Deneme Serisi: İç Sesin Yankısı
Terk etmek…
Kulağa hep sert gelir.
Sanki bir yıkım, bir vefasızlık, bir yok sayma…
Ama her terk ediş bir ihanet midir?
İnsan, bir şeyi neden terk eder?
Çünkü artık taşıyamaz mı?
Yoksa daha derin bir sadakat mi vardır bu ayrılığın içinde?
Terk etmek bazen kaçmaktır, bazense kurtulmak.
Bazen yüzleşememek, bazen de yüzleşmenin ta kendisidir.
Bir hayatı, bir insanı, bir düşünceyi, bir geçmişi terk etmek…
Hepsinde hem kayıp vardır hem hafiflik.
Nietzsche der ki:
“İnsanın kendisi olması için, bir başkasını terk etmesi gerekebilir.”
Ve bazen terk ettiğimiz şey, dışarıda bir şey değil; içimizde yıllarca beslediğimiz bir yanılgıdır.
Bizi biz yapan sanrılardan biri…
Kendimizi taşıyamadığımız bir kabuk…
İçine sığamadığımız bir kimlik…
Oysa terk etmek her zaman geride bırakmak değil;
Bazen sadece fazlayı ayıklamaktır.
Bir ağacın kurumuş dallarını bırakması gibi.
Bir kuşun yuvadan ilk kez ayrılışı gibi.
Bir sözün sonundaki suskunluk gibi…
Ama terk edilen hep eksilmez mi?
Kalanlar da kırılmaz mı?
Evet.
Terk etmek bir tür kırılmadır.
Ama bazen bu kırılma, büyümenin tek yoludur.
Çünkü bazı bağlar, insanı sarmaz, boğar.
Bazı kalışlar, sadakat değil; teslimiyettir.
Ve insan bazen kendini terk eder.
Korktuğu için, alıştığı için, kendine inancı kalmadığı için…
İşte o terk ediş, en derin yalnızlıktır.
En sessiz kayboluştur.
Ama ilginçtir…
Bazen kendini terk eden insan, bir gün o terk ettiği yolda, kendisiyle yeniden karşılaşır.
Tıpkı çölde yolunu kaybeden birinin, yıldızlara bakarak yön bulması gibi.
Tıpkı Yunus’un yollara düşüp yıllar sonra Tapduk’un eşiğine geri gelmesi gibi.
Çünkü bazı terk edişler, geri dönmek için değil;
kendine varmak için yaşanır.
