen kaç baba var bilmiyorum? Bunların hepsi çok önceden planlanmış; herkesi bir arada tutacak bağlar kurulmuş. Çünkü dışarıdan gelen gelinler, damatlar var, aileye katılanlar var; herkesin kendine göre istekleri, arzuları var. Bunların hepsini tatmin edip bir arada tutmak çok zor. Babam bunların hepsini ince ince ilmek gibi işlemiş, herkes bir arada kalabiliyor, birlikte yaşamayı sürdürebiliyor.
Bu sebeple babamın bizi bir arada tutmasından dolayı sabah akşam babamı görmemiz mümkün Elhamdülillah.
Sizler 400 yıllık bir ilim geleneğinin, medrese halkalarının devamısınız. Cevat Akşit Hocamız da amcasından okuyarak, bin bir yokluk ve zahmet içinde, az önce de belirttiğiniz gibi un çuvalları üzerinde yatarak, parklarda geceleyerek; ardından İstanbul İmam Hatip, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü ve İstanbul Hukuk Fakültesi ile ilim dünyasına giriyor. Bu hikâye bizim için çok öğretici ama evlatları olarak sizde nasıl bir tesir bıraktı? Hocamızın eğitim süreci ve aile geleneği hakkında neler söylersiniz?
Ben hayatım boyunca babamın, Hocaefendi’nin sürekli ilimle, öğrenci yetiştirmekle, kitap yazmakla; İslam enstitüsü müdürlüğü, imam hatip öğretmenliği, üniversite hocalığı gibi görevlerle hep eğitimle uğraştığını gördüm. Daha çok çalışmak için emekli olduğunu söylemişti; gerçekten de emekliliğini çalışmaya daha çok zaman ayırmak için kullandı.
Bu ilme ve eğitime olan aşkı hem aileden hem dedelerimizden hem de bağlı olduğu silsileden geliyor. Yatağan’daki medrese köklü bir geçmişe sahipti. Bizim Denizli-Yatağan’ın kuruluşu Selçuklular zamanına kadar gidiyor. Oradaki medrese çok eski. Medreseler kapatıldığında 1000’den fazla kayıtlı öğrencisi varmış; bunun 300’den fazlası yatılı. O bölge için en büyük medrese olduğu ve seviye olarak da en yüksek düzeyde eğitim verdiği kayıtlardan belli.
Kurtarılabilen yazma eserler, yaklaşık %10; geri kalanı toprağın altında kalmış veya imha edilmiş. Buna rağmen elde kalan 700 kadar el yazma eserin seviyesi o kadar yüksek ve orijinalleri o kadar nadide ki… İki örnek vereyim:
Birincisi, Sahih Buhari’nin el yazması bir nüsha; yaklaşık 820 yıllık. Şu anda Özbekistan’da Buhari Enstitüsü’nde incelendi, kayıtlara göre en eski nüshalardan biri olduğu biliniyor. Bu yazma Yatağan’da, bizim ailede çıktı; medresenin kullandığı bir Buhari el yazması.
İkincisi, Molla Hüsrev’in meşhur Dürer’i. Molla Hüsrev, Fatih’in hocası olduğuna göre eserini İstanbul’da yazmış olması lazım. Müellif nüshası, yani kendi el yazması Dürer de Yatağan’da çıktı. Normalde İstanbul’da olması beklenen bu kadar kıymetli, nadide eserlerin Yatağan’da bulunması, o dönem Yatağan medresesinin bölgedeki en yüksek ilmî seviyede olduğunun göstergesi.
Bu ailevi ilim geleneğine bir de babamın mürşidi Mehmet Zahid Kotku Hazretlerinden aldığı terbiye ve babama verdiği icazetler eklendi. Babam 1956 veya 1957 yılında Zeyrek Ümmü Gülsüm Camii’ne müezzin olarak atandığında, imamlık görevi Mehmet Zahid Kotku Hazretlerindeydi. Orada sabah ve akşam zikirleri, tasavvufî hayat, sohbetler babamı çok etkiliyor.
Babam kendisinden tasavvuf dersi almak istiyor. Mehmet Zahid Kotku Hazretleri ona, “Oğlum, önce ilim. Önce ilmini, tahsilini bitir. Sen zaten aramızdasın, sonra biz sana tesbih dersi de veririz.” diyor ve tahsil süreci bitince tesbihat veriyor. Bu da eğitimin ve öğrenmenin ne kadar öncelikli olduğunu hem aileden hem hocasından hem de fiilen yaşayarak öğrenmiş bir insan olduğunu gösteriyor. Biz de ondan böyle gördük. Zaten Hocası Mehmet Zahid Kotku Hazretlerinin teşviki ile iki fakülteyi aynı anda okuyan belki ilk kişi. O tarihte ÖSYM ve T.C. kimlik nosu yok. Fakülteler orijinal lise diploması ve üniversite sınav sonuç puanına göre ön kayıtla öğrenci alıyor. Üniversitelerde Merkezi yerleştirme yok. Babam da İstanbul İmam Hatip mezunu ama ikinci bir fakülte bitirmek için Pertevniyal Lisesini dışarıdan fark derslerini vererek bitirip orijinal Pertevniyal Lisesi diploması da alıyor. Aslında Üniversite giriş sınavından tıp fakültesini de tutan yüksek bir puan almış. Ancak tıp tahsili devam ve yoklama zorunlu olan bir fakülte olması ve babam da asıl tahsili İlahiyat istediği için iki fakülteyi bir arada bitireceği hukuk fakültesine kaydoluyor (Bazı derslerde yoklama olursa artık parası olduğu için taksi ile iki fakülte arası gidip geliyor) böylece imam hatip lisesi diploması ile İslam enstitüsü, Pertevniyal diploması ve üniversite giriş sınavında aldığı yüksek puanla hukuk fakültesine kaydolup ikisini de aynı anda okuyor. Bu arada Mehmet Zahid Kotku Hazretleri İskenderpaşa’ya İmam olarak tayin olunca, Zeyrek Camine İmam olarak göreve de devam ediyor. Gündüz namazları için ehil biri ile anlaşıp camiye vekil bırakıyor. İskenderpaşa’ya, hocasının yanına da devam ediyor. Bu arada Taksim Fransız konsolosluğuna Fransızca dersleri almaya gidip çok iyi derecede Fransızca da öğreniyor.
Ben de 1984 yılında Kadıköy İmam Hatip Lisesini bitirince, Diyanet İşleri Başkanlığının açtığı imamlık imtihanını kazanarak 1984’te imamlık belgesi almıştım. Ancak ablam benden önce İstanbul Çapa Diş Hekimliği Fakültesini kazanmıştı. Ben de ablama özenip yüksek puanım olmasına rağmen Çapa Diş Hekimliğini yazdım ve kazandım. Tabii devam şartı olduğu için imamlık görevi alamadım, imamlık belgem hala duruyor. Halbuki görev alıp 2 ay çalışıp istifa etsem şimdi emekli imam olacaktım. Neyse baktım ben diş hekimliğini kazanınca babam tıp olsa, doktor olsam daha mutlu olacak, bir yıl diş hekimliğini okuyup, tekrar sınava girdim, tıp fakültesini kazanıp kaydoldum. 1 ay okudum. Sonra babama dedim ki, “Baba bak tıpta okuyorum ama bana diş hekimliği daha çekici ve fıtratıma uygun geliyor diş hekimliğine dönsem ne dersin” dedim. “Tabii oğlum sen nasıl istersen öyle olsun” dedi. Ben de tıp fakültesinden bu defa diş hekimliğine tekrar üniversite sınavına girmeden yatay geçiş ile döndüm. Babamın doktor olma sevdasını bildiğim için içindeki ukdesini de yerine getirip gene onun rızası ile diş hekimi oldum. Yani ben bir tıp terk diş hekimiyim. Sonra da gene babamın teşviki ile 1997’de Sakarya İlahiyatta İslam hukuku yüksek lisansı yaptım. O tarihte kayıtlara göre Dünyada İslam Hukuku yüksek lisansı olan tek diş hekimiydim. Sonra TÜBİTAK eğitim birimi olan TÜSSİDE’nin Teknopark İstanbul da açtığı ilk MBA programını bitirerek diş hekimliği dışında İslam hukuku ve İşletme’den de yüksek lisans yapmış oldum.
Bu öğrenme ve öğretme geleneği babamdan aldığımız bir misyon. İnşallah biz de evlatlarımıza aktarıyoruz. Nesiller boyu devam etmesini diliyorum.
Cevat Akşit Hocamızın müezzin olarak göreve başlama hikâyesi var. Çok arzu ettiğimiz bir işin olmamasında bile nice hayır ve güzellikler olabileceğini göstermesi açısından çok öğretici. Dolaylı olarak değindiyseniz de Hocamızın manevi eğitiminin de başlamasına vesile olan o olayı anlatır mısınız?
Yıl yanılmıyorsam 1956. Hocaefendi Isparta İmam Hatip lisesinden İstanbul’a gelmiş. Dedem de olmadığı için yetim, maddi imkânları çok kısıtlı. Az önce de anlattığım gibi Sirkeci’de bir Denizlili fırıncının fırınında un çuvalları üzerinde kalarak okula yürüyerek gidip geliyor. Harçlığı yok. Günde 24 saatte bir, sadece İlim Yayma Cemiyeti’nin Vefa’daki yurdunda imam hatiplilere öğlen ücretsiz verdiği bir kap çorba içebiliyor.
Bu sırada Diyanet İşleri Başkanlığı bir müezzinlik imtihanı açıyor. O günün şartlarında 100 küsur kişi katılıyor, babam üçüncü olarak kazanıyor. Sıraya göre birinci Sultanahmet’e, ikinci başka bir camiye, üçüncü de Fatih Camii’ne atanacak. Yani Fatih Camii, sıraya göre babamın hakkı. O tarihte Fatih Camii kaloriferli, lojmanlı ve mevlitlerin çok meşhur olduğu, mevlit gelirinin yüksek olduğu bir yer.
Atanmasını beklerken il müftüsü babamı çağırıyor:
“Oğlum, senin hakkın, fakat seni Fatih Camii’ne atayamıyorum. Hakkını helal et. Üzerimde fevkalade baskı var, bir sürü torpil takan adam geliyor, Fatih Camii’ni sana verdirmek istemiyorlar. Git amcanla konuş. Amcan Baha Akşit grup başkan vekili, Menderes’in sağ kolu. Diyanet İşleri Başkanı’na da söylesin. Bana bu torpil için gelenlerden bıktım; ben baş edemiyorum.” diyor.
Babam amcamı arıyor. Baha amca, “Ne demek, öyle şey mi olur? Zaten senin hakkın, kanunen de hakkın; biz buradayız.” diyor. Buna rağmen iş olmuyor. Amcam, o günün şartlarında bakanları atayan, Menderes’in bakanlar listesini ondan aldığı, siyaseten güçlü bir adam olmasına rağmen babam Fatih’e atanamıyor.
Sonra müftü yine babamı çağırıp, “Oğlum, bak senin hakkını yedim, helal et. Ama seni Zeyrek yokuşunda küçük bir camiye veriyorum: Ümmü Gülsüm Camii. Orada güzel bir Hocaefendi var, Mehmet Zahid Kotku. Onun müezzini olursun. O cami ileride yıkılacak, o zamana kadar orada görev yaparsın; sonra seni güzel bir yere alırım, söz.” diyor. “Bu işlerle baş edemedim, kusura bakma.” diye ekliyor.

Bu arada babam un çuvallarından kurtulmuş, İsmail Karaçam Hoca (kıraat hocası, Burdurlu) babama evini paylaşmayı teklif etmiş. İsmail Karaçam Hoca imam olduğu için maaşı ve meşrutası var. Babama, “sen bana ders çalıştır, şu kırık notlarımızı geçirelim, benim yanımda kal.” diyor. Babam da onun yanında, Beyazıt’ta bir yerde kalmaya başlıyor.
İsmail Karaçam, Münir Dede diye musikişinas birinden musiki dersi alırken babam da onunla meşke gidiyor. Oraya gelen Etem amca (asker emeklisi, Yusuf Ziya Kavakçı’nın kayınpederi, Merve Kavakçı’nın dedesi) Mehmet Zahid Kotku Hazretlerini tanıyormuş. Babamı, babam daha Zeyrek Camiine müezzin olarak atanmazdan önce bir iki defa götürüyor; bu nedenle zaten Mehmet Zahid Kotku Hazretlerini tanıyan babam müftünün bu teklifini hemen gönülden kabul ediyor.
Atama kararı çıktığında babam ikindi vakti camiye gidiyor. Hocaefendi ikindi namazından çıkarken babam elini öpüyor:
“Hocam, ben sizin yeni müezzininiz olarak tayin edildim bu camiye.” diyor.
Mehmet Zahid Kotku Hazretleri de babam adını söylemeden şöyle diyor:
“Oğlum Mustafa, seni dedelerim bana emanet etti. Uğraşıp durma başka yerlerde.’’
Babam o zaman anlıyor ki, bu kadar büyük uğraşa ve kanunen hakkı olmasına rağmen Fatih’e atanamamasının sebebi, Mehmet Zahid Kotku Hazretlerinin manen onu Zeyrek’e çekmesi. Yani müftü ne yapsın, bakan ne yapsın; işin arkasında bambaşka bir manevi tasarruf var.

Babam sonrasında hep şunu söyler: “Fatih Camii’ne gitseydim, mevlüthan olurdum, iyi para kazanırdım ama Mehmet Zahid Kotku ile kurduğum o irtibatı, ondan aldığım terbiyeyi ve eğitimi alamazdım bambaşka biri olurdum.”
Buradan çok güzel bir ders çıkar: Ciddi bir haksızlığa uğramış gibi görünürken, aslında oradan açılan kapı, hayatını şekillendiren en büyük hayırlardan biri olmuş. “Her şeyde bir hayır var.” dediğimiz şey tam da budur.
Sizin ve kardeşlerinizin tahsili için babanız nasıl bir gayret gösterdi? Somut örnek verir misiniz?
Biz dört kardeşiz. Babam, elindeki bütün imkânları bizim yüksek tahsil görmemiz ve bunu sonuna kadar tamamlayabilmemiz için kullandı. “Yemedi, içmedi.” denir ya, tam öyleydi.
Mesela ben hatırlıyorum, bana bayramda ayakkabı alamamıştı; kendi ayakkabısını verdi. Dört kardeşiz, herkese yetişemiyor, maaşı yetmiyor, ev kira. Kendi ayakkabısını, ceketini benimle paylaşırdı; ben artık delikanlı çağındaydım.
Kardeşim Mahmut’u Amerika’ya, maaşından arttırdığı 3.000 veya 5.000 dolarla gönderdi. “Oğlum, bu kadar param var; gerisi sana ait.” dedi. Mahmut Bey de o para bitmeden kendini orada ispat etmek zorunda olduğunu bilerek çok çalıştı. O para biterse dönmek zorunda kalacaktı. Amerika’da Üniversitede yüksek lisans öğrencisi iken öyle bir başarı gösterdi ki altı ay içinde hocası General Electric’den aldığı işten Mahmut beye iş verdi, şirketin patronu, “Bu adam kim?” diye tanışmak istedi. Sonra da doktora öğrencisi iken çok önemli işler verdiler; General Electric şirketinin Cincinnati’deki araştırma merkezinde ARGE bölümüne şef mühendis oldu.
Babamızın bu fedakârlıklarını gördük, biz de okurken ona göre gayret ettik. En çok da Mahmut bu fedakârlıktan etkilendi; bugün Türkiye’nin yerli ve milli uçak motorlarını yapıyor. Babamızın eğitime adanmışlığı böyle somut neticeler verdi.
Hocamızın eğitim-öğretim hizmetleri Gaye Vakfı ve Yatağan İslami İlimler Enstitüsü üzerinden devam ediyor. Bu vakıf ve enstitü neden kuruldu, neler yapıyor?

Babam 1994 yılında GAYE Vakfı’nı, kişilikli ve Ehl-i Sünnet çizgisinde İslam âlimi yetiştirmek için kurdu. Toplumun, devletin, milletin bu profile çok ihtiyacı olduğunu fark etmişti.
Vakfın kurulduğu günden beri yaptığı işler sadece klasik eğitim değil; “olmaz” denilen pek çok işe de imza attı. Bunlardan biri El-Mebsût projesidir. El-Mebsût, Serahsî’nin 14 yıl hapiste, kuyuda, yanında kaynak olmadan dikte ettirdiği muazzam bir hukuk kitabı. Sadece Hanefî fıkhını değil, diğer mezheplerin görüşlerini de alıp mukayeseli olarak delilleriyle ortaya koyan, hatasız, klasik bir temel eser. Çok geniş bir külliyat: 30 cilt ve her cilt yaklaşık 800 sayfa.
Hanefî fıkhında İmam-ı Âzam imamımızdır ama bize ulaşmış yazılı klasik eseri yoktur. Onun talebeleri Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in, İmam Azamın fetvalarından, ders notlarından ve kendi görüşlerinden oluşan eserler var. El-Mebsût ise bunları açıklayan, şerh eden, diğer görüşleri de alıp temel referans oluşturan, klasik ve geniş bir eserdir.
Bu eserin ticari bir karşılığı olmadığı için hiçbir yayınevi tercümesine yanaşmadı. Sadece tercüme masrafı bile yüz binlerce dolar tutuyor; sayfa başına 10 dolar verildiğini hatırlıyorum. 30 cilt × 800 sayfa… Baskı ve kâğıt maliyetleri de müthiş. Sadece 30 ciltlik bir takım el-Mebsut yaklaşık 16 kg ağırlığında. Ticari mantıkla “yapılamaz” denilen bir işti.
Bir de teknik zorluk vardı. Fıkıh terminolojisi çok ağır. Arapça bilen, simultane tercüme yapabilen insanlar bile fıkıh bilmeden doğru tercüme yapamıyor. Sokak dilinden çok farklı, teknik bir lisan. Mesela “kuru” kelimesi hem temizlik hem hayız manasına gelebiliyor. Fıkıh bilmeyen biri, bağlamı ve usulü bilmezse ters mana verebilir.
Bu sebeple 50 kişilik bir tercüme heyeti kuruldu; sonra 15–20 kişiye kadar daraldı. Hepsi zorlandı. Babam, tercüme bittikten sonra 30 cildi baştan sona satır satır kendi elinden geçirdi, kontrol etti, öyle baskıya verdi. Böylece, “tercüme edilemez, basılamaz” denilen bir eseri ilmî gücüyle ve vakıf imkânlarıyla ilmî dünyaya kazandırdı.
Bunun yanında, Yatağan İslami İlimler Enstitüsü fikri de Türkiye’deki yüksek din öğretimini derinleştirmek içindi. Türkiye’de 100’den fazla ilahiyat fakültesi var, hepsi sosyal bilimler enstitüleri üzerinden yüksek lisans ve doktora yürütüyordu. Babam, temel İslam bilimlerinde özelleşmiş, daha derin araştırmalar yapabilecek ve medrese usulü ders ve eğitimi de resmi dersler dışında, vakıf desteği ile ek dersler olarak verilebilecek bir İslami İlimler Enstitüsü kurulmasının şart olduğunu düşündü.
Bu fikrini o zamanki Başbakan, şimdiki Cumhurbaşkanımıza iletti; o da çok yerinde buldu. Böylece Denizli Yatağan’da ilki kuruldu. İstanbul’da, Gümüşhanevi Tekkesi’nin yeri üzerinde bulunan Defterdarlık binasının bölgesinde planlanan merkez, yer devri uygun görülmediği için 2016 yılında Denizli Yatağan’da başlamıştı; İstanbul Pendik’te de İslam Hukuku ve Finansı Araştırma Merkezi için bu yıl temel atıldı. Üçüncü merkez ise Kırgızistan’da, İmam Serahsî’nin kabrinin bulunduğu yerde olacak inşallah. Kırgızistan Özgen’de de bu külliyenin inşaatı bu yıl Ekim ayında başladı Allah’a (cc) çok şükür.
Denizli Yatağan’daki merkez Pamukkale Üniversitesi ile yapılan protokolle, YÖK nezdinde Gaye Vakfı’nı resmî sponsor konumuna getirdi. Vakfımız oradaki ilmî araştırmalara, sempozyumlara, ekstra derslere ve projelere maddî ve manevi destek veriyor. Pamukkale ve Oş Üniversitesi ile, Biri Kırgızistan’da olmak üzere 4 tana uluslararası sempozyum yaptık. Aynı model Kırgızistan ve İstanbul’da da uygulanacak inşallah.
1994’te hocaefendinin kurduğu GAYE Vakfı, bu sistemle öğrencilikten itibaren alıp yetiştirdiği, takip edip vakıf ile irtibatı halen devam eden profesör, müftü, belediye başkanı, doktor, hâkim, savcı olan binden fazla milli ve manevi değerleri önemseyen eleman yetiştirdi ve bu hizmetlerimiz devam ediyor, Elhamdülillah.
Elhamdülillah, 90 yaşına yaklaşan bir hocamız var ve hâlâ hizmete devam ediyor. Bunu nasıl anlamalıyız? Bizlere ne gibi ödevler düşüyor?

Bunu, aldığı icazetlerden anlamak mümkün. Hocamız icazetnâmesinde, “Son nefesime kadar hocamdan aldığım ilmi aktarmak zorundayım. Gücümün, takatımın yettiği son noktaya kadar bu görevimi yapmak zorundayım.” diye taahhütte bulunmuş.
Kendisi, “Ben onu yapıyorum.” diyor. Bizim de böyle yapmamız gerekiyor. Yani ilmi, görevlerimizi ömrün sonuna kadar bir emanet ve sorumluluk görüp aktarmak ve yapmak gerekli.
Evlatlara neler söylemek istersiniz? Baba-evlat ilişkilerinde nelere dikkat edilmelidir?
Demin de söyledim; babam, biz küçükken en pahalı mobilyaları devirip “ev” kurar, içine girer, bizimle evcilik oynardı. O sırada İslam enstitüsü müdürü, bugünkü anlamıyla ilahiyat fakültesi dekanı konumundaydı. Buna rağmen benimle evcilik oynayan bir babaydı.
Gençliğimizde, sokakta yanlış şeylere girmeyelim diye hafta sonları bizi arabasına alır, sadece beni değil tüm kardeşlerimi denize götürür, bizimle yüzer, oynardı. Şimdi geriye dönüp düşününce, bunun ne anlama geldiğini daha iyi anlıyoruz: Unvanına, makamına bakmadan çocuklarının eğitimiyle, oyunuyla, ahlâkıyla ve güvenliğiyle bire bir ilgilenen bir babaydı.
Baba-çocuk ilişkilerinde en önemli şey bu: Çocuğun hayatına gerçekten dâhil olmak. Sadece nasihat ederek değil, bizzat yanında durarak, birlikte vakit geçirerek, oynayarak, geziye götürerek, eğitimini takip ederek, yanlış arkadaşlıklardan koruyarak. Babam bunu yaptı; bizler de kendi evlatlarımızla aynı hassasiyeti taşımaya çalışıyoruz.
Baba-çocuk ilişkileri bağlamında, babanızdan aldığınız ve hayatınıza yön veren ilginç tavsiyeler, unutamadığınız anekdotlar oldu mu?
Evet, birçok olayda bizi uyarırdı; öyle cümleler söylerdi ki yıllarca akıldan çıkmaz. Bazılarını hiç unutmam: Bunlardan biri kararsızlığın yanlış olduğu ile ilgili.
Boğaziçi Köprüsü’nü Avrupa yakasından Asya tarafına geçip Çamlıca’dan aşağı doğru inerken E-5 karayolu ikiye ayrılır; bir taraf Haydarpaşa’ya, bir taraf Kadıköy’e gider. Orada bir kamyonet tam ortaya girmiş, bariyerlere çarpmıştı.
“Bu kamyonet buraya nasıl girmiş?” dedim. “Sağa da gidebilirdi, sola da nasıl yolun tam ortasına girdi?”
Babam, “Bak oğlum, bu neden olmuş biliyor musun?” dedi. “Bu adam büyük ihtimalle ‘Sağa mı gideyim, sola mı gideyim?’ diye kararsızlık yaşadı. Karar veremeyip gecikince iki yolun ortasına daldı ve kaza yaptı. Sağa ya da sola yanlış bir karar verseydi, dolaşır yine yerine varırdı. Ama şimdi ne oldu? İkisine de gidemedi, hepsinden kaldı. Şunu unutma: Yanlış karar, kararsızlıktan iyidir. Karar vermekten korkma, cesur ol.” dedi.
Bunu hiç unutmuyorum. Bu yüzden hayatımda genellikle hızlı karar veririm; çoğu zaman da pişman olmam. Elbette yanlış kararlarım olmuştur, ama döner düzeltirim. Asıl felaket, kararsızlıktır.
Diğeri ise birlik beraberlik ile ilgili. Yalova’daki bir dostumuza hafta sonu ziyarete gitmiştik. Ev bahçeli idi. Ev sahibi 10 yılı aşan arşiv mecburiyeti bitmiş evraklarını imha etmek için güçlü bir ateş yakıp klasörler dolusu evrak ve birçok defteri yakıyordu. Uzun süre güçlü ateşte yanan bu defter ve dosyalardan ateş sönünce külleri kaldı. Ancak bu güçlü ateşe rağmen bazı defterlerin tamamı yanmamıştı. Babam bana şu tam yanmayan defterlerden birini getir dedi. Getirdim. Neden bu defterin dışı ateşten zarar görse de içi yanmamış, ateş bunun içini neden yakamamış dedi. Ben de “Ateşin yakması oksijen olursa mümkün, bu defter yaprakları çok sık onun için aralara oksijen yeterince giremediği için ateş işini görememiş bu sayfaları yakamamış.” dedim. Babam “Evet işte bu yapraklar gibi siz de çok sıkı birbirinize kenetlenir birlik ve beraberliğe azami dikkat ederseniz ateşin bu sık yaprakları yakamadığı gibi kimse size zarar veremez, aman dikkatli ol ailen, milletin ve ümmeti Muhammed için birlik ve beraberliğine zarar verebilecek hiçbir şeye izin verme, bil ki o ateş şeytandır, birbirinize kenetlenmezseniz sımsıkı durursanız aralarınıza oksijen gibi faydalı sandığınız nifakları sokarsanız yok olursunuz. Ama sımsıkı olursanız ateş olsa sizi yakamaz.” dedi. Bu da çok kalıcı bir iz bıraktı bende.
Son olarak neler söylemek istersiniz? Hocamızın özellikle tasavvuf, keramet, velilik anlayışıyla ilgili vurguladığı hususlar nelerdir?
İnsanlar biraz tasavvufla ilgilenince uçmak, keramet göstermek, fevkalade hâller görmek isterler. İnsanlarda görünmeyen mucizevi hallerin peşine düşerler ve bunu çok kıymetli zannederler. Halbuki bu, tam tersine çok kıymetsiz ve yanlış bir beklentidir.
Peki evliyanın asıl özelliği nedir?
Evliyanın en önemli özelliği, Peygamber Efendimize ve Kur’an-ı Kerim’e bire bir uymasıdır. Kim Peygambere tam uyarsa zaten veli olur. Ama bu da kolay değildir, çok zordur. Bunun için çok dürüst olmak, dosdoğru olmak gerekir. Dürüst olmayı herkes söyler ama dosdoğru olmayı kimse kolay kolay beceremez.
Kur’an’a ve sünnete ne kadar uyarsan o kadar başarılı olursun. Evliyalık için uçmaya, kaçmaya, gösterişli kerametlere gerek yoktur; en büyük velilik, Peygamber Efendimize ve sünnetlerine tam uymaktır. Babamın en temel mesajı budur.
Peki hocam, çok teşekkür ediyoruz. Hocamıza da sıhhat, afiyet ve hayırlı hizmetler diliyoruz.
Ben de sizlere teşekkür ederim.



