1. Anasayfa
  2. Gezi Yazısı

Haremeyn Notları

Haremeyn Notları
0

İnsan hayatında hep dönüm noktaları vardır.  Onlardan birisi de bir Müslüman için Haremeyn’i ibadet kastıyla ziyarettir. Başka bir iklimde yaşama arzusu ve ona hazırlık.  Sadece coğrafyaya ve iklime göre bir hazırlık değil bu…

Bu hazırlık, o iklime ruhumuzu,  gönlümüzü de uygun hale getirebilmek ve önceliklerimizi değiştirebilmek için yapılır, yapılmalıdır. Kalbimize bitmeyen baharı getireceğine inanmak, hazansız bir bahara ulaştırabilmek için kendini hazırlar insan.

Yoldaki ruh halimizin Nabi’nin çağırdığı çizgide olması için hazırlık yapar insan.

Sakın terk-i edebten ku-i Mahbub-u Hüdadır bu

Nazargah-ı ilahidir Makam-ı Mustafadır bu.

Bu niyet ve duygularla, DİB organizasyonunda 12 günlük yürüme mesafeli turla yola revan oluyoruz. 2 Aralık saat 03 civarı Nurlu Şehir’deyiz. Otele eşyalarımızı bırakır bırakmaz huzura çıkmak ümidiyle Nebi’nin mescidindeyiz. Hemen Ravza ziyareti fırsatı doğuyor. Erkekler, grup hocamız dâhil dokuz kişiyiz. Huzura kabul edilmek, huzurda bulunabilmek tarif edilemez bir duygu. Daha önce gelenler yeniden hasret gideriyor. İlk defa huzura varanlar gönül yangınlarını huzurda gözyaşlarıyla gidermeye çalışıyorlar. Ancak bunlar söndürülebilen yangınlardan değil. Yanında da olsa insanın sevdiğine olan gönül yangını sürüyor. Süre kısıtlı. Birkaç rekât namaz… Ve sonra herkes kendince biatını yeniliyor Kâinatın Efendisine.

Ardından sabah namazı. Tamamen dolan mescitte huzur, huşu, teslimiyet. Başarabilenler için tam bir gönül terbiyesi yeri. Dünya telaşelerine ara verme zamanı. Gözlerde pırıltı, heyecan; gönüllerdeki coşku var. Gözler uyumak için daha çok bekleyecek.

Hanımların Ravza ziyareti daha sonra. Onlar bizden daha kalabalık, heyecanlı, duygular gözyaşlarıyla hemdem olmuş. Çok rahat bir ziyaret yapmışlar.

Aramızda farklı mesleklerden ve bölgelerden arkadaşlarımız var. Bir gün önce ilk defa gördüğümüz insanlar orada hemşeri oluyor ve insanın gözü onları arıyor. Takım olma yolundayız. Medine’de dört gün süremiz var. Otelimiz Mescid-i Nebiye çok yakın. Vaktimizin büyük çoğunluğunu orada geçiriyoruz.

4 Aralık. Grupla Uhud, Kıbleteyn, Kuba Hendek ziyaretlerimiz var. Kafile başkanımız da bizimle birlikte. Uhud artık bir yerleşim yeri olmuş ve ticari faaliyetler hız kazanmış.  Alan ve savaşla ilgili bilgilendirmeler yapılıyor. Rasul (sas)’in ve şehitlerin hatıraları görünürde okçular tepesinden kalan bir çıkıntıdan ibaret. Uhud şehitliği demir parmaklıklarla çevrili, isimleri silinmiş, kabirleri düzlenmiş bir alandan ibaret. Şehitlikte dillerin döndüğü, gönüllerin elverdiği kadar dua.  İnsan şehitlikte Sahabi Efendilerimizin kabirlerini görmek, ismini okumak istiyor en azından. Üzülüyoruz. Bunu Hz. Rasul’ün hatırasına değer vermemek olarak görüyoruz. Ancak biliyoruz ve inanıyoruz ki, fiziksel olarak hatıralar yok olsa da Uhud’un hikâyesi bir mü’mini mücahit yapmaya yetecektir.

Kıbleteyn ve Kuba mescitlerini ziyaret ediyoruz. Hendek Savaşının olduğu yerde durmamıza izin verilmiyor. Yedi mescitlerin bir kısmı yıkılmış, ecdadın buralardaki izleri de silinmiş, siliniyor. En azından bu alanlara büyük mescitler yaparak yerlerin tamamen kaybolması önlenmiş. Bununla teselli buluyoruz.

Gamame Mescidini ziyaret ediyoruz. Hatırası çok etkileyici.  Hz.Rasul’ün ayak bastığı yerler buralar. Her ne kadar üzerleri betonla, mermerle kaplı olsa da insan etkileniyor. Medine tren istasyonuna geçiyoruz.  Osmanlının Nurlu Şehirde yaşayan değerlerinden. Ecdadın, Rasul (sas)e gösterdiği saygının en somut hali. Kapılar kapalı. Anberiye mescidini ziyaretle teselli buluyoruz. Hikâyesi ziyaretçileri duygulandırıyor.

Ve raylar. Raylar arası genişlik uluslararası standarda göre daha dar. Bu bir beceriksizlik değil. Aksine bir incelik, İslam adına bir mahremiyet. Her isteyen gelemesin, özellikle gayrimüslimlerin ticari alanı olmasın, buraya yapılacak seferler bu raylara göre üretilmiş trenlerle olsun diye özel tasarlanmış.  Ve rayların kenarında sefere çıkacağı günü hasretle bekleyen ve adeta nöbet tutan bir vagon. Karmaşık duygularla ayrılıyoruz ecdat mirasından.

Mescid-i Nebevi neredeyse Hicret öncesi Medine şehrinin alanı kadar büyütülmüş. Temiz, nezih, zemzem hizmeti kesintisiz. İmamlar ve kıraatler etkileyici. Hakkı teslim edip bu güzelliği de ifade etmek gerekir. Bir de adım başı özellikle Türkiye’den gelenleri görünce iştahları kabaran görevlilerin sürekli para istemesi olmasa daha iyi olacak. Tamamına yakını Bangladeşli. Bizim bu topraklara meftun olduğumuzun ve sadakanın buralarda daha değerli olduğuna dair inancımızın farkındalar. Kendisi gelemese de “Efendimin mescidini temizleyenlere dağıtıver. O haberdar olur” düşüncesiyle gönderilen sadakalar yerine ulaştırılıyor. Mekke’de ve diğer ziyaret yerlerinde de sadaka talebi aynı yoğunlukta devam ediyor.

Ve Selamlama. Fırsat bulduğumuz her zaman huzura varıyoruz. Selamlama alanı genellikle kalabalık. Ümmet, sevgilisini selamlamak için bazen uzun süre bekliyor. Buna değer mi? diye bir düşüncenin aklından geçmesinden dahi hayâ eder insan. Uğruna canlar feda edilesi Hz. Rasul’ün huzurunda bulunmak ve “kardeşlerim” dediği dostlarının selamına aracılık etmek tarifsiz bir duygu. Selam gönderen dostların selamını tek tek arz ediyoruz. Mukabele bulunulanlardan oluruz inşallah. Oralarda da Osmanlı’nın sevgisinin ve hizmetinin büyüklüğünü görüyoruz. Silinemez izler bizden. Hem bu hizmetten hem de böyle bir ecdadın evlatları olmaktan onur duyuyoruz.

“Her gelecek yakındır” hakikati burada da tecelli ediyor. Ayrılık vakti geliyor. Kubbe-i Hadra’nın karşısında grup olarak toplanıyoruz. Suud görevlileri Ravza’ya doğru el açılarak yapılan duaya müdahale ediyorlar. Hocamızın öncülüğünde grup yine de uzunca bir veda yapıyor gönüllerin efendisine. Grubun çoğunda gönüller hüzünlü, gözler yaşlı.

5 Aralık Cuma. Cannetü’l Baki ziyareti var. Çok kalabalık. İçeri giremiyoruz. Niyazımızı parmaklıkların arkasından Rabbimize arz ediyoruz.  Mescid’e 11.00 gibi gidiyoruz. Alt kat dolu. Kapılar kapanmış. Biz de üst kata çıkıyoruz. Üst katın nasıl bir yer olduğu konusundaki merakımı da gideriyorum. Yer gök mü’min dolu. Uzunca bir hutbe okuyor imam. Hemen sonra Mekke’ ye yola çıkıyoruz. Salavatlar, tekbirler, telbiyeler. Henüz ayrılmadan özlemenin getirdiği karışık duygularla ayrılıyoruz kutlu şehirden. Medine gerçekten çok güzel. Zira sahibi güzel; ev sahipleri, Ensar’ın temsilcileri…

Zülhuleyfe’de ihrama giriyoruz.  Yol boyunca uyumak yok. Kıraat, sohbet, ilahi ile dolduruyor hocamız. İki yerde namaz molası veriyoruz. Birçok yönden, özellikle de temizlik açısından bize göre olmayan bedevi kültürünü bu mola yerlerinde iliklerimize kadar hissediyoruz. Durum bu, yapabilecek bir şey yok.

Mekke’ye yaklaşıyoruz. Gördüğümüze mutlu olmasak da zemzem kulesindeki saat her yerden görünüyor. Bizim açımızdan iyi tarafı Beytullah’ın yerini belirtmesi. Otele eşyalarımızı bırakıyoruz. İyi bir planlamayla umre tavafına gidiyoruz. Kâbe’nin karşısına gelince herkes kafasını kaldırıyor; karşımızda Beytullah. Gönüllerde birikenler, beni de hatırla diyenlerin isimleri ve dilekleri bir bir sayılmak isteniyor. Ama sıralar karışıyor, tasarlananlar unutuluyor. İnsan heyecanlanıyor. Başta ailelerimiz olmak üzere dostlarımızın adını anmaya çalışıyor, onlar için niyazda bulunuyoruz. Rabbimizin; hasta kullarına şifayı, ahiret yurduna göçenlere rahmeti, dertli kullarına devayı, borçlu kullarına edayı, günahkâr kullarına mağfireti, mazlum kullarına felahı Beyt’inin karşısında yine ve elbette Rabbimizden istiyoruz.

Ve umre tavafına başlıyoruz. Gruptan hiç kimse kaybolmadan, disiplin içinde tavafı ve sa’yı tamamlıyoruz. Herkes birbirine destek oluyor. Grup aidiyeti daha da belirginleşiyor. Sonra iki umre daha yapılıyor. Rahatsız olanlar dışında katılım yüksek.

Grubun büyük çoğunluğu kısa istirahatler dışında zamanını genellikle Harem’de geçiriyor. Birçok yerde inşaat makineleri çalışıyor. Ama hiçbir şey huzuru bozamıyor. Manevi iklimde bedenler yoruluyor, gönüller huzur ve huşu içinde dinleniyor.

Mekke’de, Türkiye’den gelenler bir hayli fazla. Bunun dışında Afrika, Güney Asya ve özellikle Özbekistan, Türkistan gibi kardeş ülkelerden gelenler var. Birçokları ya basılı kitapçıklardaki duaları okuyor ya da sesli okunanları tekrarlıyor. Az da olsa bazı ziyaretçilerin duaları güncelleyebildiklerini görüyoruz. Memleketimizdeki kuraklığın afetsiz rahmetle sona ermesi, memleketimizin huzuru, güvenliği ve kardeşliği; Gazze ve Doğu Türkistan başta olmak üzere mazlum insanların kurtuluşu için dua ediliyor. İçtenlikle “âmin” diyoruz.

Bizim ziyaretçilerimizin bir kısmının sadece hocaların dediklerini tekrarladığını, dualarını bireyselleştiremediklerine şahit oluyoruz. Buralara, bu konularda daha hazırlıklı gelmeli insanımız. Rabbine derdini kendisi arz etmesini bilmeli, bunun tadına varmalı. Bir de özellikle nafile ibadetlerde bir sayıya ulaşma çabası, istemeyerek de olsa bazılarını incitmek gibi sıkıntıları da beraberinde getiriyor. Sayıların sıradanlığından kurtulup, samimiyetin erdemine ve bereketine ulaşmaya çalışmalı insan mübarek topraklarda.

Metafa ihramsız girişe izin verilmiyor. Ancak büyük çoğunluğun bu kısıtlamayı bir şekilde ihlal ettiğini de görüyoruz. Harem çok kalabalık. Çok çaba gösterilse de Medine gibi temizlenemiyor. Farklı kültürleri, farklı alışkanlıkları olan insanlar aynı alanı tavaf, namaz ve sa’y için kullanınca istenilen düzen de tutturulamıyor. Güvenliği ve düzeni sağlayan görevlilerin kararlı durduklarını, ancak eskisi kadar sert davranmadıklarını gözlüyoruz. Esasen bir otorite olmadan da burada düzenin sağlanması imkânsız.

Haceru’l Esved, Mültezem her zamanki gibi. Orada bulunanların yarısının ayağı yere değmiyor. Bu kalabalıkta, bir tavafta bir kadının illa da onlara dokunacağım diye bu alanda bulunmayı zorlaması… Bilemedim… Ama bana çok da uygun gelmiyor. İstenilse ve kafa yorulsa, metaf alanındaki karmaşık sıkışıklığa da uygun bir çözümün bulunabileceği kanısındayım.

07 Aralık Pazar. Dış geziye çıkıyoruz. Sevr, Arafat, Mina, Hira. Arafat’ta Cebel-i Rahme’ye çıkıyoruz. Kısa bir gezi, dua…  Sevr’e çıkışa izin verilmiyor. O gün Hira ya da çıkmıyoruz.

Perşembe günü kafileden 20 kişi Hira için sabah saat 3.00 da yoldayız. Yeni ve güzel bir yol yapılmış Nur Dağına. 52 dakikada çıkıyoruz. Normal zamanlarda küçük bir rampada tıkananlar da neredeyse bir nefeste çıkıyor. Sevgi, muhabbet, özlem insanı böyle motive ediyor demek ki.

Dağın tepesine ulaştıktan sonra dik ve sarp bir yoldan özlenen yere iniyoruz. Kafile adına gelen rehber hocamız Muhammed Bey ilk vahyin geldiği alandaki kalabalığı iyi organize ediyor. Alan dar, bir kişi sığabiliyor.  İlk vahyin geldiği taşların arasında ikişer rekât namaz kılıyoruz. Tabi ki bayanlar öncelikli.

O alana girdiğimizde kalbimiz göğüs kafesinden fırlayacak gibi çarpıyor. Burası neresi diye defalarca soruyor insan kendine. Burası Abdulmuttalib’in kimsesiz torununun, Abdullah’ın yetiminin, Âmine’nin emanetinin, Hatice’nin bir tanesinin, Halime’nin bereketinin Muhammed olarak girdiği; Allah’ın elçisi, Rasulu’s Sekaleyn, Hatemu’n Nebi Hz. Muhammed olarak çıktığı yer. Bir Müslümanın gönül telinin titrememesi mümkün değil. En az 30 yıl anlatmaya çalıştığım ilk vahyin geldiği, Kâinatın Efendisiyle Cebrail as. Arasındaki diyalogların geçtiği yerde bulunabilmek… Her şeye değer. Zaten ziyaret ettiğimiz yerlerde, Peygamberimiz (sas)’in zamanındaki haliyle kalan tek yer burası. Burada onun dokunduğu yerlere dokunabiliyorsunuz.

Sonra Dağın tepesine yeniden çıkıyoruz. Kısmen düzlenmiş alanlar ve oralara serilmiş seccadeler var. Orada cemaatle Sabah namazı kılıyoruz. Harem karşımızda. Yaşanmadan bilinemeyecek bir duygu.

Çevre gerçekten çok kirli. Bu durum buranın hatırasına yapılabilecek en büyük saygısızlık olsa gerektir. Nerede Nebi’nin ruhu incinmesin diye çekiçlerine keçe bağlayan ecdadın muhabbeti ve hassasiyeti; nerede bu alandaki çöpleri bile kaldırmayan anlayış. Bu alanların temizlenmemesi kadar, burayı çöp alanına çeviren anlayış ve kültür de düşündürüyor insanı. İmanın yarısı olan temizliğe burada rastlayamıyoruz. Bizim, İslam’la arasına en uzun mesafeyi koyduğunu söyleyen bir yetkilimiz bile bu alandan sorumlu olsa, O’nun ismine hürmeten burayı pırıl pırıl yapardı.

Dönüşte bir arkadaşımızın “Hz. Hatice annemiz Peygamberimize Kâbe’nin yanındaki evinden buraya yemek getiriyormuş. Bizde de bazen, hazır çayın demlenmesi sorun oluyor, nereden nereye” demesi tebessüme vesile oluyor.

Günler azalıyor… Gruptan bazı arkadaşlarımız rahatsızlanıyor. Hareme gidemedikleri günler oluyor. Bunu kendilerine o kadar dert ediniyorlar ki, Beyt’in sahibinin bu dertlenmenin mükâfatını fazlasıyla lütfedeceğine inanıyoruz.  Zemzem pınarlarından şişelerimizi dolduruyoruz. Nasip olursa kişiye özel niyetle getireceğiz.

Ve 12 Aralık dönüş. Heyecanla gidişin hüzünle dönüşü var sırada. Süreyi son limitine kadar kullandırıyor hocamız. Ve kutsal beldeden gecenin ilk saatlerinde Cidde ye, oradan da özlediklerimizin, özleyenlerimizin yanına, memleketimize ulaşıyoruz.

Her inanan ve imkânı olan Haremeyn’i ziyaret etmeli. Bu, insanın kendisine yapabileceği iyiliklerin başında gelir.

Mekke ve Medine başta olmak üzere buraların taşını, toprağını görünce Efendimiz’in Harem’e geliş gidişini, Ebu Cehil’in ona reva gördüğü zulmü, bu zulmün karşısında her şeyi ile dimdik duran sayıları bir avuç, yürekleri Hira kadar olan Ashab’ı hatırlıyor, hatırlamalı insan. Rasullullah’ın, mescidini inşa ederken taşıdığı kerpiçlerin omuzlarına yüklediği ağırlığı hissedebilmeli. Uhud sadece bir dağ, Ranuna bir vadi, Hira bir mağara, Sevr bir sığınak olmamalı.  Kâinatın efendisinden, bizlere bir şeyler söyleyebilmeli. Hira’daki taşlar bize Alak Suresi’ni okuyabilmeli.  Sevr bize “Korkma! Allah bizimle beraberdir” diyebilmeli. Sevr’de güvercin olabilmeli, Hicret’te Kusva’nın taşıdığı asanın gölgesini izleyebilmeli. Uhud’da Hz. Hamza’yı, Peygamber sancaktarı Musab’ı, göğsünü siper eden Ebu Dücane’yi, Hendek’de Selman’ı gönül gözüyle görebilmeli. Seccadesi kumdan ibaret olan Nebinin Mescidine, Ravza-ı Mutahhara’ya varınca huzurda heyecanlanmalı, hislenmeli. Huzura kabul edildiğini “Essalam-u alayke Ya Rasullallah” dediğinde selamına mukabele edildiğini hissedebilmeli. “Kardeşlerim” sıfatına layık olduğunu anlayabilmeli. “Ümmetim” sözünün kendisini de kapsadığını hissedebilmeli… Hâsılı mü’min inandığı değerlerle yeniden bilenebilmeli. Bu kutsal yolculuğun gruptaki her umreciye böyle bir bilinç kazandırmasını diliyor, öyle olduğuna da inanıyoruz.

Ve Birkaç Not:

*Bir grup hocasının işin rengini pozitif yönde bu kadar değiştirebileceğini görmekten çok mutlu oldum. Grubun tamamının hocayla ilgili en ufak olumsuz bir yorumu olmadı. Zamanı çok verimli kullanan, her alanda muhabbeti ön planda tutan, naifliği ve nezaketiyle örnek; bununla birlikte sınırları net, sorumluluk alanının her aşamasında başarılı Ankara Yenimahalle’de görev yapan Ünal İlci hocamıza selam olsun. Rabbimiz ondan,  onu yetiştiren anne babasından ve hocalarından razı olsun. Rabbim sayılarını artırsın. Buna çok ihtiyacımız var.

*Dost rütbesine ulaşmış insanların birlikte bu mekânlarda bulunması ayrı bir lezzet ve sinerji veriyor. Hazzı ve huzuru artırıyor. İnsan böyle dostları çoğaltmalı ve onlarla yola revan olmalı. Böyle bir fırsat yakalayıp, bu huzuru bulabildiğim için kendimi nasipli hissediyorum.

*Kutsal mekânlarda sabır ve hoşgörü esastır ve öyle de olmalıdır. Ancak kişisel, kurumsal ihmallerin ve yetersizliklerin “hacı ya sabır, ya sabır” anlayışında eritilmemesi gerektiğini de ifade etmek gerekir. Ziyaretçi, tavaftaki kalabalığa sabretmelidir. Ancak, zamanın çok kıymetli olduğu bir mekânda bir saat geç gelen şehir içi servis otobüsünü ayakta bekleyerek sabretmek durumunda değildir. Bir de Mekke’deki otelde her alandaki donanım ziyaretçiyi olumsuz etkileyecek seviyede olmamalıdır. Bunlar büyük bir teşkilatın kolayca düzeltebileceği işlerdir.

*Ve ahh sosyal medya ve görünür olma hastalığı. Sadece bizim toplumu değil her yeri işgal etmiş. Her yerde bağıra bağıra canlı yayınlar, zaten sıkışmış tavafın ortasında grup olarak durup öz çekim yapmalar, Kâbe dekorlu her türlü pozu vermede gösterilen olağan üstü gayret, her anını kayda alma gayretindeki ziyaretçiler. Sanki yapılanları Kirâmen Kâtibîn eksik kaydediyor da, mizan için meşhur telefonuyla ek dosya hazırlıyor. Günümüzde İbadet fanusunun en büyük çatlağı; görünür olma hevesine feda edilen ve bugün için en yaygın formunu sosyal medyada bulan riyadır. Bu kadarı da olmaz denilebilecek o kadar örnek var ki…

Bu durum hem ibadetin huzurunu ve huşusunu bozuyor, hem de diğer ziyaretçilerin mahremiyetini ihlal ediyor. Suud yönetimi 2026 Hac ziyaretinden başlamak üzere haklı gerekçelerle Haremeyn’de her türlü görüntü kaydedici cihazın yasak olacağını duyurmuş. Sonuna kadar desteklediğim bir karar.

Yeniden mübarek yerlerde iz sürebilmek ve toprağına yüz sürebilmek ümidiyle…

1964 yılında Ordu’nun Gölköy ilçesinde doğdu. İlkokulu köyünde, orta öğrenimini Ordu İmam Hatip Lisesi’nde, Lisans Eğitimini U.Ü. İlahiyat Fakültesi’nde bitirdi. “Risaletten Hilafet’e Geçişte Hz. Ebu Bekir Dönemi” teziyle yüksek lisansını tamamladı. 2. Yüksek lisansını THK Üniversitesinde “İşletmelerde Etik Yönetin” çalışmasıyla bitirdi. Otuz yıl MEB taşra teşkilatının her kademesinde öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. Kamu iştirakinde ve özel okulda yönetici olarak görev yaptı. Değerler Eğitimi ile ilgili çeşitli dergilerde,  internet sitelerinde yazıları ve  “İnsan ve Değer” adıyla bir kitabı yayımlandı.  Bir çok kurumda veli, öğretmen, yönetici ve öğrencilere yönelik Değerler Eğitimi ile ilgili  seminerler vermektedir.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir