İskenderiye’ye yaklaşırken çok ötelerden sesler duyarız. Şehrin hikâyeleri daha kapısından girmeden büyüler bizi.
İskenderiye’ye tepeden baktığımızda yay şeklinde sahile ve T harfi biçiminde karaya doğru uzandığını görürüz. Şehrin dokusunun onlarca medeniyetin âdeta katman katman, iç içe geçmesiyle oluştuğunu ve bu bakımdan birçok şehirden ayrıldığını, kökünün çok derinlerde olduğunu hemen fark ederiz. Sahil bir baştan bir başa şehrin çok uzaklara açılan kapısıdır. İrili ufaklı beyaz yelkenliler ve balıkçı teknelerinin yanaştığı bu sahil doyumsuz bir manzara oluşturur. Şehri, sahilde geçici kurulmuş çay ocaklarında birikmiş insanları, kıyıya yanaşmış boş sandalların suda sallanışını izlemekle başlarız. Sandalların her birinin insanı uzaklara çekmek için suda kıpır kıpır ve heyecanlı oldukları hemen hissedilir. Ana caddenin suya yakınlaşan kısmında sahile paralel yükselen duvarın üzerine oturmuş, sırtını şehre dönmüş, uzaklara bakan insanları seyrettikçe Akdeniz’in içimizde genişlediğini hissederiz.
Oltasını Akdeniz’e uzatmış balıkçıların bekleyişlerinin hemen yanı başına sırtımı denize yaslarmışçasına oturup apartmanların balkonlarından uzaklara bakanları seyrediyorum. Balkonlarda iplere serilmiş ve kurumaya bırakılmış elbiselerin; mavi, ağaç pencerelerin, kum renginden duvarların, apartmanların boylarıyla yarışan ve rüzgârdan yıpranmış palmiyelerin nereye baktığını, neleri beklediğini izliyorum uzun uzun. Şehrin mahzun ve sukut hâli kışkırtıcı ve bir o kadar da tedirgin edici. Binaların rengi kum fırtınaları yüzünden kahverengi ve sarımtırak. Kum, kendi rengini âdeta boca etmiş. Binalar başka renge boyansalar dâhi bir süre sonra kum rengine dönüyormuş. Kumun boyunduruğu altındaki İskenderiye’de sürekli bir günbatımı havası hâkim.
***
İskenderiye’nin Akdeniz içine sokulan ucundaki Kayıtbay Kalesi 15. yüzyılda Memlük Sultanı Kayıtbay tarafından bir zamanlar dünyanın yedi harikasından biri olan ve Akdeniz’deki gemilere yol göstermek için yapılmış İskenderiye Feneri’nin bulunduğu yere inşa edilmiş. Kalenin inşaatında İskenderiye Feneri’nden arta kalan malzemeler kullanılmış. İskenderiye Feneri bugün, yalnızca hikâyelerde ve kartpostallarda yaşıyor. Uzaktan kaleye bakanlar orada olmayan İskenderiye Feneri’ni görmeye devam ediyorlar. Sahilden baktıkça kendi aralarında dünyanın yedi harikasından biri olan feneri konuşmaya devam edeceğe de benziyorlar. İskenderiye Feneri, hikâyelerde sonsuza kadar yaşamanın önemli örneklerinden. Uzaktan kaleye bakıp herkes gibi İskenderiye Feneri’ni görüyoruz biz de.
***

İskenderiye Kütüphanesi kökü uzaklarda büyük bir şiir gibi duruyor karşımızda.
İskenderiye Kütüphanesi’ne girmeden önce hemen yolun karşısında, sahildeki Selsela kafeye geçiyoruz. Kafenin denize uzanan bahçesinde âdeta dalgaların içine oturuyoruz. Kıyıya vuran dalgaların sert sesi içimizi ısırıyor. Etrafa yayılan köpükler ayaklarımızı yerden kesiyor.
Şiirlerden yükselen dalga seslerinden daha ötede bir sesin içinde birbirimizi duymadan kendimizle konuşarak bir müddet oturuyoruz. Kısa bir kahve molasıyla kütüphaneyi gezmeye hazırlıyoruz kendimizi. Kütüphane kökü uzaklarda büyük bir şiir gibi duruyor karşımızda.
Kaynaklarda İskenderiye Kütüphanesi’nin MÖ 3. yüzyılda İskenderiye’yi başkent yapan Ptolemaious tarafından kurulduğu ve kütüphanede zamanla 150 bin cilt el yazmasının olduğu, bilim tarihinde çığır açan matematik, fizik, kimya ve astronomi alanında çok önemli bilim insanlarının çalıştığı geçmektedir.
Yüz yıllarca Mısır’a giren her kitabın İskenderiye Kütüphanesi’ne getirilmesi, orada kopyasının alınması zorunluymuş. Kitabın aslı kütüphanede kalır, kopyası sahibine teslim edilirmiş. Başka ülkelere gidenler de oralarda buldukları eserleri kütüphaneye getirirlermiş.
Kütüphaneyi bazı kaynaklara göre Roma İmparatoru Sezar’ın bazı kaynaklara göre de Bizanslıların yaktığı geçmektedir. Yakılan kütüphanenin bulunduğu alana şu anki kütüphane 2002’de inşa edilip açıldı. Fotoğraflardan dış görüntüsüne bakıldığında eğik duran dev bir davula benziyor. Cam ve alüminyumdan yapılmış çatısı yaklaşık iki futbol sahası büyüklüğündeymiş.
Kütüphane etkileyici bir iç tasarıma ve geniş bir eser yelpazesine sahip. Çok katlı açık bir alanı kaplayan okuma bölümleri ve raflar silindir şeklindeki yapının büyük kısmını oluşturuyor. En yüksek kattan bakıldığında bütün alanın görülebilmesi alanı oldukça genişletiyor. Kuzey tarafına yerleştirilen camdan pencereler iç okuma salonunun nerdeyse her köşesini aydınlatıyor.
Girişte önümüze geçip kütüphanenin ayrıntılarını anlatan rehberden ayrılıp her katını, köşesini dalgın dalgın gezme ve kitapların arasında kaybolma duygusundan kurtulamıyorum. Kütüphanenin tarihine ve atmosferine karışıyorum. Akdeniz’in serin sularının hemen yanı başında yanan kitapları ve buradan yükselen alevleri düşünmeden edemiyorum. Gezmek için gelen herkesin aklının bir kenarında kütüphanenin bu tarihi hikâyesi olsa gerek. İnsan yakın zamanda yanan kütüphaneleri de düşünmeden edemiyor burada. Bir kenara oturup Saray Bosna’da Sırplar tarafından yakılan kütüphaneyi düşünüyorum ben de.

Camilerin yoğun olduğu meydana Mescitler Meydanı deniliyor. Meydanın ortasından tramvay hattı geçiyor. Sahilin biraz yukarısında. Büyük camide medfun zat Şazeliyye tarikatının kurucusu Ebu’l Hasan Şazeli’nin en önemli talebelerinden ve 13. yüzyıl Endülüs sufilerinden Ebu’l Abbas Mursi. Cami de bu isimle anılıyor. Tavanındaki kahverengi, sarı ve turuncu karışımı renk karnavalı ayrı bir güzelliğe sahip.
Yanındaki Seedi Yakut Camii kapalıydı. Dışardan bakımsızlığı belli oluyordu. Bahçesinde top oynayan çocukların arasına karışıyoruz. Yabancılamıyorlar bizi. Beraber terliyoruz.
Bazı eserleri ve kişileri duyduktan sonra ona ulaşana kadar bir yolculuğunuz olur. Bazı eserlerle karşılaşırsınız, onunla da yolculuğunuz orada başlar. İskenderiye’ye gitmeden önce adını duyduğum fakat şiirlerini yüzeysel geçtiğim bir isimdi şair Muhammed b. Saîd Bûsîrî.
Tüm Arap dünyasını etkileyen bu şairin kabrine yakın olan iki büyük camiyi gezmek üzere gelmiştik buraya. Ebu’l Abbas Mursi Camiinin hemen yanındaki bu küçük caminin girişindeki kırmızı yapraklı ağacın sayesinde yolumuz buraya düşmüştü. Kırmızı yapraklı ağacın görüntüsü çok etkileyiciydi. Bize şehrin diğer gezilebilecek yerlerini unutturup kendine çekmeyi başarmıştı.
Camiye ağacın gölgesinde biraz oyalandıktan yapraklarına uzun uzun baktıktan sonra geçtik. İç avluya adım attığımızda ortadaki şadırvanın sönmüş mavi renkli işlemeleri bizi bir süre daha buraya vakit ayırmamız hususunda ikna etmişti. Burada yatanın Kaside-i Bürde’nin şairi Bûsîrî olduğunu sonradan öğrenecektik.
Güçlü bir rivayete göre hayatının sonlarına doğru felç olan Bûsîrî, Hz. Peygamber için yazdığı bir kaside sayesinde bu hastalıktan kurtulmuş, uzunca bir ömürden sonra seksen küsur yaşlarında İskenderiye’de vefat etmiş ve bu küçük caminin sağ maksuresine defnedilmiş.
Bûsîrî’nin eserlerinin tamamına yakını Hz. Peygamber hakkında yazılan kasidelerden ibaretmiş. Bûsîrî ve Ataullah İskenderî Ebu’l Abbas Mursî’nin talebelerindenmiş. Sufi bir şair olan Bûsîrî’nin İslam dünyasında tanınmasını sağlayan büyük eseri Kaside-i Bürde’nin beyitleri caminin ve türbenin duvarlarını süslüyor.
‘Peygamberi yalnızca rüyalarında görmekle teselli bulan gafil bir kavim, Dünyada onun hakikatini nasıl idrak edecek ki?’
Kaside-i Bürde’nin en meşhur beyitlerinden biri. Sonradan okumuştuk.
***
Bir şehri sokak aralarından tanırsın demişti seyyah. Kalabalığın yürüdüğü yollardan, meydanlardan sapmalısın. Şehrin damarlarına girmelisin. Seedi Yakut Camii’nin arka tarafındaki sokaklara giriyoruz. Tramvayın gıcırtısını bastıran korna seslerine atların nal sesleri karışıyor.
Küçük bir meydanda karı koca, içinde ateş yanan büyük bir saç varilin kenarında bir yandan işlerini yapıyorlar bir yandan da gelen müşterilerle ilgileniyorlar. Adam kenarda balıkları temizliyor. Kadın varilin üzerinde pişmekte olan balıkları çeviriyor. Yüzlerindeki rahatlatıcı hava müşterileri balık almaya ikna etmeye yetiyor.
Uzun süre sokak aralarında dolaşıyoruz. Kahire’ye göre biraz daha sakin olan İskenderiye sokakları rahat dolaşmanıza ve sokaklara karışmanıza izin veriyor. Akşamı sahildeki bir balık restoranında bizim de İskenderiye’de bulunduklarını o an öğrendiğimiz Klasik Türk Sanatçıları Uğur Derman Bey ve Çiçek Derman Hanımefendiyle aynı masada Akdeniz’in gün batımını seyrederek ve uzun uzun Klasik Türk Sanatları üzerine konuşarak geçiriyoruz.
Gün biterken Cevat Çapan’ın çevirisini yaptığı Kavafis’in “Tanrı’nın Antonius’u Bırakması” şiirinden dizeler gelip dizlerimize oturuyor:
‘…
Nicedir hazırmış gibi, bir yiğit gibi
böyle bir şehre layık olan sana yaraşırcasına,
kararlı adımlarla yaklaş pencereye;
duygulanarak dinle, ama korkakların
yanıp yakılmalarıyla değil,
son bir kez doya doya dinle o sesleri,
o gizli alayın eşsiz çalgılarını,
sonra veda et ona, yitirdiğin İskenderiye’ye.’
