Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Hayatın İçinden Çıkan Hakikat: Safahat

İnsanları yokluk uykusundan uyandıran ilahî ses Ezanlar’da; ıssız kalmış yurdun perişan hâli Cânân Yurdu’nda;  ilahî ışığın parıltısı sonsuzluk sabahında duran Hilmi’ye mersiye Bir Mersiye’de; söz ustası Dirvas’ın kabilesini düştüğü sefaletten kurtarma çabaları Dirvas’ta  Doğu’yu öldüren batakhanelerin bir benzeri vurgusu Mahalle Kahvesi’nde kendine yer bulur.

EKLENDİ

:

“Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek,

Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.”

Mehmed Âkif’imizin hayata, kişilere ve meselelere karşı yürüttüğü ve örnek alınması gereken kutlu mücadelesinin sayfalara yansımış şekli olarak karşımıza çıkar Safahat.  Her ne kadar Safahat adıyla bilinse de; Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Asım ve Gölgeler olmak üzere yedi kitaptan müteşekkildir. Bu müstesna sanat eserinin bir şiir kitabı olduğunu söyleyenler doğru söylerler, ancak bu eksik bir tanımlamadır. Çünkü Safahat, muhteva olarak pek çok edebî türü ve konuyu bünyesinde barındıran yegâne bir kitaptır. Safahat’ın sayfalarını karıştıranların bu sayfalarda şiirin yanında manzum hikâye, tarih, din, toplum bilimi, siyaset, dil bilimi, ekonomi, psikoloji, sosyoloji, felsefe, köy hayatı, çiftçilik, önemli şahsiyetler, gezi yazısı, sanat, edebiyat, deneme gibi pek çok tür ve konunun inceliklerine rastlamaları mümkündür. Bu durum Safahat’ı cemiyet hayatımız için çok önemli bir kaynak hâline getirmiştir. Böyle bir eşsiz kaynaktan beslenenlerin asla susuz kalmayacağı aşikârdır. Şöyle ki…

Birinci kitap Safahat 44 şiirden müteşekkildir. Bu kitapta tarihî ve sosyal hadiseler üzerinde durulur. Önsöz mahiyetinde “Şiir için ‘gözyaşı’ derler; onu bilmem, yalnız / Aczimin giryesidir bence bütün asarım.”  ifadeleri ile başlar ve birbirinden güzel şiirlerle devam eder. “Asırları yarıp yükselmiş müthiş iman anıtı…” Fatih Camii’nde;  zamanın çaresiz, zavallı insanları Hasta’da; sorgulamalar, yakarışlar, şikâyetler Tevhid yahut Feryat’ta başarılı bir dil ve mükemmel bir üslupla işlenir.

“İmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür…

İmansız olan paslı yürek sinede yüktür!”

Küfe’de gerçek bir hayat hikâyesi yahut Hasan’ın dramı, Durmayalım’da ‘Utanmıyorsan yat!’ serzenişi yer alır. Azap dolu hayatlar ve çaresiz insanlar Hasır’da;  bir ömür muhasebesi Geçinme Belası’nda;  meyhane kültürü ve meyhaneden insan manzaraları Meyhane’de; sonsuzluk denizi, barış ve iyilik diyarı Mezarlık’ta; Fatih’ten neşeli bayram manzaraları Bayram’da; gel, sohbete dalıp dertleşelim ifadeleri Hasbihal’de ustalıkla dillendirilir.

Selma, feleğin perişan ettiği bir çocuk; Merhum İbrahim Bey ümmetin kurtuluşu için çalışan merhametli bir kalptir. Azim’de, azim ve araştırma olursa Allah (cc)’ın mutlaka yardım edeceği görülür. Seyfi Baba ise hayalin bile perişanlığını canlandıramayacağı bir gariptir.

İnsan’da cihanların toplandığı, âlemlerin gizli olduğu, büyük övgülere layık bir insan tarifi;

Kör Neyzen’de bulunduğu geceden ümit sabahına çıkmak için yol arayan neyzenin dramı;

Acem Şâhı’nda bütün Doğu’yu ağlatan, bütün Batı’yı sevindiren adam, İstibdat’ta bir istibdat dönemi manzarası; Hürriyet’te özgürlük olunca her şeyin ne kadar güzel olduğu; Kocakarı ile Ömer’de Hz. Ömer’in eşsiz adaleti anlatılır.

İnsanları yokluk uykusundan uyandıran ilahî ses Ezanlar’da; ıssız kalmış yurdun perişan hâli Cânân Yurdu’nda;  ilahî ışığın parıltısı sonsuzluk sabahında duran Hilmi’ye mersiye Bir Mersiye’de; söz ustası Dirvas’ın kabilesini düştüğü sefaletten kurtarma çabaları Dirvas’ta  Doğu’yu öldüren batakhanelerin bir benzeri vurgusu Mahalle Kahvesi’nde kendine yer bulur.

Köse İmam’da zamanın meseleleri üzerine hasbihale; Nazım Parçaları’nda mezar taşlarına, resim arkalarına yazılan nazım parçalarına; Ahiret Yolu’nda bir merhumenin evinden musalla taşına, oradan mezarlığa giden ahiret yolculuğuna şahit olunur. İstiğrak’ta bütün dünyanın sevgiliye ait olduğunun anlaşıldığı fakat kendisinin ne olduğunu anlamaya yönelik bir iç hesaplaşmayı; Âmin Alayı’nda geçtiği şanlı yerlerde selama durulması gereken bir kafileyi; Sohbet’te geçmiş, gelecek ve şimdinin muhasebesini görülür.

Kendi bebeğini bozup ablasının bebeğine göz diken küçük kız Bebek yahut Hakk-ı Karar’da; önünde mezar arkasında binlerce acısıyla yürüyen bir ihtiyar adam Yemişçi İhtiyar’da;  son söz niyetine Safahat’ta ne olduğu  “Üç buçuk nazma gömülmüş, yitmiş koca bir ömür!” ifadeleriyle İtiraf’ta karşımıza çıkar.

İkinci kitap Süleymaniye Kürsüsü tek şiirdir ve uzunca bir vaaz şeklindedir. Kürsüdeki vaiz milletin içinde düşmüş olduğu durumdan kurtulma yollarını ve arzulanan milletin özelliklerini dile getirir. Haliç ve Yeni Camii ile başlayan yolculuk Süleymaniye’de nihayete erer. Gözlemler ustalıkla dizelere yansıtılır. Üç bin kişinin âminleri, kürsüdeki sarıklı ihtiyar göze çarpar. İslâm âleminin sorunlarının anlatıldığı vaazda din, devlet ve askerî işlerin hepten bozulduğu üzerinde durulur.

Rusya’ya kaçış, matbuat kurması, fakirlerin yarım etmesi, zenginlerin para vermesi, matbaanın basılması, Rusya’dan ayrılış, Türkistan’a varış, Türkistan’daki durum bir bir canlanır insanın gözünde. Bir de ahlakî değerlerin yok olması, ilimsiz hocaların ortaya çıkması, bidatlerin artması anlatılır ve nefes nefese okunur bu dizeler.

Ya açar Kur’an-ı Kerim’in, bakarız yaprağına;

Ya da üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!” 

Japonların yaşayışlarının bizim dinimiz gibi olduğu, Hintlilerin Osmanlı tarifinin hiç gerçeğe uymadığı anlatılır. Haydarabad’da II.Meşrutiyet’in ilanının haberini alış, dönüş hazırlıkları ve  İstanbul’a geliş vardır sonra. İstanbul’da siyasî ve edebî ortam, bağımsızlığın önemi, ırkçılıktan fayda olmadığına yer verilir ayrıca. Uyanın, birlik ve beraberlik içinde hareket edin, diye seslenilir.

Halk ile yöneticilerin arasının açık olduğu, edebiyatçıların boş şiirlerle uğraştığı, gelişmek için yapılması gerekenler vurgulanır. Son kısımda ise dinî hassasiyetlerin ortadan kalkıp devlet düzeninin bozulmasıyla Osmanlının yıkımının önünün açıldığına değinilir ve kurtuluş için dua edilir.

“Müslüman ülkeleri her yerde felaket vurdu…

Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu!

Bu da çiğnendi mi, çiğnendi demek İslâm şeriatı;

Yerle bir eyleme ya Rab, onu olsun…”

Hakkın Sesleri üçüncü kitaptır. 10 şiirden oluşur. Şiirlerin başında ayet veya hadisler yer alır. Şair içinde bulunduğu dönemi bu ayet ve hadisler ışığında yorumlamıştır. Memleketin durumunun Allah’a şikâyeti söz konusudur. Neden bir şey yapmıyorsun, neden kâfirlere bu kadar müsamaha gibi bir tavır olsa da şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur, yani Allah çalışmayana vermez hakikati en güzel bir şekilde anlatılır.  Memleket insanlarına yapılan eziyetlere değinilir. Memleketi bu duruma düşüren bütün unsurlara tükürülmesi gerektiği, bu duruma ancak ağlanacağı dillendirilir. Arnavutluk’un perişan hâlini babasına şikâyet ettikten sonra bölünüp parçalanmanın hiç kimseye faydasının olmayacağı, boş hülyaların peşinden koşulmaması gerektiği ve kendisinin Arnavut olduğu, ama bölücülük yapmadığı, millet demenin ırkçılık demek olmadığı, Müslümanlıkta ırkçılığın yan yana gelemeyeceği, ümitsizliğe düşülmemesi gerektiği vurgulanır ve kalk ve bir şeyler yap, diye seslenilir.

“Sahipsiz olan memleketin batması haktır,

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.” 

Sonraki sayfalarda cahilliğin ortadan kaldırması, dünya uyanıkken uyumanın maskaralık olduğu,  bir zamanlar dünyaya milliyet nedir öğrettiğimiz, aile değerleriyle nasıl alay edildiği anlatılır. Yine hissi ölmüş, ruhu ölmüş bir milletin uyanışı için bir esinti beklentisi, ayların hep Muharrem olması durumunun bitmesi için Mevlid gecesinde dua karşımıza çıkar.  Arkadaşı Ömer Ferid Kam’ın  Akif’in yazmaya devam etmesi için ele aldığı azmettirici bir yazıyla bu bölüm nihayete ermektedir.

Fâtih Kürsüsünde dördüncü kitaptır. Tek şiirdir.  “İki Arkadaş Fatih Yolunda” ve “Vaiz Kürsüde” başlıklı iki bölümden oluşmaktadır. Tarihî ve sosyal mevzular üzerinde durulmuştur.

İki Arkadaş Fatih Yolunda’da Fatih Camii’nde öğle namazını kılmak için iki arkadaşın çıktığı yoluculuk ve bu yolculukta yaptıkları sohbeti kapsamaktadır. Buradaki “Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim… / İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim. / Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek, / Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” ifadelerinden Mehmed Âkif’in sanat anlayışını öğreniriz. Halkın cahilliği, doğaya karşı duyarsızlık, kavramlar, zaman, dil ve din üzerine tespitler yapılır. Yolla karşılaşılan kubbe, su kemeri gibi yerlerin tasvirleriyle içerik zenginleştirilir. Muhabbetin uzadığını fark edip içeri geçerler. Vaiz Kürsüde’de anlatıcı vaizdir. Çalışmanın önemi ve gerekliliği üzerinde durur.

“Bekayı hak tanıyan, sa’yi bir vazife bilir;

Çalış, çalış ki beka sa’y olursa hakedilir.”

Yıldızlar âlemine yolculuk, kâinattaki düzen ve ahenk, tabiat olayları, hayatta kalma savaşı, insanı hayran bırakan eserler, milletin düştüğü sefil durum bir bir dökülür vaizin dilinden.

Millet hayatında durmanın yerinin olmadığı, kadere iman, tevekkül, çalışmaya istekli olmak gibi konular üzerinde durulur. Bölücülükten uzak durup birliği sağlamak gerektiği, münafıklık, insanları dört gruba ayrılması, halk, hayata küskünler, zevk düşkünü gençlik, zevke ve eğlenceye dalanlar, Edirne’nin işgali, Selimiye’nin durumu, Bulgarların yaptığı zulümler, Kosova’nın durumu, ırkçılık yapmanın sonuçları diğer değinilen hususlardır. Bu bölüm edilen güzel bir dua ile nihayete erer ve Fatih Kürsüsünde kitabı tamamlanır.

Beşinci kitap Hatıralar’dır. 10 manzume vardır. Şair bu kitapta Berlin ve EI-Uksur seyahatlerini anlatmaktadır. Girişte çekilen sıkıntıları Allah’a şikâyet ve bu sıkıntıların bitmesi için yakarışı görürüz. Uyan şiiri ve hemen peşinden gelen kısımlarda Müslümanları uyanmaya teşvik, Allah korkusu, ahlâk, hak gibi manevî değerlerin önemi üzerinde durulur. Ayrılık fikrinden uzaklaşmak gerektiği, bu dünya ve öte dünya değerlendirmeleri,  kurtulmanın tek yolunun ahlakî değerlere sahip çıkmak ve hakikî Müslümanlığı dönmek olduğu vurgulanır.

El Uksur, Mısır hatırlarının yer aldığı bölümdür. Burada Nil’in kıyısındaki bir hurma ağacı gölgesinden seyre dalması ve senelerce İslam’ın hüküm sürdüğü topraklarda Müslümanlığa ait izler görememesi anlatılır. Berlin Hatıraları’nda Berlin sokaklarında dolaşma ve görülen manzaralar, Batı ile bizim aramızda edebiyat, sanat, ilim, medeniyet ve kültür bakımından farklılıklar ve Osmanlının işgal edilişinin serüveni üzerinde durulur. Memleketin içinde bulunduğu durumdan göğsümüzdeki iman sayesinde kurtulabileceğimiz vurgulanır.

“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;

Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!” 

Necid Çöllerinde Medine’ye bölümünde yapılan yolculuk ve ihtiyacımız olan imânı, ihlâsı, birliği ifade eden göz yaşartıcı manzaralar vardır.

Safahat’ın altıncı kitabı Âsım’dır. Tek şiirdir. Karşılıklı konuşma şeklindedir. Hocazâde (M.Âkif), Köse İmam (Ali Şekip Efendi) Âsım (Köse İmamın oğlu) Emin (Hocazâdenin oğlu) arasında geçen konuşmalardan ibarettir. “Asım’ın Nesli”nin bütün özelliklerini bu bölümde görmek mümkündür. Bu nesil; Çanakkale zaferini kazanmış, kendisini en iyi şekilde yetiştirecek, Türk milletini içine düşmüş olduğu durumdan kurtaracak nesildir.

Eline para geçince dini imanı bırakıp kadınların peşine düşen adamın hikâyesi, geçmişe özlem, bir köy düğünü manzarası, köyün önceki durumunun daha iyi olduğu, insanların içine düşmüş olduğu kötü durum, eski düğünler, görülen ilginç bir rüya ve o döneme yorumu, köyden öğretmen kovan insanlar bu bölümde ustalıkla anlatılır.

İlginç fıkralar, insan manzaraları, dinî değerlerle alay eden zihniyet, Âsım’ın neslinin özellikleri, Boğaz Harbi, Çanakkale Şehitlerine diye bildiğimiz bölüm bu sayfalarda karşımıza çıkmaktadır.

“Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.”

Âsım’ın tasviri yapılır ve Âsım’ın gayretlerine değinilir sonra. Duygularınla hareket etme, efeliği bırak, çalışmana bak, Batı’ya gidin, kendinizi yetiştirin, geri dönün ve mücadelenizi meşru yollardan yapıp memleketini içine düştüğü durumdan kurtarın şeklinde Âsım’a nasihatler önemli bir yer tutar. Âsım’ın gitme kararıyla altıncı kitap da tamamlanır.

Gölgeler Safahat’ta yer alan yedinci ve son kitaptır. 41 şiir vardır. Değişik içerikte şiirlerden oluşmaktadır. Kıtalar da yer alır.  Hüsran’da elinden bir şey gelmemenin verdiği huzursuzluğun ifadesi,  Doğu’da önceden neydi, şimdi ise perişan, Alınlar Terlemeli’de ayrılığa düşmeden çalışmaya bakılması gerektiği vurgulanır. Umar mıydın’da milletin, memleketin bu hâllere geleceği hiç akla gelir miydi sorusu sorulur.  Mehmet Ali’ye’de benim ömrüm kederli, gamlı geçti, sen başka ufuklarda yüksel söylemi, Hâlâ mı Boğuşmak’ta sen, ben demeyi bırak hatırlatması, Yeis Yok’ta ümitsizliğe kapılma, Allah’a iman et, çalış ve hikmete teslim ol nasihatleri yer alır.

Tevekkülün tembellik olmadığı, önce özenle çalışılması sonra tevekkül edilmesi gerektiğinin hatırlatılması Azimden Sonra Tevekkül’de, milletin acılarını güçlü kalemiyle dünyaya duyuran Süleyman Nazif’e millet adına ümitli mesajlar Süleyman Nazif’e’de işlenir. Milletin içine düşmüş olduğu kötü durumu bülbül ile dertleşme Bülbül’de,  memleketin durumunu Leyla’ya arz etme ve gelmesi için temenni Leyla’da ustalıkla anlatılır. Firavun ile Yüz Yüze’de Firavun topraklarında gezinti ve dünyaya sahip olduğunu sanan Firavun’a acıma hissini, Şehitler Abidesi İçin’de Fâtiha bekleyen vatan evlatlarını görürüz. Vahdet’te kardeşini kendisine tercih eden sahabe ve geçmişteki birlik ruhunu, Gece’de Mevla’ya seslenişi,  Hicran’da karanlık gecelerin artık parlaması niyazını, Secde’de içinde bulunulan durumun rahatsız ediciliğine rağmen yine de secdeyi hatırlarız.

Sonraki bölümlerde birbirinden güzel Kıtalar kendini gösterir. Kıssadan Hisse’de ibret alınırsa tarihin tekerrür etmeyeceği, Resmim İçin’de bir gün toprak olup unutulacağı, diğer Resmim İçin’de öldükten sonra kimsenin hatırlamayacağı ifade edilir. Peş peşe gelen iki Tebrik’te Abbas Halim Paşa için dua, Safahat İçin’de uğurunda harap ettiği ömrü, başka bir  Resmim İçin’de dış yüzünün ağardığı, ama iç yüzünün daha da kötü olduğu, Sadi’den Tercüme’de gözyaşıyla gül yeşertme çabaları, Mevlid-i Nebî’de Allah Resulü ’nün açtığı vadinin divânesi olduğu, Çocuklara’da siz babanıza benzemeyin hatırlatmasıyla kıtalar son bulur.

Hilvan’dan memleket özlemi Bir Mektup’ta,  Peygamber Efendimiz vesilesiyle insanlığın karanlıklardan aydınlığa çıkması Bir Gece’de,  kimsenin kimseden haberinin olmadığı, değerlerin kaybolduğu Ne Eser Ne De Semer’de vurgulanır. Tövbesini bir türlü tutamayan dervişin (Neyzen Tevfik) hikâyesi Derviş Ahmet’te Paşa konağına mevlit okumaya geç kalan imamın geç kalış macerası Said Paşa İmamı’nda başarılı bir şekildi anlatılır.

Yine Kıtalar çıkar karşımıza sonra. Resmim İçin’de bir gün rahmetle anılmak beklentisi, Nefs-i Nefis’te insanın nefsini yenmesinin zor olduğu, Yaş Altmış’ta insan yaşlandıkça hoşnutsuzluklarının arttığı, Nevruz’ada nasihat ile Yine Kıtalar da tamamlanır.

Yavaş yavaş kitabın sonuna doğru gelinirken Nerdesin’de Allah’ı arayış, Tek Gerçek’te insanın ancak kendisinin âşığı olduğu, Hayat Arkadaşıma’da bütün zorlukları aştığı ancak her şeyin bir nihayetinin varlığı, Sanatkâr’da ise Doğu üzerine, sanat üzerine hoş bir muhabbetle Gölgeler kitabı da tamamlanır.

Hayatın içinden çıkan hakikatlerin yer aldığı Safahat gibi bir şaheseri okuduktan sonra;  kişiliksiz, dünyaya esir olup ahireti unutmuş, değerlerine yabancılaşmış, taklitçi, ahde vefadan uzaklaşmış, cemiyet hayatından soyutlanmış, karamsar, ırkçılık yapan, millet, memleket, millî ve manevî değerler adına mücadele hissinden yoksun bir şahsiyet olarak yaşamak çok zor olsa gerek… Ne diyordu Âkif’imiz:

 “Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…

Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.”

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar