Şehrin ve ürkütücü trafiğin tüm çığlığı devasa gökdelenin parlak camlarına çarparak tuzla buz oluyordu. Yirminci kattaki geniş ve lüksün zirvesindeki ofisindeydi. Görkemli masanın başındaki, gücünü gözle görülür hale getiren o deri koltuğuna baktı. Onu ilk gördüğünde başını döndürmüş, parmakları soğuk derisine değdiği an kalbinin ritmi değişmişti. “Burası artık benim.” derken kanında kibrin zehri ılık ılık akıyordu. Gökyüzüne asılı duruyormuş hissi veren altın rengi avizeler ruhunu hep anlamsız bir boşluğa çeker gibiydi. Loş spot ışıkların altında ona yabancı ne kadar zarafet gölgesi varsa şimdi ondan bir parça haline gelmişti. Sahte bir asaletin sessiz elbisesi ruhuna giydirilmişti sanki. Bu büyünün ve gücün ona sarhoşluk veren bir sızı haline dönüştüğünü her hissedişinde derinlerinde hep saklı bir hazine gibi duran iç sesi harekete geçer onunla konuşmaya başlardı.
— Çok çalıştım bugünlere gelmek için, uykularımdan ödünç aldığım saatlerin karşılığını yaşıyorum artık. Nice vasıfsız ve liyakatsizlere bu günleri görebilmek adına eğilip boyun büküşlerimin sızısı artık dindi. Tırnaklarımla kazıyarak geldim. İnsanlar gezip tozarken geç saatlere kadar çalışıp ilmek ilmek ördüm bugünleri.
— Hepsini ben yaptım, benim başarı ve gayretimle oldu, diyorsun yani.
— Hayır, tabi ki bazı şartların ve fırsatların da oluşması gerekiyordu. Ama o şartları ortaya çıkaracak adımları da attım.
— Sen eskiden “Allah nasip etti, ben üzerime düşeni yaptım.” derdin şimdi bakıyorum hep “ben, ben…” diyorsun.
— Her şeyi yanlış yorumlama. Allah nasip etti ama ben o nasibi kovaladım pes etmedim. Beni çevremdeki herkes takdir ediyor. Kendimi küçümseyemem asla.
— Tamam, çok çalıştın gayret ettin ama hep dua da ederdin. Şimdi o niyazlarını duymuyorum.
— Ne münasebet! Namazlarımı kılıyorum, arada işlerimden dolayı aksattığım oluyor. Ama çalışmak da bir ibadet değil mi?
— Makamların büyüdükçe “ama” ların “fakat”ların da artmaya başladı farkında mısın? Evet, son dakikalara sığdırdığın, hızlı hızlı kıldığın farzların; arada unuttuğun veya terk ettiğinde artık umursamadığın namazların…
— Çok gereksiz konuşuyorsun. Ya tamam sus, bunca iş yetişiyor mu?
— Sen vaktinde namazını kılsan o işler kalıyor mu?
— Patronlar arayınca ulaşmaları gerekiyor her aradıklarında namazdaydım diyemem.
— Ya en büyük patron, o seni çağırınca hemen gidiyor musun?
— Basri Bey mi? Nasıl gitmem o bizim velinimetimiz bu ve bunun gibi yüzlercesi onun.
— Hayır, en büyük patronun randevularını kaçırıyorsun.
— Ya anladım şimdi. Allah affedicidir.
— İçini böyle rahatlatıyorsun demek ki keyfi gitme ve bahanelere sarıl. Sana her şeyi veren, senin yolunu gözlemez mi?
— Beni çok rahatsız ediyorsun seninle böyle uğraşamam.
—Senin özünde kalan son takva kırıntıların ölmesin diye seni uyarıyorum. Yapma, titre artık kendine gel; bu koltuk, bu sağlık, bu zenginlik avucundan kayıp gidecek; benim dediğin hiçbir şey senin değil uyan artık. Senden önceki ceo nerede? Bu koltukta oturan adam, o güçlü, heybetli; herkesin karşısında saygıyla eğildiği o adam şimdi bir hastane köşesinde aciz, felçli ve kimsesiz bir şekilde aylardır ölümü bekliyor. İbret almayacak mısın?
—Ben ne yapıyorum ne kötülüğüm var? Bana bunları hatırlatıp duruyorsun.
—Her gün azar azar kirleniyorsun, seni bir bataklığa çekiyor farkında olmadığın işler. Kibir kanında dolaşıyor ve kalbini ele geçirecek. Çevren de değişti. Eskiden salih arkadaşların vardı. Seni hakka çağıran, Allah’ın rızasına uymayan bir şey yaptığında seni uyaran; o insanları çevrenden bir bir uzaklaştırdın.
— Hepsiyle görüşüyorum.
— Bayramda seyranda değil mi? Yeni çevren çok farklı, dini hassasiyetleri yok; açgözlü, hırslı ve dünya için yaşayan insanlar ve sen onlarla olmaktan mutlu oluyorsun.
— Ben çok büyük bir firmanın ceosuyum. Farklı insanlarla görüşüp çalışmam lazım bu çok doğal.
— Bu tarz insanları eskiden kınardın. Nefret ederdin, şimdi dostluklar kuruyorsun. Geçen gün sınıf arkadaşın, eski dostun yanına gelip senden iş istedi. Onun ne kadar güvenilir ve çalışkan bir insan olduğunu bildiğin halde ona yalan vaatlerde bulundun; nasihatler ettin ve gönderdin. Sonra da aynı iş için senin yetişme tarzına ve inançlarına uygun olmayan bir kadını aldın.
— Bunları yapmam gerekiyor. Burada yönetici olarak kalmak için konjektürel davranmam gerekiyor. Burada eş dost, arkadaş kayıramam; bu hiç etik değil.
— Peki, seni buraya tavsiye eden dostların, bu göreve gelmen için destekleyen, referans olanlar senin inançlı, güvenilir ve çalışkan olduğun için sana destek vermediler mi? Onlar da konjektürel davransaydı, senin elinden tutmasalardı; sen bu görevde olabilir miydin? Adalet senin nefsin için farklı, başkaları için farklı mı oluyor?
— Beni çok bunaltıyorsun, böyle her yaptığımda sana hesap veremem.
— Ben olmayınca hesap vermeyecek misin?
— Kime?
— “Oku kitabını, bugün sana hesap görücü olarak nefsin yeter.” Denilecek günde Rabbine.
— Her şeyi dine bağlıyorsun. Ben böyle yapmazsam buralarda kalamam. Bu işleri yürütemem. Önemli olan buralarda benim gibi inançlı insanların olması. Ben gidersem kim bilir yerime hiçbir dini hassasiyeti olmayan kimi getirecekler. O yüzden ilmi siyasetle sabırla buralarda bulunmam lazım.
— Bu yaptıkların inancına, yetişme tarzına uygun mu ki bu sözleri söyleyebiliyorsun.
— Ben ne yapıyorum ki her şeyi böyle abartıyorsun?
— Verdiğin ihaleler, faizli ticari ilişkiler, kamuya kendi menfaatin için yaptığın parasal işler, kendini nasıl ikna ediyorsun?
— Yeter artık! Seni dinlemeyeceğim, beni kıskanıyorsun. Beni küçük göremezsin. Ben herkesin peşinden koştuğu, çok önemli bir insanım. Bugünlere ne zorluklarda geldim.
— En fazla üç beş yıl daha kendini kandırmaya devam et o zaman. Sonra çevrende hiçbir salih arkadaşın ve şimdi yanında menfaati için olanlar da olmayacak. Derin bir yalnızlığa ve ömrünün sonlarında, yaptıklarının muhasebesi ve telafi edemeyeceğin işlerin pişmanlığıyla geçecek. Yazık oldu sana çok yazık. En son içindeki vicdanı, seni hep hakikate çağıran sesi de öldürdün. Güç ve itibar seni de senden aldı. Bu şirket, bu kudret, senin başını döndürdü. Şimdi artık bundan sonra sadece şeytanın ve nefsinin fısıltılarını duyacaksın.
