1. Anasayfa
  2. Edebiyat

Bir Hikâyenin Hikâyesi “Pembe İncili Kaftan”da Sansür

Bir Hikâyenin Hikâyesi “Pembe İncili Kaftan”da Sansür
1

Cumhuriyet döneminde Osmanlı ve Selçuklu tarihi ve bu dönem tarihleri ile ilgli metinler paranteze alınarak, müfredatlarda yer verilmemiş, bunun yerine daha çok Bizans, Roma, hatta öncesi tarihleri olan Etiler Sümerler dönemlerine atıfta bulunulmuştur. Bu konuda dönemin yazarları zaman zaman kraldan daha çok kralcı kesilmiş, üst yönetime yaranmak amacıyla İslâmi dönem tarihi bilinçli olarak tırpanlanmıştır. Bu yazıda bunun bir örneğini Ömer Seyfeddin’in yazmış olduğu ve içinde Osmanlı tarihi hakkında paragraflar bulunan “Pembe İncili Kaftan” hikâyesi merkezinde ele alacağız.

Ömer Seyfeddin’in “Pembe İncili Kaftan” adlı hikâyesi, ilk olarak 12 Temmuz 1917’de yayım hayatına başlayan Yeni Mecmua’da yayımlanmıştır (Ömer Seyfeddin, 1917/1: 17/333). Yazar bu hikâyede vatanı ve milleti için her şeyini ortaya koyan bir elçinin hikâyesini anlatmıştır.

 

Ömer Seyfeddin, Pembe İncili Kaftan, Yeni Mecmua, 1 Teşrinisâni 1914, Sayı: 17

Ömer Seyfeddin’in diğer eserlerinde olduğu gibi  bu hikâye de milli duyguları harekete geçiren tarihi undurlar vardır ve hikâye birçok kimse tarafından okunmuş ve okutulmuş, Osmanlı Türkçesi ve Latin harfleriyle yayıma hazırlanmıştır.

Süleyman Şevket (daha sonra Tanlı soyadını alacaktır) 1920 senesinde Güzel Yazılar adıyla liselerde okutulmak üzere dört ciltlik bir kitap hazırlamış ve bu kitapların birine Pembe İncili Kaftan hikâyesini de almıştır. Yazar 1924 senesine kadar basılan kitaplarda hikâyenin tamamını sansürlenmeden yayımlanmıştır. 1928’e kadar Osmanlı alfabesi ile basılan kitap, harf inkılabı ile birlike Latin alfabesi ile basılmaya devam etmiş ve liselerde 1947-1948 eğitim-öğretim dönemine kadar ders kitabı olarak okutulmuştur.

 

Süleyman Şevket, Güzel Yazılar üçüncü cild, İstanbul 1339 (1920)

 

Süleyam Şevket 1924 senesinden itibaren kitaplarında yer verdiği hikâyedeki tarihi unsurları sansürlemiş, hikâyeyi adeta kuşa çevirmiştir. Bunlardan bazı örnekleri aşağıda vereceğiz. Hikâyenin hikâyesi burada bitmiyor tabi.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi hocalarından Faruk K. Timurtaş, Edebiyat Fakültesi öğrencileri için hazırlamış olduğu, Osmanlı Türkçesine Giriş (Timurtaş, 1997: 8) kitabında hikâyeyi Osmanlı Türkçesi ile yayımlamıştır. Timurtaş hikâyeyi ilk yayımlandığı dergiden değil de, bilerek/bilmeyerek Süleyman Şevket’in Yeni Güzel Yazılar II adlı eserinden iktibas edince, Süleyman Şevket’in hikâyedeki sansür meselesi tekrarlanmıştır. Hikâyeyi Süleyman Şevket’in sansürlenmiş kitabından alan Timurtaş’ın kitabını okuyanlar/okutanlar yıllardır eksik metni okumuş/okutmuşlardır. Timurtaş’tan sonraki dönemlerde Osmanlı Türkçesi ile ilgili kitap yazan ve hikâyeyi Timurtaş’ın kitabından iktibas eden Coşkun Ak gibi akademisyenler de farkında olmadan aynı eksik metni yayımlamış ve bu eksik metin onların yazdıkları kitaplardan yıllardır okuna ve okutula gelmiştir (Ak, 2008: 5). Kitapta hikâyenin sonunda, Güzel Yazılar II, 1928, s. 87-98 yazıyorsa da, Coşkun Ak’ın bu metni Faruk K. Timurtaş’ın kitabından (ss. 8-16) aldığı açıktır. Kitap yazıldığı tarihten (İlk baskı Gaye Kitabevi, Bursa 1999) bu yana üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı bölümleri başta olmak üzere Osmanlı Türkçesi dersi olan muhtelif bölümlerde ders kitabı olarak okutulmuş/okutulmaya devam etmektedir. Süleyman Şevket’in kitabında tesbit edilen ve aşağıda mukayeseli olarak verilen eksik kısımlar, aynı şekilde Timurtaş’ın ve Ak’ın kitaplarında da yer almaktadır.

 

Süleyman Şevket, Güzel Yazılar, I. Cild, İstanbul 1924.

 

Hikâyede başka müdahalelerin olup olmadığını araştırırken, Süleyman Şevket’in kitaplarının 1923 sonrası baskılarında da “kırpmalar”, tabiri caizse “sansürler” yaptığı tarafımızdan tespit edilmiştir.

Süleyman Şevket Kimdir?

Süleyman Şevket, 1885 yılında Selanik’te doğmuştur. Selanik Rüşdiyesi’ni ve İdadisi’ni bitirdikten sonra İstanbul’a gelip, İstanbul Üniversitesi (Dârülfünûn) Edebiyat Fakültesi’nden mezun olmuştur. İstanbul’da çeşitli liselerde öğretmenlik yapmıştır. Soyadı Kanunu ile beraber Tanlı soyadını almıştır. Bir dönem Milli Eğitim Bakanlığı yapan Reşat Şemseddin Sirer liseden öğrencisidir. Kavâid-i Tahrîr (Sıraat-ı Müstakîm Matbaası, Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye 1329) adlı eserini Mercan İdâdisi Efendilerine (öğretmenleri) ithaf etmiştir. Süleyman Şevket Tanlı,  25 Ağustos 1972 günü vefat ederek Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Süleyman Şevket, Güzel Yazılar kitabının ilk baskısında yer verdiği Ömer Seyfeddin’in “Başını Vermeyen Şehîd” (Süleyman Şevket, 1920: 3/22) hikâyesinin sonunda Ömer Seyfeddin ve hikâyeciliği hakkında bilgiler vererek şöyle demektedir: Ömer Seyfeddin Bey’in eserleri vâzıh ve münakkahdır [temizlenmiş]. Gâyet kolay anlaşılır! Vaktiyle Selanik’de Genç Kalemler”de İstanbul’da “Yeni Mecmûa ve Türk Yurdu” isimli risâlelerde kuvvetli hikâyeleri çıkmışdı! “Yalnız Efe” nâmıyla Anadolu’ya âid büyük bir eser tefrika sûretiyle intişâr ediyordu. Bitmedi. Kitâb halinde matbû’ “Harem”i “Efruz Bey”i zamanın tahrîbine dayanamaz. Henüz mecmualarda “Vakit” gibi gazetelerde el-ân küçük hikâyeleri bu iki eserine çok fâikdir [üstündedir] (Süleyman Şevket, 1920: 3/34). Süleyman Şevket, Ömer Seyfeddin hakkında bilgiler verirken de cümleye; Kânûnî Sultân Süleyman’dan hemen iki asırlık bir zamana kadar Macaristanla uğraşdık diye başlamıştır (Süleyman Şevket, 1920: 3/33). Ancak aynı kitabın 1926 yılında yapılan yeni baskısında artık Cumhuriyet kurulmuş, padişahlardan, sultanlardan, Osmanlı’dan, hatta Kânûnî’den bahsetmek “ateşten gömlek giymek” olarak nitelendirilecek bir ortam oluşmuştur. Bunun farkında olan Süleyman Şevket, aynı hikâyenin sonunda verdiği bilgileri değiştirerek cümle başındaki “Kânûnî Sultân Süleyman” ifadelerini çıkarmış ve cümleyi şu şekilde değiştirmiştir: Hemen iki asırlık bir zaman Macaristanla uğraşdık? (Süleyman Şevket, 1926: 3/32). Bu eser Hilâl Matbaası’nda basılmıştır, o dönem için acaba matbaanın böyle bir tasarrufu mu söz konusudur?

Bir dönemden sonra kimi yazarlar hem kendi eserlerine hem de başkasının eserine müdahale etme işine girişmişlerdir. Bu müdahalelerin sebebi bazen bir yerlere mesaj vermek, bazen de gerçekten o fikirde olmaktan kaynaklanmıştır. Süleyman Şevket hangi maksatla Ömer Seyfeddin’in hikâyesindeki bazı ifadeleri çıkardı, bunu bilmek zordur fakat araştırmalar yapılırsa ortaya çıkarılacak bir meseledir. Ancak eserine almış olduğu diğer yazılarda ne gibi tasarruflarda bulunmuş ise onlar da şimdilik edebiyat araştırmacılarına bırakılmalıdır.

Süleyman Şevket, hikâyenin hemen ikinci paragrafında müdahaleye başlamıştır. Mukayese imkanı açısından aşağıda tablo halinde hikâyenin 1917’de yayımlanan hâli ile Süleyman Şevket tarafından yazılan 1926’da Güzel Yazılar II’de yayımlanmış hâli verilmiştir. Hikâyenin orijinalinde olup, Süleyman Şevket’in kitabına almadığı kısımlar altı çizili olarak gösterilmiştir:

Hikâyenin ilk yayınlandığı (Ömer Seyfeddin, 1917/1) hali Süleyman Şevket’in, (Süleyman Şevket, 1926: 2) eserinde yayınladığı hali
biz onun sırmalara, altınlara, elmaslara gark ederek gönderdiği elçisine padişahımızın elini öptürmedik, ancak dizini öpmesine müsaade ettik. (s. 333) biz onun sırmalara, altınlara, elmaslara gark ederek gönderdiği elçisine el öptürmedik, ancak diz öpmesine müsaade ettik. (s. 65)
Sofu, sulhperver, sâkin padişahın koca devletine sessiz, küçük bir dimağ olan Dîvân düşünmeğe başladı. (s. 333) Koca devlete sessiz, küçük bir dimağ olan Dîvân düşünmeye başladı. (s. 66)

Aşağıdaki örnekte ise, içinde Bâyezîd-i Velî, Fatih, padişah gibi başka birçok tarihî şahsiyet geçen yaklaşık bir sayfalık metin tamamen çıkarılmıştır. Zira metni kırpamayan veya sadece içindeki tarihî şahsiyetleri çıkaramayan Süleyman Şevket, çareyi bütün bir sayfayı sansürlemekte bulmuştur.

Bu elçi yedi sene sonra takdirin “Yavuz” namındaki yaman sillesiyle her gururunun, her cinayetinin cezasını bir anda gören İsmail Safevîye gönderilecekti! Şehzadeliğini ata binmekten, cirit oynamaktan, silah kullanmaktan ziyade, kitapla geçiren Bâyezîd-i Velî’nin tabiatı son derece halimdi. Yalnız şiiri, hikmeti, tasavvufu sever; muharebeden, mücadeleden nefret ederdi. Vezirler, sevgili padişahlarının sükûnunu bozmamayı en büyük vazifeleri sanırlardı. Bununla beraber hudutlarda yine kavganın arkası alınamıyordu. Bosna, Eflâk, Karaman, Belgrad, Transilvanya, Hırvatistan, Venedik seferleri birbirini takip ediyor; Modon, Koron, Zonkiyo, Santamavro fetholunuyordu. Sanki İstanbul fâtihinin azmiyle dehası -tahta geçer geçmez babasının heykelini “gölgesi yere düşüyor” diye kırdırıp sevaba girmeye kalkan- zâhid halefinin zamanında da sönmüyor; sönmez bir alev, ezeli bir ruh gibi yaşıyordu. Rahat istendikçe, gaile gaile üstüne çıkıyordu! Hele şark… Kan içinde, ateş içinde, zulüm içinde kıvranıyordu. Yıkılan, sönen Akkoyunlu hanedanının enkazı üstünde Şah İsmail serseri bir saltanat kurmuştu. Geçtiği yerlerde dikili ağaç bırakmayan, babasıyla büyük babası Cüneyd’in intikamını aldığı için delice bir gurura kapılan bu kudurmuş şah, akla gelmedik canavarlıklarla sağına, soluna saldırıyordu. Kendine iltica eden tarafları bile çağırdığı ziyafette, yemekmiş gibi, kaynattırdığı büyük kazanlara atıp söğüş yapan, mağlûp ettiği Özbek padişahının kafatasıyla şarap içen bu gaddar şah, dünyada hakikaten eşi görülmemiş bir zalimdi. Bâyezîd dîvanının edib, sakin, halûk, dindar vezirleri, onun vahşetlerini hatırlamaya tahammül edemezlerdi. Bu zulm bir gün mutlaka bizim hududumuza da tecavüz edecek, şark eyaletlerini zapta kalkacaktı. Bunu herkes biliyordu. Geçen yıl Zülkadriye hâkimi Alâüddevle’den nikâhla kızını istemişti. Alâüddevle kızını vermedi. İsmail, uğradığı bu red hakaretinden hiddetlendi; intikam için padişahın toprağından geçti. Müdafaasız Zülkadriye arazisine girdi, Diyarbekir, Harput kalelerini aldı. Sarp bir dağa kaçan Alâüddevle’nin oğlu ile iki torunu eline esir düştü. Şah İsmail, bu zavallıları ateşte kızartıp kebap ettirdi. Etlerini kuzu gibi yedi. Böyle bir vahşet şarkta yeni duyuluyordu. Cenk istemeyen padişah Ankara’ya Yahya Paşa kumandasında bir ordu göndermekten başka bir şey yapmadı. Bu şah, zalim olduğu kadar kurnazdı. Osmanlı toprağına geçtiği için özür diliyor, birbiri arkasına elçiler gönderiyordu. O vakit Trabzon valisi bulunan Şehzade Yavuz, babası gibi sabredememiş, Tebriz hududunu geçmiş, Bayburd’a, Erzincan’a kadar her tarafı talan etmiş, hatta şahın kardeşi İbrahim’i esir almıştı. İsmail’in elçisi şimdi bu tecavüzden de şikayet ediyor; Osmanlı toprağına son akınlarının, padişahın devletine karşı değil, sırf Alâüddevle aleyhine olduğunu tekrarlıyordu. İşte Dîvanda bu kurnaz, bu zalim, gaddar türediye gönderilecek münasip bir elçi bulunamıyordu; çünkü kendini Osmanlı hakanıyla bir tutan, hatta bütün şarkta cihangirlik kuran bu serseri, karşısında devleti temsil edecek adama karşı şüphesiz birçok münasebetsizlikler edecek; münasebetsizliklerine mukâbele edeni ihtimal kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik kaba bir vahşetle öldürecekti. (s. 333) Bu elçi yedi sene sonra takdirin “Yavuz” namındaki yaman sillesiyle her gururunun, her  cinayetinin cezasını bir anda  gören İsmail Safevîye gönderilecekti! Bütün şarkta cihangirlik kuran bu serseri, karşısında devleti temsil edecek adama karşı şüphesiz birçok münasebetsizlikler yapmağa kalkışacak; münasebetsizliklerine mükâbele edeni ihtimal kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik kaba bir vahşetle öldürecekti. Sadrazamın sağındaki, deminden beri bir mezar taşı  gibi hareketsiz duran, kırmızı tuğlu kavuk yerinden oynadı. Yavaş yavaş sola döndü: (s. 66)

 

Din, millet, Padişah aşkını kalbinde duyanlardandı. (s. 335) Din, millet, aşkını kalbinde duyanlardandı. (s. 69)
Vezirler, elçiler, padişah hediye etmek için Toroğlu’na müracaat ettikçe o… (s. 335) Vezirler, elçiler, Toroğlu’na müracaat ettikçe o…. (s. 72)
Sonra Padişahın nâmesini koynuna koyarak yola düzüldü. (s. 336) Sonra emirnâmesini koynuna koyarak yola düzüldü. (s. 73)
…koynundan çıkardığı nâme-i hümâyunu öptü. (s. 336) …koynundan çıkardığı mektubu öptü. (s. 73)
Nâmesini verdiğim büyük padişahım, Oğuz Kara Han neslindendir! diye haykırdı. Dünya yaratıldığından beri onun ecdadından kimse kul olmamıştır. Hepsi padişah, hepsi hakandır. Ecdâdı hilkatten itibaren hükümdar olan bir padişahın elçisi, hiçbir ecnebî padişah karşısında dîvan durmaz. Çünkü kendi padişahı kadar dünyada asil bir padişah yoktur. (s. 336) Nâmesini verdiğim büyük Türk milletinin devletidir, diye haykırdı. Dünya yaratıldığından beri onlardan kimse kul olmamıştır. Ecdâdımız hilkatten itibaren hâkim olan milletimizin hiçbir ecnebî padişah* karşısında dîvan durmaz. Çünkü kendileri kadar dünyada asîl bir kimse yoktur. Çünkü… (s. 74)

 

— Hayır, unutmuyorum. Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz şilteniz yok… Hem bir Türk yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz… Bunu bilmiyor musunuz? dedi (s. 336) — Hayır, unutmuyorum. Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir milletin elçisini oturtacak seccadeniz şilteniz yok… dedi (s. 74)

 

 

Süleyman Şevket 1920 yılından itibaren yayımlamaya başladığı Güzel Yazılar (Yeni Güzel Yazılar, Tarih Boyunca Güzel Yazılar) adlı dört ciltlik kitabına seçerek almış olduğu metinlerde sadece Ömer Seyfeddin’in “Pembe İncili Kaftan” hikâyesini kırpmamıştır, nitekim “Başını Vermeyen Şehid” adlı hikâyede de aynı şeyi yapmıştır. Ömer Seyfeddin bu hikâyeyi Kanûni Sultan Süleyman devrinde geçen bir destanı hikâyeleştirerek yazan tarihçi meşhur tarihçi Peçevî’den almıştır. Hikâye ilk defa 1917 senesinde Yeni Mecmua’da yayımlamıştır. Hikâyeyi Yeni Güzel Yazılar adlı eserinin 1924 baskısına alan Süleyman Şevket, “Pembe İncili Kaftan” hikâyesinde uyguladığı “metodu” bu hikâyede de uygulayarak Sultan Süleyman’ın adını hikâyeden çıkarmıştır.

Hikâye ilk yayımlandığında; Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyiniz (Ömer Seyfeddin, 1917/2: 20/396) olan cümle; Süleyman Şevket tarafından Meydan erleri! Ey mertler! Sözümü dinleyiniz (Süleyman Şevket, 1924: 3/28) şeklinde sansürlenmiştir.

 

Tanzimat’tan bu yana kimi aydınlar kendi öz değerleri, medeniyeti ve tarihi ile arasına bir mesafe koymaya hatta bazen kendi değerlerini inkâra kadar gitmeye çalışmışlardır. Cumhuriyet ile birlikte yeni idare, Osmanlı ile bağlarını koparmak yoluna girmiş ve bu amaçla Osmanlı ile ilgili olan hususlara oldukça mesafeli durmuştur. Bu bağlamda Büyük Millet Meclisi’nde 28 Mayıs 1927 tarihinde 1057 sayılı bir kanun kabul edilmiştir. “Türkiye Cumhuriyeti Dahilinde Bulunan Bilumum Mebâni-i Resmiyye ve Milliye Üzerindeki Tuğra ve Medhiyelerin Kaldırılması Hakkında Kanun” başlığıyla çıkan bu beş maddelik kanun ile başlığından da anlaşıldığı üzere özellikle resmî ve millî binalarda bulunan tuğra ve sultan alâmetleri ve sultanların isimlerinin bile kaldırılması zorunlu hale getirilmiştir. Bu kanun gereği, söz konusu “tuğra ve medhiyeler” bulundukları yerden ya kazınmış ya da üstleri bir şekilde sıva veya örtülerle örtülmüştür. Ancak kanun çıkmadan önce birileri, devlet yönetimine yaranmak amacıyla çoktan kanunun çıkmasına/çıkartılmasına zemin hazırlamaya başlamışlardır. Başta kendi metinleri olmak üzere, başka yazarların metinlerinden 1925’ten önce yer verilen Osmanlı Tarihi ile ilgili hususları, hatta bu dönemde Osmanlı’nın mücadele ettiği Akkoyunlu Tarihi ile ilgili bilgileri dahi çıkaracak kadar kendi tarihlerine sırt dönmüşlerdir. Süleyman Şevket, edebiyat sahasında bunun en bariz örneklerinden birisidir.

 

BİBLİYOGRAFYA

AK, Coşkun (2008), Osmanlıca, Nobel Yayın Dağıtım, 3. baskı, Ankara.

KANIK, Orhan Veli (1949/1), “Okul Kitaplarından: Güzel Yazılar”, Yaprak, Y 1, S 13, 1 Kasım 1949, s. 1.

KANIK, Orhan Veli (1949/2), “Güzel Yazılar II”, Yaprak, Y 1, S 15, 1 Aralık 1949, s. 1-2.

KURT, Yiğit (2015), Süleyman Şevket’in Kavaid-i Tahrir Adlı Eserinde Yazma Eğitimi ve Günümüz Türkçe Yazma Eğitimi ile Karşılaştırılması, Başkent Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara.

Ömer Seyfeddin (1917/1),  “Pembe İncili Kaftan”, Yeni Mecmûa, C 1, S 17, 1 Teşrînisâni, ss. 333-337.

Ömer Seyfeddin (1917/2), “Başını Vermeyen Şehid”, Yeni Mecmua, C 1, S 20, 22 Teşrînisâni, s. 396.

POLAT, Nazım H. (2007), “Ömer Seyfeddin”, Diyanet İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, C 34, ss. 80-82.

SINAR, Alev (2008), “Edebi Eserlerin Sadeleştirilerek Yeniden Yayımı Üzerine Uygulamalı Bir Örnek: Nesl-i Ahîr”, bilig, S. 46, ss. 133-152.

Süleyman Şevket (1336/1920), Güzel Yazılar, 3. C, Sultâni Sekizinci Sınıf, Matbaa-i Âmire, İstanbul.

Süleyman Şevket (1342/1924), Güzel Yazılar, 3. C, Halk Kütüphaneleri ve Maarif Kütüphanesi, İstanbul.

Süleyman Şevket (1926), Yeni Güzel Yazılar, 2. C, (Liselerin ve orta mekteblerin yedinci kız-erkek muallim mekteblerinin ikinci sınıflarına mahsusdur), Hilâl Matbaası, İstanbul.

Süleyman Şevket (1926), Yeni Güzel Yazılar, 3. C, Hilâl Matbaası, İstanbul.

TANLI, Süleyman Şevket (1934), Güzel Yazılar, 2. C, Türkiye Matbaası, İstanbul.

TİMURTAŞ, Faruk K. (1997), Tarihî Türkiye Türkçesi Araştırmaları I Osmanlı Türkçesine Giriş Eski Yazı-Gramer-Metinler, 15. Baskı, Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul.

 

* Bursa Uludağ Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.

* Burada “padişah” kelimesine müdahale edilmemiştir, zira bu kelime ile yabancı kral veya hükümdar kastedilmiştir.

1962 yılında Şanlıurfa’da doğdu. 1976 yılından beri Bursa’da yaşamaktadır. 1985 yılında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1986 yılında İstanbul’da lise öğretmenliğinin yanısıra Marmara Üniversitesi’nde Bursa Şeriye Sicilleri ile ilgili hazırladığı tezle yüksek lisansını tamamladı. 1999 yılında Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Bursa’da Tasavvuf Kültürü konulu teziyle doktorasını yaptı. 1996 yılında Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde göreve başladı ve burada İslam Tarihi ve Medeniyeti, Osmanlı Türkçesi ve Arşiv metinleri gibi dersler vermektedir. Çalışmalarına ağırlıklı olarak arşiv belgeleri ve yazma eserlere dayalı olarak Bursa hakkında devam etmektedir. Bursa’da Malik Aksel’in taşbaskı halk resimleri ile yağlıboya ve suluboya tablolarından oluşan iki sergiye koordinatörlük yaptı ve kataloglarını hazırladı. Bursa mezartaşlarını (4 cilt) ve Bursa Vakfiyelerini yayına hazırladı. Halen Bursa Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde profesör olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda Tarih Bölümü başkanlığı ve İznik Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü görevini yürütmektedir.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (1)

  1. 21 Temmuz 2025

    Osmanlı’ya (şahsında İslama) sözde dönemin aydın kesimi bile isteye garazlarını her alanda aleni açık icra etmişler. İslamla yoğrulmuş koskoca Osmanlı yok sayılmaya bunun yerine batıl batı değerleri yerleştirilmeye başlanmış ne yazık ki yüz yıldırdı bu topraklarda eğitim Osmanlı’ya İslama ve değerlerine sövülerek sürdürülmüştür. İyiki mahşer var. İyiki adli ilahi ve mahkemei Kübra var.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir