1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Anlatı

Hiç

Hiç
0

Keyfe keder haftaların ardından hep korktuğum o günler geldi sanırım. Belliydi, aylar öncesinden geleceğine dair rüyalar görüyordum, hoş o rüyaları görmesem de gelecekti zaten. Bir alamet bekliyordum, rüyalar da onun haberini vermişlerdi.

Akşamları evdeyken, çocuklarım yüzüme gülüyorken, bir ara sanki düzelecekmiş gibi hissedip, huzurla dolduğum anlar oluyordu. Yatarken gece, yastıkla cebelleşirken, “Var mıdır acep bir çıkış yolu?” O an aklıma gelmese de “Bir süre sonra nasıl olsa toparlanır,” dediğim öyle düşündüğüm vakitler de oluyordu ama öyle olmadığını gösteren günler sonunda gelip çatmıştı.

Önce arkadaşlarım acımasızca ümitlerimi tüketti. Sonra yavaş yavaş kendim. Tamam, kendime kızıyordum ama arkadaşlarıma daha çok kızıyordum, şimdiye kadar hep isteyen arkadaşlarıma. Yüz arkadaşımın doksan sekizine. Şimdi o doksan sekiz yüzüme karşı “Hayır!” diyebiliyordu. Oysa ben hiç onlara “Hayır!” dememiştim. Ben kimseye “Hayır!” diyemem ki. Ama onlar… Neyse… Doksan sekizin kalabalıklığından kafam karışır oldu biraz. Doksan sekizin çokluğundan…

Çocuklarım ve eşim, onlar hala varlıklarıyla yanı başımdaydılar. Onları düşündüğümde tutunacak bir dalım olduğunu, onlar için güçlü olmam gerektiğini hep aklımda tutuyordum, ama o kadar işte. Az sonra nasılsa zihnimden bir süreliğine, belki de uzun bir süreliğine zaten gideceklerdi. Beni koynuna çeken kara düşlerin elinde kederden yapılı bir perde vardı. Yeri geldiğinde o perde örtecekti ardıma bıraktıklarımı.

Ara ara uykumun arasına giren umut dolu rüyalar da vardı elbet, tabir kitaplarından şişirilip şişirilip önüme getirilen. Bazı sabahlar bu rüyalarla o kadar güzel uyanıyordum ki, “Hadi be aslanım, bitti kara kaplı günler,” diyordum içime seslenerek. Gün boyu bekliyordum kara bulutların dağılmasına sebep haberi. Ses seda çıkmıyordu. Yorulduğumu hissediyordum. O doksan sekiz arkadaşım sesime ve yüzüme bakıp “Hayırdır? Sende bir hal var,” deyip sebebini sorduklarında “Uyuyamıyorum, sıcaktan herhâlde,” ya da ne bileyim bir türlü tedavi ettiremediğim “Dişlerim,” diyordum. Yetmezmiş gibi, gün geçtikçe sürekli büyüyen ödemelerim, onlar da canımı sıkıyor, ferahlayacağım günlere dair umutlarım teker teker tükeniyordu. Evet, yorulmuştum. Cebimde üç beş kuruş para kalmıştı. O da hızla tükeniyordu. Başka da -hani hep beklenilen- bir yerlerden gelecek para yoktu. Sağ avucumun kaşıntı nekrozları aylar önce iyileşmişti.

En lüzumsuz zamanların en lüzumsuz insanları, onlar bile en olmadık vakitte karşıma dikilip cebimdeki o üç beş kuruşa ortak çıkıyorlardı. Hatta geçenlerde biri vicdanımı yaralarcasına sokaktaki kedileri bahane etti. “Öyle yok çok param,” dediysem de diretti, o son üç beş kuruş parayı almak istedi. Çaresiz verdim tabi ki. Uyuyamazdım ki, söz konusu kedilerdi.

Ertesi gün işe geldiğimde aynı rutin, aynı can sıkıcılığıyla devam ediyordu. Yok, Allah’ım bir çıkar yol yok maalesef. Dua ediyordum sıkıştığım her zamanın değişmez tekrarı. Hoş, rahatlıkta da ederdim ama dedim ya çok bunalmıştım. Duaya durdum. Gözlerim doldu. Sahibimden, O’ndan istedim. Verirse -ki kesinlikle yine verirdi- eğip bükmeden lafı, istedim O’ndan. Para değil istediğim. Umutlarım tükenmişti ve ben umut istiyordum ertesi günlerin sabahlarına dair. O’ndan öylece istedim.

Sol omzumun burjuva kırmızısı tüketti her bir sözümü, çatal iğnesini de saplayarak: Bu kez çıkar yol yok. Oldu ya, uyarsam diye şeytanın çizdiği yollar da kapatıldı. Çıkış yok. Tükendiğimi hissediyorum, çözüm yok, çare yok.

Yine çocuklarım geçti gözlerimin önünden. Kara gözleri, masum elleri, dalgalı saçları. Haberleri yok olan bitenden. O derece masum istekleri. Ya sonrasında… Onların çaresiz kaldıkları an hayal meyal görününce kuş pislikleriyle lekelenmiş penceremden, toparlanmaya yeltendim. Ama takatim kalmadı. Yürümek iyi gelir demişti birisi bir zamanlar. Bu söz üzere vurdum kendimi yollara. Sıcakta yürümesini de hiç sevmem aslında. Sevimsiz sarı bir caddenin kenarından asfaltın sıcağını suratıma emerek yürüyordum şimdi. Yanımdan geçen arabalarda, mutlu, benim mutsuzluğuma zerrece kayıtsız erkekler, kadınlar, çocuklar.

Kimi kırmızı kimi mavi tabelaları sağ tarafıma alıp yürüyordum cadde boyunca. Hiç girmediğim dükkânlar. İçeriye birileri girip çıkıyor. Bana neyse. Karşımda hep gitmeyi çok sevdiğim caminin minareleri. Ok gibi semaya kilitlenmiş dört minare. Giriyorum ezcümle kapısından, şadırvana atıyorum kendimi. Asfaltın sıcağı şadırvanla eriyip gidiyor. Caminin basamaklarından çıkarken bir rüzgâr, hoş bir serinlik bırakıyor daha az önce ıslanmış yüzüme ve kollarıma. İçeride iki üç piri fâni. Kimi uyuklamalı kimi de zaten uyumuş. Ses etmeden arka taraflardan birindeki açık cam pencerenin önünde niyetleniyorum vaktin namazına. Gözlerim yine yaşlı, dudaklarımdan dökülüyor ayet ayet pişmanlıklarım. Secdede kalıyorum, daha öncekilere kefaret olsun diye, uzunca. Oturup, biraz sonra selamladıktan sonra sağımı solumu ellerimi açıyorum, önce Yücelerin Yücesine yüceliğini atfetmeye gayret ediyorum, sonra Yüceler Yücesi korusun evdeki üç çift gözü diye yalvarıyorum. Yine geçtiler önümden bir bir. Sonra pişmanlıklarımı arz ediyorum, af diliyorum. Çıkar bir yol istiyorum. “Benim fani çözümlerim tükendi. Ne ettiysem kendim ettim,” diyorum. Kurtarsın beni istiyorum. Yüzümü kapatıyorum. Sırtımı duvara verip öylece kalıyorum.

Kaç saat geçti bilmiyorum aradan, ya da kaç dakika. Nihavent bir ezan yükseliyor minareden, kaderim dediğim şeye eşlik ediyor bir süre.

Cemaatin en arka safından yer tutup emanet ediyorum ikindiyi imama. Son rekâtta bir gök gürültüsü yankılanıyor dışarıdan. Bir esintidir kaplıyor caminin içini. İmam da hissediyor bunu, kıyam ederken durması gerekenden uzun duruyor, rükûda da öyle. Cemaat dağılırken caminin bakır kapısından meydana doğru, ben yine sona kalıyorum. İnerken merdivenden birkaç damla yağmur çarpıyor yüzüme, şükrediyorum, ardından geliyor toprak kokusu ona da şükrediyorum.

Yağmur iyice bastırdı şimdi, şadırvana cemaatten birkaçıyla sığınıyoruz. Ufacık özensiz bir selamdan sonra herkes yağmura karışıyor hayali. Tam o zaman fark etmiştim aslında, bunlar da benim gibiydiler. Kiminin derdi daha eskiydi. Alnındaki kırışıklıklar söyledi bunu bana. Yağmur durur oldu. Kalktım şadırvanın mermer oturağından. Attım kendimi bir ucundan camiye açılan caddeye. Serinledi hava birden. Az kalsın üşüyecektim de. Dolmuşa binmek istemedim. Geldiğim yol daha şirin gözüktü. Yola koyuldum. İnsanların yüzüne bakmadım bu sefer. Yolun karşısından yürüdüm. Bir saat sürdü neredeyse.

Evin kapısındaydım. Bazıları söyler durur ya ‘Tüm her şeyi kapı dışına bırakır, öylece girerim içeri,’ diye. Ben hiç yapamadım ki bunu. Yine yapamadım, denedim ama bu sefer de kapı önündeki ayakkabılar engel oldu. Çocuk ayakların yıpranmış ayakkabıları. Biri mavi biri kırmızı. Gözlerim yine doldu. Dertlerimle girdim içeri.

Eşim kaynatmış, var edenden bize nasip var olanları. Şükür deyip ona niyetlenip beni de sayarsanız dört baş oturduk sofraya. Çocuklar anlamış herhalde. Yüzüme bakamıyorlar. Yokluk, acıtıp küçük yürekleri ilk kez girmişti hanemizin içine. Çay içemedim yemeğin ardı sıra. Dağıldı herkes odasına. Bana sorsaydınız çok uzağa gitmişler derdim. Zaten gitmişler.

Kaldım öylece salonun ortasında. Yokluk beni de yok edecekti. Bir zehir ki girip damarımdan beynimi hiç edecekti. İzin vermeliydim belki de. Yok olursam o da yok olurdu. Ya da gamdan zehir savaş alanında olacaktı, tek başıma yürüyecektim üzerine. Çocuklarım, eşim bilmeyecekti cenk meydanını. Ben dışarı çıkacaktım, birkaç kara gecenin ardından ellerime çiçek alıp öylece dönecektim eve. Çiçek mevsimi çoktan geçmişti ama olsun ben daha önceden geçtiğim o çiçekli yoldan yine geçecektim. Onlar üzerimdeki çiçek kokusunu alacaklar ve bileceklerdi nereden geldiğimi.

Bu meydanda kan vardı oysa. Ben o kanın kokusunu almayacaktım üzerime. Dizlerime kadar battığım kanın kokusunu. Belki de yiğitlik dedikleri, erlik dedikleri bu olsa gerekti.

Çok uzun kaldım bu diyarın kızıllığında. Kalkmalıydım. Bir dala tutunmadan kalkmalıydım. Doksan sekizinin dallarına tutunmadan kalkacaktım. Kalktım da. Ellerimde kan vardı artık. Yine de kalktım. Caminin şadırvanını, o buz gibi suyunu aradım yol boyunca. Çamurlu bir dere “Gel bana, ben temizlerim seni,” dedi. Kandan da kötü olamazdı ya. Kabul ettim davetini. Ellerimi teslim ettiğimde ona, hissettim daha önce nice bedeni temizlediğini, ondan böyle çamura bulandığını. Çamurlu su benden de aldı ne kadar kızıl kir varsa. Onu aldı, kendi çamurunu verdi. “Korkma, kurur. Kuruyunca ovuştur ellerini, sonra da üfle. Gider,” dedi. “Tamam,” dedim. Başka çarem yoktu zaten.

Çamurlu bedenimle yürüdüm güneşin altında. Dediği gibi de oldu, çabucak kurudu. Paçalarımı çitiledim annemden öğrendiklerimle, çabucak toz oldu gitti onlar. Ellerim daha tam kurumamıştı, oysa en önce onlar kurumalı değil miydi? Yürüdüm biraz daha. Gömleğimin çamuru kurudu, göğsüme vurunca bir iki onlar da uçuşuverdi. Ellerim niye kurumadı ki? Oturdum açtım avuçlarımı. Alnımda belirdi bulgur bulgur ter damlaları. Çamurlu avuçlarımla sildim onları. Ellerimdeki çamur hemen kurudu, hemen orada.

Uyuyakalmışım salonun kanepesinde. Her yanım kan-ter içinde. “Bismillah,” deyip kalktım oradan. Yüzümü yıkadım bizim mavi banyonun eskimiş lekeleri olan musluğundan akan sevimsiz şebeke suyu ile. Telefon çaldı içeriden acı acı. Hiç açmak istemedim, bakmadım bile kim aramış. Nasılsa doksan sekizden biri, yine isteyecektir bir şeyler. Bakmadan tümden kapattım telefonu. Kitaplıktan öylesine bir kitap alıp sayfalarından birisini öylesine açtım. Bir şiirin dizeleri çıktı:

“YAŞIYORUM yaşamımı büyüyen halkalarla

çekilirler üzerine her şeyin

Sonuncusunu tamamlayamam belki zorla

Ama onu da deneyeceğim

 

Dönüyorum Çalap çevresinde, o epeski kulenin

ve dönüyorum binlerce yıl çarkı;

ve bilmiyorum henüz: bir atmaca mıyım, bir kasırga

yoksa büyük bir şarkı.”

