1. Anasayfa
  2. Edebiyat

Günlüğümdeki Can Azerbaycan

Günlüğümdeki Can Azerbaycan
1

“Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin” diye dua ederdi büyüklerimiz; ama delikanlılık dönemimizde bu duanın mesajını anlamakta zorlanırdık. Çünkü iktidarla devleti henüz ayırt etme yetimiz gelişmemişti. Biraz yaşımız ilerleyip muhakeme kabiliyetimiz de gelişince bu duanın sırrını daha iyi anlamaya başladık. Devlet nimeti, büyük bir nimetmiş kıymetini bilene. Geriye dönüp baktığımda devletimizin imkânlarıyla görevim icabı dünyanın birçok yerini gezmişim. Afrika, Asya ve Avrupa’da epey bir ülkeye seyahat etmek nasip oldu. Gezi notlarımı yazmaya dünyanın merkezi Hicaz bölgesinden başlamıştım. Arkasından Hz. Âdem babamızın ilk yurdu olan Hindistan ve Pakistan’la devam ettim. Bugün yazımızın ağır konuğu Azerbaycan olacak. Diğer Türk cumhuriyetleriyle de devam edeceğiz inşallah. Sonra Avrupa ve Afrika’yı yazmayı planladım. Bu yazılarımda ansiklopedik bilgilerden ziyade lokal olarak gördüklerimi ve günlüğümdeki notlarımı paylaşacağım.  

2017’nin Mayıs ayında, Türkiye Diyanet Vakfı Yurtlar ve Sosyal Tesisler İktisadi İşletmesi Müdürlüğü görevimi yürütürken yine aynı vakfın Eğitim Müdürü Veysi Kaya ile beraber dört ülkeyi kapsayan seyahatimize Azerbaycan’la başlıyoruz. Azerbaycan, Hz. Ömer zamanında fethedilen bir belde. İslam’la tanışması Türkiye kadar eski. Süreç içinde birçok defa el değiştirmekle beraber bazen azalarak bazen çoğalarak İslami kimliğini muhafaza etmiş, Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Zaferi (1514) ile Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Bu gezide kullanmak üzere yeni bir ajanda almıştım yanıma. Hatta uçakta birkaç sayfa da yazmıştım. Havaalanında bir yerde unutmuşum ajandamı. Harçlığını kaybeden çocuk gibi üzüldüm. Çok hoşlanmasam da zorunlu olarak telefonuma notlar almaya başladım.

Bizi havaalanında Diyanet Vakfı Bakü Türk Lisesi Müdürü olan arkadaşımız karşıladı. Otele gidinceye kadar bilgi almaya çalıştık. Bakü Haydar Aliyev Havaalanı’ndan şehir merkezine doğru giderken yol boyu modern ve bakımlı bir ülke algısı veriyor insana. Havaalanı yolu ve ana caddeler güzel ve görkemli gözüküyor. Ne var ki Bakü’de kaldığımız otelin arka sokaklara bakan penceresinden dışarıya bakınca farklı bir dünya görüyorsunuz. Hakkını vermek lazım, toplamda üç milyonu aşan nüfusu olan Bakü’de trafik problemi neredeyse yok. Yollar sakin. Yaklaşık on bir milyon nüfuslu Azerbaycan’da Azerice dedikleri bir dil konuşuluyor, sanki bizim kullandığımız Türkçe’nin anası, atası gibi. Görüşürüz – Görüşerik, Nasılsınız? – Necesiniz? Tanıştığımıza memnun oldum – Çoh şadam, Tuvalet nerede? – Ayağ yolu haradadır? İyi – Yahşı, Ben – Men kelimelerini birkaç örnek olsun diye yazdım.

Baharat yüklenmiş Hindistan yemeklerini gördükten sonra Azeri yemekleri ve lokantaları bize çok tanıdık geliyor.

Yemek ve dinlenmenin hemen arkasından işe koyuluyoruz. Ziyaretler ve mülakatlar. Türkiye Diyanet Vakfı’nın katkılarıyla çok güzel bir cami yapılmış, “Şehitlik Camii”. O tarihlerde Ayasofya’nın mahzun günlerindeki gibi cemaatle namaza kapalı, ezan da okunmuyordu, müze gibi ziyaret edilebiliyordu. Güzel ve sevindirici olan şu ki bir dostumdan aldığım güncel bilgiye göre Şehitlik Camii de artık özgür olmuş ve camide cemaatle namaz kılınabiliyormuş. Koca üç milyonluk başşehir Bakü’de sadece iki cami bulunması bizi düşündürüyor. Sorduğumuzda, “İran’ın radikal dindarlığının yayılmasından endişe ettikleri için ibadet özgürlüğünü kontrol altında tutuyorlarmış!” Anlayabilen bir adım öne çıksın. Üst düzey bir yetkili “yüzde beş dindarlık bize yeter” diyor. Ne demekse! İsimlerin Müslüman ismi olmasını yeterli görüyorlar. Öğrendiğim kadarıyla köylerdeki mescitlere bir şey demiyorlar ama şehir dindarlığından korkuluyor. Biraz da radikal şiî ve vahhabî grupların olumsuz davranışları yönetimi korkutmuş olmalı. Sünnete bağlı sufilerin, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlâna usulüyle yeniden İslam’ı bu bölgelerde sevdirerek anlatmalarına ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.

Azerbaycan’ın tarihini birazcık bilenler bugünkü durumdan mutlu olabilirler ama değişimin ağır ilerlediği kanaati hâsıl oldu bizde. Kısaca hatırlamakta yarar var: Kızıl Ordu’nun 1920’deki işgalinin hemen ardından ülkede ilkin hac yasaklanmış. 1928’de İslami eğitim veren tüm medreseler kapatılmış. 1929’da Arap alfabesi yasaklanmış. Türkiye’yi birkaç yıl arkadan takip etmişler. Türkiye’de İngilizlerin şöyle veya böyle, doğrudan veya dolaylı olarak yaptıkları ve yapmaya çalıştıklarıyla Rusların Türk cumhuriyetlerinde yaptığı/yapmaya çalıştığı birbirine çok benziyor, “küfür tek millettir” sözünü teyit edercesine küfrün bir akrabalık bağlantısı olduğu besbelli. Azerbaycan, 1936’da Sovyet Sosyalist Birliği’ne dâhil edildi ve diğer Müslüman ülkelerle ilişkisi tamamen kesildi. Öyle ki Müslüman halk içkinin haram olduğunu bilemeyecek kadar dinden uzaklaştırıldı. Dinî baskı ve zulüm politikası, 1990 açıklık politikasına kadar devam etti. Yetmiş yıllık süreçte yeni nesil, anne ve babalarından duydukları “Besmele” ve “Allah” lafzı dışında din namına pek bir şey öğrenememişlerdir. Bir de Müslüman olduklarını hatırlatan, çocuklara konulan isimler müstesna. İşgalin üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ dinî hayat ve bireysel özgürlükler, Türkiye’nin İnönü dönemlerini hatırlatıyor. İki devletin yakın ilişkileri ve Karabağ savaşında verdiğimiz destek sebebiyle Azerbaycan bize çok yakın, çok sıcak geliyor, onlarla akrabalık hislerimiz var. Ne var ki gidip görünce hayal kırıklığı yaşıyor insan. Kendilerine yıllarca zulmeden, tüm değerlerini altüst eden Rus hayranlığı, “katiline âşık olma sendromu” kendini göstermiş, Türkiye ve İslam hayranlığının önüne geçmiş. Tabi üst düzey devlet adamlarının Türkiye’ye karşı durum ve tutumları bu yönde değil elbette.

Azerbaycan da dâhil olmak üzere Türk cumhuriyetlerinde asgari ücret ortalama olarak 50 dolar. Buna rağmen hayat Türkiye’den daha ucuz değil. Zenginlerle fakirler arasında uçurum var. Makas çok açılmış. Bu olumsuz dağılım Türk cumhuriyetlerinin tamamında bahşiş vermeden iş yapmayı zorlaştırmış. İlk olarak Bakü Şehitliği’ni geziyoruz. Kabir taşlarındaki fotoğraflar hayretimize gidiyor. Daha çok Hristiyan âdetlerine benziyor.

1994 yılında kurulan ve tüm masrafları Türkiye Diyanet Vakfı tarafından karşılanan Türkiye Diyanet Vakfı Bakü Türk Lisesi’nin mezun ettiği öğrencilerin yüzde doksan dokuzu Moskova’daki üniversiteleri tercih ediyorlar. Bizim nasıl bir eğitim verdiğimiz sorgulanmalı elbette ama muhtemelen ailelerin tercihleri de bu yönde olsa gerek.

Türk cumhuriyetlerine gidiş sebebimiz, Milli Eğitim Bakanlığı ile ortak proje olan uluslararası İmam Hatip Liselerine ve İlahiyat Fakültelerine mülakatla öğrenci seçimi yapmak. Bahsettiğim yılda Türkiye’de sekiz adet uluslararası imam hatip lisesi varken bu gün bu sayı yirmiye ulaşmış durumda. Türkiye Diyanet Vakfı, yine o tarihte, yapılan proje ve protokoller kapsamında doksan ülkeden öğrenci getiriyordu. Gittiğimiz birçok ülkede, Türkiye’de burslu olarak okuttuğumuz öğrenciler bizi karşıladı ve mihmandarlık yaptılar. Dönemin Azerbaycan din işlerinden sorumlu başkanı da Diyanet Vakfı’nın burslu öğrencisiymiş. Bakü Türk Lisesi’nde okuyan tüm öğrenciler Diyanet Vakfı’nın burslusu aslında. Özel, tercih edilen ve akademik başarısı yüksek bir okul olmasına rağmen öğrencilerden ücret alınmıyor. Yine Diyanet Vakfı’nın destek verdiği Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi de var ama pek rağbet edilmiyor. O tarihte altmış öğrencisi vardı.

T.C. Büyükelçiliği Bakü Din Hizmetleri Müşavirliği bürosunun ev sahipliğinde bir günlük mesai ile mülakatlarımızı tamamlıyoruz.

Son olarak I. Dünya Savaşı sırasında Ruslar tarafından esir kampı olarak kullanılan Nargin adasını uzaktan seyrediyoruz. Öyle bir ada ki ölümün kol gezdiği, acının bitmek tükenmek bilmediği, kuraklığın ve susuzluğun karanlık mazisi… Bu adada on binlerce Türk, esaret altında yaşamış, buna yaşamak denirse. Yılanlarının çokluğu ve ünü sebebiyle “Yılan Adası” da denilmiştir.

Azerbaycan gündemimizi tamamladıktan sonra Kazakistan’a uçmak istiyoruz ama doğrudan uçuş yok. Tekrar İstanbul’a gelip oradan Kazakistan Çimkent’e gidiyoruz. Azerbaycan devletine ve halkına daha özgür bir hayat temennilerimizle dua ederek ayrılıyoruz.

1963 Kahramanmaraş-Göksun doğumlu. 1984 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1985-2014 yılları arasında öğretmenlik-okutmanlık, okul yöneticiliği, il millî eğitim müdürlüğü ve daire başkanlığı görevlerini ifa etti. Emekli olduğu 2014 yılından itibaren sivil toplum kuruluşlarında görev yapmaktadır. Evli ve biri kız, ikisi erkek olmak üzere üç çocuk babasıdır. bazı çalışmaları: ✓ Asr-ı Saadette Tıp. (Mezuniyet Tezi) ✓ Hafız Ali Efendi ve Mücadelesi. (Müşterek) ✓ Biz Böyle Gördük. (Müşterek) Basılı.​​ * Dua Zamanı Mektuplar. ✓ Kahramanmaraş İmam-Hatip Lisesi’nde yayımlanan “Dost” ve “Gonca” isimli dergilerin yayın kurulunda yer aldı ve yazılar yazdı. ✓ “Heybe”, “Bohça”, “Mezun Duygular”, “Fuyuzat”,"Kulluğun Tadı"  “Sohbetler”, “Seyahatname”, “Rehberlik”, “Anketler” gibi isimlerden oluşan çalışmaları yayımlanmayı beklemektedir.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (1)

  1. 1 Haziran 2025

    Kalemine,gönlüne,vücuduna sağlık,aziz kardeşim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir