Dünyadır. Bir gün bırakır gidersin.
Zaten bırakıp gitmek için gelmemiş miydin?
Planlarını, programlarını, akşamlarını, sabahlarını ve her şeyini bırakıp öylece…
Sanki hiç gelmemişsin gibi.
Sanki gelmişsin de gelmemişsin gibi.
Sanki bir gölge varlık gibi.
Sanki ve gibi: Dünya dediğin bu iki benzetme edatından ibaret işte.
Sanki ve gibisin, ne kadar tuhaf değil mi?
Oysa sen hikâyeyi hep yanlış anladın. Belki de anlamak istemedin. Aslında hikâyeyi doğru anladın ama işine gelmedi. İşine gelmediği yerde çarpıttın hikâyeyi, anlamıyla oynadın, anlamsızlaştırdın. Hep yaptığın gibi anlamazlıktan geldin. Yanından geçip giden hikâyelere dönüp bakmadın hiç. Bahara, kuşlara, çiçeklere, toprağa ve sonbahara yüzünü dönmedin. Kendine de dönüp bakmadın, en çok da kalbine. Oysa hikâye senin hikâyendi. Sen de bir hikâyeydin. Dönüp bakmadın.
Erteledin. Herkesin başına gelen ölümün sana uğramayacağını, dokunmayacağını, seni alıp gitmeyeceğini zannettin, uzak ihtimal dedin. İçinde, derinlerde bir yerlerde seni sürekli yanıltan tuhaf ve karanlık bir fısıltı var. Sürekli kulağına seraplar fısıldıyor. O tuhaf ve karanlık fısıltı ayartıyor seni, oyalıyor, sarhoş ediyor, hakikatten kopartıyor, dünyanı bulanıklaştırıyor. Ruhunu karartıyor o fısıltı, anlam dünyanı dağıtıyor. Çok uzaklarda gösteriyor hikâyenin sonunu sana. Oysa ne kadar da yakınsın. Sadece bak ve gör. Görmeyi öğren. Görmeyi öğrendiğinde bakmaya ihtiyacın olmayacak zaten. Gör.
Dünyadır. Bir gün bırakır gidersin.
Zaten bırakıp gitmek için gelmiştin.
Planlarını, programlarını, akşamlarını, sabahlarını ve her şeyini bırakıp öylece…
Geldiğin gibi üryan. Yorulmuş, yıkılmış, yıpranmış bedeninle. Yanına bu dünyadan hiçbir şey almadan. Sadece yaptıklarının imajı olacak yanında, sen almasan da zaten kaydedilen imajın.
Hayatını sarf ettiğin her şeyi burada bırakacaksın. Uğruna kendini unuttuklarını. Onlar yüzünden kendini unutmak cezasına çarptırıldığın her şeyi. Dünyayı kötüleştiren ayak bağlarını.
Ve hep yarım kalan tasarıların, umutların, hiç gelmeyecek yarınların…
En çok da onlara üzüleceksin kim bilir? Onlar yüzünden dünyan darmadağın kalacak. İmajların içinde bir sürü vicdan azabı. Ruhuna dökülmüş bir yığın kuru yaprak.
Behçet Necatigil’in Sevgiler şiirinde olduğu gibi tıpkı: “Geniş zamanlar” umduğun birçok şeye “vaktin” olmadı. “Bitmeyen işler yüzünden” hiçbir şeye yetişemedin.
En çok da kendini yarım bıraktın. Yarının nankörlüğü aldattı seni. Mutlak bir ö/ksüzlük içinde kalakaldın. Işıksız.
Hakkını vermediğin, sonu gelmez ihtiraslarınla suiistimal ettiğin hayat, senden intikamını böyle alacaktı. Aldı.
Vicdanında sessizce kımıldayan hakikatin intikamı çok acıdır. En son o konuşur çünkü. Son hüküm onundur. İnfazı o yapar.
Zuhuratı kurtarmak için yaptıkların hiçbir işe yaramaz. Sadece negatif hesabına dâhil edilir. Görüntü değildir çünkü tartıda ağır gelen, kalptir, kalbi selimdir.
Gerçek hayat diyerek sarıldığın ne varsa ardında kalır, anlamsızlaşır.
Ruhuna batan bir sürü cam kırığı.
Sırtında ağır ve tanımsız bir yorgunluk.
Hayat dudaklarından dökülür. Bir sıvı gibi akıp gider yaşam öykün. Bir dalga gibi kıyıya vurdukça dağılırsın. Darmadağın ve dalgın.
Bir serap ve bir yanılgı gibi.
Sanki hiç yaşamamışsın gibi. Sanki dünya denen şu haneye hiç uğramamışsın gibi.
Keşke dersin sürekli. Keşke!..
Hepsi bu kadar mıydı?
Hepsi bu kadar.
“Ne gülüyorsun anlattığım senin hikâyen.”
