Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Muhtasar Kalp Okumaları

Bir heves köprüsünden geçtin yalınayak, tek nefes ve tıknefes; ahşap bir köprünün tahtalarını birleştiren ipler çürümeye yüz tutmuşken. Ha koptu ha kopacak, kılıç darbesi yiyen gövdeler gibi ya da adresini şaşıran neşterin kestiği damar kadar hassas.

EKLENDİ

:

Kekeme kelimeler dolanıyor dilinde. Yıkılmış kentleri kerten parmaklarını örseliyor harabe heceler. Kirpiklerin bir kıymık gibi batarken kalbine bu öksüz kentin, caddelerin baygın bakışlarına yenik düşüyor yıkılmaz sandığın cüssen. Güneş yükselirken alnını özleyen bir toprak kokusu yakıyor genzini şimdi.

Yeniden dünyaya tırmanıyor gecikmiş umutların. Korkularınla yüzleşmekten çok barışmak istiyorsun, o hayta duygularla. Ağır bir yağmurda, alacakaranlıkta kıyafetsiz ve kifayetsiz kelimeleri dolayıp bedenine yürüsem diyorsun, kırık kalpler kaldırımında.

Geldin ve yollarımın üstünde durdun. Hiç teninde yaralar bırakan yağmurların olmamış gibi. Tabut yerine hüznü omuzladığın sızı yorgunu cenazelerin. Kirlenen bir ırmak, ekilen bir günah kadar diri kaldı ardında bıraktıkların. İşte o an bir can uçtu gül dalından, gülü candan alıkoydu, içinden geçtiğin sular henüz durulmadan.

Dervişliğini dergâhta unutan devrilmiş bir derviş gibi, dünyanın kucağına gövdesini bırakan bir savaşçı kalbin, yenilgiyi en baştan kabullendin ve kurudu ırmakları ruhunun. Bir ses bekliyor gibisin: Sulara anlam ver, kayalara miğfer; haydi kalk ve diril yeniden!

Dizleri yamalı bir yoksul elbisesi gibi utangaç ve pörsük bir bakışla hayata bakma sınavından geçtin, ulaksız ve bitkin. Son kuşlar da gitti. Parçalandı yüzün kırılan aynalarda. Ağır bir hüzün var yüzüne inen akşamda. Hiçbir yerin yerlisi olmadın kendine el olmaktan başka.

Sahipsiz kaç acı varsa sığınmış yüreğine. Kendine dönen bir yangın ol. Unutma, aşktır hayata karşı en büyük kalkışma. ‘İnsan sevmezse mezarını küçük düşürür’ diyor ya Şükrü Erbaş; oysa ‘ölmezse’ küçük düşürür mezarını insan ya da ‘özlemezse’…

Göğsüne sapladığı keşkeler, insanı isyandan çok insafa çağırıyorsa keşkesiz bir hayata alışıyor demektir insan. Şaşkınlığın eşiğinde ruhu şekillenen aşka çağırır şaşmadan, her keşke çünkü. Göçmen aceleciliğinde; narin bir elin, mevzun bir bedenin sarmadığı çiçekler gibi hep bir yanı eksik o keşkelerin…

Yüzünde harabeleri barındıran insanlar gördün, perhizindeydiler merhametin. Bahtın tahta geçtiği mahdut zamanları kolluyor gibi… Üryandı dünya geceden, karanlığından sıyrılan sabahla yarışan. Her akşam bir kavşakta beklerken konargöçer kaç hayal gelip geçerdi ki içinden?

Kalbi hicran, dili hicran nice baharlara, koynunda deniz getiren imbatlara vurgundun. Tohumun sancısıydı toprağı kıvrandıran. Acıların, insanın hafızasına kayıtlı olduğunu bilmek gibi bir şeydi bu. Kendi gövdesini kendi el yapımı baltasıyla yontan insanın, diline karşı savunmasız bir ülke gibi durduğunu bilmeye eşdeğer bir durumdu bu.

Gördüm; herkes sofra başında, sızlayan yaralarına sözcükler bastırıyordu itinayla. Boşlukları, iyelik eki almayan kelimelerle dolduruyordu markalı bulvarlarda. Taşın çatladığını duyuyordun, kelimelerin kırılgan yüzünü, harfler yılkı atı gibi özgürlük istiyordu kapanmayan yaraların kabuğunda.

Sabahın mahmurluğuna karışan zamanın mahremliği değildi yalnız. Gözden mahrum bâkir yüzleri barındırır bin bir hicabın ardında kalan gölgeler. Kırlara doğru akar ırgatlığı insanın, ırmaklar gibi. Türküler sarkar omuzlarından bahçe duvarlarından salınan sarmaşıklar gibi.

Dünyanın budaklarını törpüleyen bir bakışla baktın hayata. Bir gülün dikeni ile kazıdın dilinde yuvalanan kelimeleri. Hep hazırdın o büyük göçe, kalbine kent kıyametleri ikame ettiğin günden beri.  ‘Israrım firarlarını artırdı’ diyen Nuh Nebi gibi yalın, yalnız ve azizce…

Tarçın kokan gecelerde usulca sessizliği dinledin; anladın ki herkesin kalbi elemi kadardı. Saçlarına tutunan serinlik, yüzüne düşen gök mavisi, gözlerine sinen deniz bir olup sarardı, keder denen o derin yarayı. Uzunca susardın ve sonra; düğümlenen yağmura, susayan nehre bir de dizginsiz yılkılara sakın özenme derdin.

Bir heves köprüsünden geçtin yalınayak, tek nefes ve tıknefes; ahşap bir köprünün tahtalarını birleştiren ipler çürümeye yüz tutmuşken. Ha koptu ha kopacak, kılıç darbesi yiyen gövdeler gibi ya da adresini şaşıran neşterin kestiği damar kadar hassas.

Kendini zehre batıran bir şehir var şimdi önünde. Akşamları bu kasvet yüklü şehre batırıyorsun ayaklarını. Bir şehre şahitlikle bir kente tanıklığın aynı şey olmadığının ayırdına varmadan. Şehri zehirleyen bir şey var sesinde. Zehre yenik düşüyor şehir, zehirlendikçe kanlı bir nehre dönüşüyor, bütün evlerin ışıkları zehir.

Her bahar bir ülke kurulur içinde, dört bir yanı denizlerle çevrilir. Her yaprak ömründe bir kere çürür. Gözden düşene gözyaşı dense de gözden düşen güzde düşen gibidir, köze düşen gibidir. Kalbine yenik düşmeden kalbine geri dönmeyi dene. Unutma ki hüzün, kalbin hizalanmış hâlidir.

Dilini kalbine yasla şimdi. Bir türkü havalansın dilinden:

“Yâri olmayanın yarası m’olur
Arifler deminden sırası m’olur”…

 

 

 

Çok Okunanlar