Rilke’ymiş. Demek O da benim yolumdan geçmiş. Çamurlu derede aklanıp paklanmış. Gökçe kılıç kuşanmış öylece varmış kızıl topraklara. Kara Kaftanlı Sultan ile dövüşmüş parlayan yıldızların altında. Tam otuz üç gün. Sakalları toza bulanmış. Yorulmuş kolları, bacakları taşımaz olmuş koca bedenini. Tam pes etmiş, rızasıyla vermek istemiş kellesini. Gök gürlemiş ansızın. Şimşek toprağı yarmış, Kara Kaftanlı Sultan korkmuş, düşmüş diz üstü. Yağmur başlamış, toprak çamurlaşmış, kaftan ağırlaşmış, Sultan kalkamamış yerinden, kaldıramamış gövdesini. Aman istemiş. Aman vermiş Rilke. Sultan büyük bir masaldan kaçıp atmış kendini beyaz yatağa. Beyaz yatak çamurla kirlenmiş. Kurutmuşlar güneşte, çitileyip tozunu savurmuşlar rüzgâra.

Yalnız olmamanın verdiği o duygunun tebessümü yanağımdan uçuştu, dolunaylı gecenin aydınlığına. Seslendim çocuklarıma, eşimi yanıma aldım:

Zor oluyor yürümesi bazen,

Bazen insan kendi başına

İstese de yürüyemiyor.

Bir söğüt gölgesinde, kaldırımın kenarında belki de

Durmak gerekiyor öylesine.

Duymak için rüzgârın sesini, yağmurun kokusunu.

Ben şimdi öyleyim. Yanınızda, bir salkım söğüdün altında.  

İşitmem gerek çünkü

İlahi emir böyle.

Yüzüme baktılar bir süre. Beni anladılar mı, bilmiyorum. Ama gülümsediler. Bu gece huzurlu uyuyacaklarına emindim, her ne kadar gecede dolunay olsa da.

Otuz üç gün sonra ilk kez gökyüzünün maviliğine baktım gün doğduğunda. Yağmursuz beyaz bulutlar vardı yer yer, parlak bir mavinin ortasında öbek öbek pamuk yığınları. Evimin karşısında çınar ağacı, yanında boy almış servi, bir yarışın içinde sunmak istiyorlar sanki, yeşilin en güzelini. Bir yerlerden su sesi, öyle berrak, öyle içilesi. Tam da iğdenin mevsimi, burcu burcu kokusu. Yürüyorum yolun kenarından, orta kaldırım renk almış, kasımpatı sarı, kadife çiçeği turuncu, petunya kırmızı. Bir esinti var şimdi, serin ve içinde elma kokusu. Bacaklarım uçuracak sanki öyle hafif, öyle coşkulu.

Yağmur mevsimi geldi artık,

Şükür…

Hayata dair borçlarım vardı, şimdi onları ödüyorum, yazmıştım hepsini küçük, ucuz, kareli sayfaları olan bir not defterine. Ödedikçe üstünü çiziyorum. Önceleri birkaç çizikti sayfayı karalayan, epey çoğaldı bu aralar. Neredeyse her sayfa simsiyah olacak. Bu siyahı sevdim ama. Gülümsüyorum.

Caddenin kenarından camiye yürüyorum, segâh bir akşam ezanı çağırıyor beni çabuk çabuk, alnımda yağmur serinliği. Mutluyum, arabaların içindekiler kadar mutlu, onlar kadar farkında.

Bir çocuk gülümsüyor yüzüme, hafif aralanmış araba camından, el sallıyor bana, minik elleri, kahve gözleri, rüzgârda dalgalanan saçları.

1978 Kahramanmaraş doğumlu. Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Mezunu. Bir süre özel sektörde öğretmenlik yaptı. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığına geçerek Mardin, Diyarbakır, Bursa illerinde öğretmenlik görevlerinde bulundu. 2015 yılı itibariyle Ankara’da bulunup Bakanlığın farklı birimlerinde görev yaptı. Şuan Talim Terbiye Kurulu Başkanlığında çalışmalarını sürdürmektedir. Biyoloji dersi üzerine yaptığı çalışmalar farklı yayınevleri tarafından yayınlanmıştır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir