Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Ruh Aşımız, İstiklâl Marşımız

Mehmet Âkif, “çelik zırhlı duvar”a benzettiği Batı’nın teknolojik (maddî) gücüne karşı, Müslümanların imanının (mânevî gücünün) galip geleceğini ifade ediyor; bu mısralarda “İnanıyorsanız üstünsünüz.” ayetine telmihte bulunuyor. Aynı dörtlüğün: “Ulusun, korkma, nasıl böyle bir îmanı boğar, / Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar?” mısraları çok zaman hem yanlış anlaşılıyor hem de yanlış okunuyor.  Buradaki “ulusun” kelimesi, “yücesin, büyüksün” manasında değildir. Bu söz, “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar, (bırak) ulusun (dursun)! Merak etme, o tek dişi kalmış canavar, böyle bir imanı boğamaz.” anlamındadır.

EKLENDİ

:

Bağımsız her milletin bir millî marşı vardır. Millî marş, mensup olduğu milletin değerlerini ve istiklâlini simgeler.

İstiklâl Marşı’mızı derin kültürlü, milletinin bütün dertleriyle beraber ortak değerlerini de gönlünde ve hayatında samimi olarak yaşayan, “Çanakkale Şehitleri”ne muhteşem bir şiir yazmış büyük bir İslam şairi ve âbide bir şahsiyet yazabilirdi. İşte bu şahsiyet, Mehmet Âkif Ersoy idi. Çünkü o, yazdığı gibi dosdoğru, mert ve namuslu olarak yaşamış çok büyük bir karakterdi. Hem İslam ve Doğu hem de Batı klasiklerini okuyan, Türkçe dışında 3 dili mükemmel derecede bilen büyük bir münevver, âlim ve eğitimciydi. Müslümanların ayrılık, ırkçılık, cehalet, ilimden uzaklaşma, tembellik, ümitsizlik, edepsizlik, yanlış tevekkül, fakirlik gibi meselelerini şiirlerinde işleyen, bunlara çözümler üreten, yolumuza kandiller seren bir millet ve İslam şairiydi o. Millî Mücadele’ye hem şair, yazar, vaiz, hatip ve milletvekili olarak destek vermiş hem de bizzat oğluyla birlikte itfaiye eri olarak katılmış vatansever bir şair, fikir, gönül ve dava adamıydı Mehmet Akif. 

“Memleketi bu müessir telkin ve tehyic vasıtasından mahrum bırakmamak için” İstiklâl Marşı’nı yazan Mehmet Âkif Ersoy’un, İstiklâl Marşı’nı hangi duygularıyla ve nasıl yazdığını, onunla beraber Ankara’daki Taceddin Dergâhı’nda beraber kalmakta olan Konya Meb’usu Hafız Bekir Efendi şöyle anlatıyor:

“Âkif bir gece aniden uyanır, kâğıt arar, bulamayınca kurşun kalemiyle yer yatağının sağındaki duvara marşın ‘Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.’ mısrasıyla başlayan kıtasını yazar. Sabahleyin namaza kalktığımda, Üstad’ı çakısıyla duvardaki yazıyı kazırken gördüm.”

İstiklal Marşı, 12 Mart 1921’de I. BMM tarafından 724 şiir arasından büyük bir heyecanla  “millî marşımız” olarak kabul edilmiştir. İstiklal ve İslam şairi Mehmet Akif, şiiri kahraman ordumuza ithaf etmiş; “Bu şiir, milletimindir.” diyerek bu muhteşem şiiri “Safahat” isimli eserine almamıştır.

İstiklâl Marşı’nı yazma karşılığında verilecek 500 liralık büyük mükâfatı (bugünkü para ile milyarları) almayan Mehmet Âkif, bu parayı şehit eş ve çocuklarına iş öğretmek maksadıyla kurulan “Darü’l-Mesâi” adlı teşekküle bağışlamıştır. Mehmet Âkif, o sırada Burdur milletvekili olmasına rağmen büyük mâli sıkıntı içindeydi ve giyecek bir paltosu bile yoktu. Ceketle dolaşıyor, fazla soğuklarda arkadaşı Baytar Şefik Kolaylı’nın paltosunu giyiyordu.

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;/ Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. / O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; / O benimdir, o benim milletimindir ancak.” diye başlayan İstiklal Marşı’nda şairin “Korkma!” diye seslendiği, özelde “Peygamber ocağı” olarak gördüğü Türk ordusu, genelde Türk milletidir. O günlerde memleket işgal altında ve millet kan ağlıyordu. Bazı mandacılar ve millete yabancılaşanlar, millete sürekli ümitsizlik telkin ediyorlardı. O ıstırap yıllarında güneş batarken bu endişeyi duyan millete karşı Âkif’in ümitvar yüreğinden yükselen erkek sesi, umutları yeşerterek endişeleri yok etmiştir. Burada ayrıca, Hicret esnasında korkan Hz. Ebu Bekir’e “Korkma! Allah bizimle beraberdir.” diyen Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in sözüne telmih (hatırlatma) vardır.

Şair, ilk kıtada bayrağımızın sembolü olarak kullandığı “sancak” kelimesini şehitlerimizin kanının rengi olan “al” ile tavsif etmiştir. Mehmet Âkif’e göre, tevhidin ve istiklâlimizin sembolü olan ve şafak denizinde yüzen al sancak; yurdumuzun üstünde tüten en son ocak sönmeden, en son Müslüman evi ve ferdi yok olmadan sönmeyecektir.

Bayrağımızı karanlıkları aydınlatan “yıldız”a benzeten şair, ikinci kıtada “hilâl” mecazıyla ona seslenmiştir. Hilâl, şairin “Çanakkale Şehitleri”nde; “Bir hilâl uğruna yârab, ne güneşler batıyor!” dizesinde ifade ettiği gibi İslâm’ın, Allah’ın sembolüdür.

İstiklâl Marşı’mızdaki “Çatma, kurban olayım, çehreni, ey nazlı hilâl!/ Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl” ifadesinde şair, bayrağın şahsında aynı zamanda Allah’a seslenmektedir. Allah’ın “celâl” ismini de zikreden Âkif, Allah’ın bu millete “kızgınlık” ile değil,  “nusret” ve “merhamet” ile muamele etmesini dilemektedir.

Bestelenmiş iki kıtanın sonunda terennüm edilen “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl!” mısraı, en önemli mısra (ana fikir) olduğu için şiirin sonunda da bir mısra ilave edilerek tekrarlanmıştır. “Hak” kelimesi tevriyelidir. Birinci anlamı “Allah”, ikinci anlamı “hukuk ve adalet”tir. Bu mısrada “istiklâl”in, Allah’a ve adalete bağlı milletin hakkı olduğu hakikati şiirsel dile getirilmektedir. Allah’a bağlı olan, ondan başkasından da bağımsız olur. Allah’a hakiki kulluk edenler, kula kulluk ve kölelik edemez.

Mehmet Âkif, “çelik zırhlı duvar”a benzettiği Batı’nın teknolojik (maddî) gücüne karşı, Müslümanların imanının (mânevî gücünün) galip geleceğini ifade ediyor; bu mısralarda “İnanıyorsanız üstünsünüz.” ayetine telmihte bulunuyor. Aynı dörtlüğün: “Ulusun, korkma, nasıl böyle bir îmanı boğar, / Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar?” mısraları çok zaman hem yanlış anlaşılıyor hem de yanlış okunuyor.  Buradaki “ulusun” kelimesi, “yücesin, büyüksün” manasında değildir. Bu söz, “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar, (bırak) ulusun (dursun)! Merak etme, o tek dişi kalmış canavar, böyle bir imanı boğamaz.” anlamındadır.

Vatan; tarih, din, dil, kültür ve milletin kaynaştığı, şehitlerin kanlarıyla değerli ve aziz kılınan yerdir. İstiklâl Marşı’mıza asıl ruhunu veren “istiklal, bayrak, millet, din, Hak, mabet, ezan, şehadet, hilâl, vatan, hürriyet” gibi kutsal kavramlardan rahatsızlık duyanlar; milleti millet yapan ebedi ve manevi değerlere yabancılaşmış kişilerdir. Onlar istemeseler de “Şehadetleri dinin temeli olan ezanlar”, ebedi olarak vatanımızın üstünde, ay yıldızlı al bayrağımızın gölgesinde inleyecek; mabetlerimize, kutsallarımıza “namahrem eli” asla dokunamayacaktır. Şehitlerimizin ruhlarının Allah’tan dileği, bizlerden beklediği de budur. Mehmet Âkif’in İstiklâl Marşı’nda müjdelediği gibi “Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın / Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın!”

“Millî Marşı”mızın kabulünün 100. Yıl dönümünde “Mehmet Âkif ve İstiklal Marşı Yılı” vesilesiyle Millî Şair Mehmet Âkif´in idealindeki “Âsım´ın nesli”ni yetiştirebilmek, “istiklal ve Çanakkale ruhu”nu yaşatabilmek, “büyük Türkiye”yi inşa edebilmek için Mehmet Âkif’in hayatı, şahsiyeti, mücadelesi, fikir ve sanatı, özellikle de “Safahat” isimli muhteşem eseriyle İstiklal Marşı’mızın anlam ve ruhu her yönüyle çeşitli faaliyetlerle daha yoğun ve bilinçli olarak yeni nesillere aktarılmalı; ruh ve mefkure aşısıyla onlara ideal bir millî şahsiyet kazandırılmalıdır. Ayrıca Mehmet Akif´in vaazlarını, tefsirlerini, yıllar sonra ortaya çıkıp basılan kısmî “Kur’an Meali”ni, mektuplarını, makalelerini, tercümelerini, hakkında yazılanları okuma, okutma ve anlama çabası içinde olunmalıdır. Onun hayatı, mücadelesi, çilesi ve eserleriyle ilgili çok kaliteli filmler çekilmeli; hatıralarına sahip çıkılmalıdır mutlaka. Mehmet Âkif gibi ufuk ve yıldız şahsiyetleri anmaktan ziyade daha iyi anlayıp örnek almaya ihtiyacımızın olduğu unutulmamalıdır.

Mehmet Âkif’in övdüğü “Âsım’ın nesli”ne düşen vazife ise, 10 kıtalık, 41 mısralık İstiklâl Marşı’nı sadece okuyup ezberlemek değil; “millî mutabakat metnimiz”in muhteşem milli marşımızın- mânâ ve ruhunu anlayıp hissetmek ve yaşatmaktır.

Beyoğlu´nda Mısır Apartmanı’nda 27 Aralık 1936’da -çok sevdiği Peygamber Efendimizin vefat ettiği 63 yaşında- Hakk’ın rahmetine kavuşan, devlet töreni olmaksızın sadece “Âsım’ın nesli”nin omuzlarında Kur’an ve İstiklal Marşı okunarak Edirnekapı Mezarlığına defnedilen Mehmet Âkif´in şu duasıyla bitirelim yazımızı: “Allah, bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!”

Edebiyat

Hastahane Günlüğü (Van Araştırma Hastahanesinde 7 gün)

Ziyaret saatinde kalabalık var. Tanıdıklar, arkadaşlar, aile efradı yavaş yavaş sökün ediyor. Hakkını yememek lazım, beni ilk ziyaret edenler arasında Mehmet Feyat ve Ersin Bayram, iki mesai arkadaşım geldiler. Duyanlar hastaneye damlıyor. Gerçekten insanın kıymeti kaybolduktan sonra anlaşılacak, mı acaba?

EKLENDİ

:

6 Aralık 2000 Çarşamba

(1. gün)

saat 22:00

Beyaz çarşaflar içine yatalı henüz bir saat bile olmadı. Koğuşumuzda bir adam, iki de genç var. Biri asker…

Kardeşlerim yanımdan ayrıldıktan sonra yapayalnız kaldım. Düşündüm, uzun uzun yıllardan sonra hastane koğuşlarında bir başıma kalmanın burukluğu var. İşin aslı kardeşim Feridun Araştırma Hastanesinin personeli olmasaydı bu kadar kısa bir zaman diliminde zor yatardım.

Bugün Ramazan’ın onuncu günü.

Uzun süredir hiç bu kadar iki hüznü bir arada yaşamamıştım. Apar topar getirildiğim için cebimde ne tütünüm ne sigaram ne de çakmağım var. Canım müthiş sigara çekiyor. Nöbetçi hemşiremiz esmer ve sempatik. Henüz bir diyalog geliştirememişim. Dönüp duruyor. O da bir ayrıcalık olduğunu seziyor ama üzerinde durmuyor galiba… Doktorların biri geliyor biri gidiyor.

Yarına çok var…

Müthiş bir can sıkıntısı yaşıyorum bu saatlerde. Keder her yanımı sarmış. Geçmiş ve gelecek arasında bocalıyorum ama kendime bir türlü kızamıyorum. Hep suç benim biliyorum. Her işin bir dünü olduğu gibi bir yarını da olması muhakkak.

Acil servisin veznesinde bu gece nöbetçi olan Feridun’un arkadaşı Lokman’a indim. Geç saatlere kadar çaylı, sigaralı bir sohbet yaptık.

7 Aralık 2020 Perşembe

(2. gün)

saat 12:00

Nurcan hemşireyle teste çıktık. Sonra Doç. Dr. Ahmet Kutluhan geldi. Takıldı bana. Eninde sonunda seni buraya yatırdık, dedi.

Serum… iğne… derken… orucumu bozmuyorum…

Bir tartışmadır alıp başını gidiyor. Böyle konuşmak beni sıkıyor. Gözlerim pencereden dışarı kayıyor. Gökyüzünde pırıl pırıl bir kış güneşi var.

Ziyaret saatinde kalabalık var. Tanıdıklar, arkadaşlar, aile efradı yavaş yavaş sökün ediyor. Hakkını yememek lazım, beni ilk ziyaret edenler arasında Mehmet Feyat ve Ersin Bayram, iki mesai arkadaşım geldiler. Duyanlar hastaneye damlıyor. Gerçekten insanın kıymeti kaybolduktan sonra anlaşılacak, mı acaba?

saat 20:30

Sessizlik hâkim. Evden öteberi, yiyecek, içecek gelmiş. İştahım yok. Sahura saklayacağım.

Bugün yoğun bir gündü…

Kim bilir, nasılım, nerelerdeyim?

Gök şimdi nasıl?

Evlerin, odaların köşelerinde ne konuşuluyor şimdi? Benim ismim geçer mi her karede?

Odam, bilgisayarım, raflarda duran kitaplarım, benim yokluğumda hüzünlendiler mi?

Kime ne anlatıyor hayat sayfasının müdavimleri?

Ya ay ve yıldızlar, beni özleyecekler mi?

Her yanımdan hazan akıyor. Dışarısı kış. Ölümü ve hayatı beraber yaşıyor hastane koridorları. Her aşkın içindeki ayrılık, her kimyanın ötesindeki simya ve her zaman dilimine ayrılmış beklenti; beklemeyi öğrenememiş insanlara bir şey ifade etmiyorsa, hayatın kendisi artık “hayat” değildir…

Öyleyse ben niçin akıyorum insancıklardan yana!

Bunu düşünüyorum…Düşünüyor ve yoruluyorum.

8 Aralık 2020 Cuma

(3. gün)

Hayat devam ediyor…

Burnundan ameliyat olan genç öğretmenin iniltisi var kulaklarımda. Koğuştakilerle iyice haşır-neşir olmuşuz. En renkli sima 23 gündür yatan sevimli asker. Ben ona “badi asker” diyorum. Hem burnundan hem de kulağından ameliyat olmuş. Maskotumuz. İstanbul’da oturuyormuş ama aslen Kastamonulu. Ona İbrahim Tenekeci’yi tanıyor musun, diyorum. Başını sallıyor. Bu taraklarda bezim yok der gibi…Ama her işimize koşuyor. Hizmetimizi yapıyor, koğuşlar arası işlerimizi, hemşirelerle olan diyaloğumuzu o sağlıyor.

Oktay şuraya!

Oktay buraya!

Dünya hâlâ dönüyor mu?

Dışarıda pırıl pırıl bir dünya.

En çok, ölüm oruçlarını düşünüyorum, merak ediyorum. Ben hastaneye balıklama düşmeden 48. günlerini doldurdular. Ölüm sınırına dayandılar… (Ölüm oruçlarının 61. gününde devlet cezaevlerine müdahale etti, en az 30 kişi öldü. Bu gündem de maalesef diğer gündemler gibi uzun sürmedi Türkiye’de…)

Dün geceye dönüyorum…

Dr. Oğuz Bey’le güzel bir sohbet gerçekleşti. Ehli beyte muhabbetim devam ediyor böyle güzel insanları gördükçe, tanıdıkça…

Dr. Oğuz Bey, sen bin yaşa…

“Yalnız bir ağacın meyve vermesi düşünülemez” demiş bir düşünür. Hangi makamda söylemiş, tartışılır.

saat 18:00

Av. Ahmet Husrev sağ olsun her gün geliyor. Bugün de bana süt getirmiş. Karşılıklı sohbet ediyoruz. Acılarımı o dindiriyor. Üç tane de kitap … Yarama tuz-biber…

Koğuşumuzdaki yaşlı ağa değerli bir insan… Koğuş adeta bir dergâh. Her saat yemek var, her saat çay pişiyor… Oruçlu olmayanlar yeme içmede bir zorluk çekmiyorlar. Doğrusu hastahanenin bu bölümünde pek ses çıkmıyor. Ramazan’dan mıdır, nedir?

Malazgirtli ağanın tahlilleri geldi. Kansermiş… Üzüldüm…İki gün sonra da İstanbul’a göndereceklerini söylüyorlar. Bir yeğeni var, adı İbrahim.  Van’da öğretmen. İbrahim Hoca hergün ziyaretine geliyor. Doğrusu oğlunu da yâd etmek lazım. Arkadaşları arasında Kâmil olarak çağrılan Kemal, dört-dörtlük bir oğul olduğunu gösteriyor…

saat 22:00

Gazeteden bir haber yok, hâlâ…

saat 23:45

Bir gece kelebeği, iri mi iri, dönüp dolanıyor koğuşun içinde. Yanan parlak ışıklara ulaşmaya çalışıyor. Nerden girmiş olabilir? Bu saatte, bu ortamda işi ne?

Onu da kendime benzetiyorum. Gariban, nereden geldiği belli olmayan, bu ortama hiç de yakışmayan bir aksesuar gibi…

Birdenbire pat diye düşmüyor muyuz uluorta yerlere…

Şem u pervane… Şem yanıp kendini tüketmeden önce etrafında deli-divane dönen pervaneyi yiyip bitirecek…

9 Aralık 2020 Cumartesi

(4. gün)

Şark cephesinde vukuat yok.

Bugünü nedense yazmak istemiyor canım.

10 Aralık 2020 Pazar

(5. gün)

Evdeyim. İzinli çıktım. Aynen askerden veya hapishaneden biri olur ya, tıpkı onun gibi…

Yaşamın nankör bir yanı vardır. Ne kadar iyilik yaparsan o kadar sana çektirir…

Gece iki şair ziyarete geldi.

Melih Erzen ve Nurullah Ulutaş… Nurullah’ın bir erkek evladı doğmuş. Bu sevindirici bir haber… Seni artık tamamen kaybettik, diyerek dalaşıyoruz, gecemizi şamata ile geçirmeye çalışıyoruz.

Olağandışı tek şey mahallede düğün var. Ramazan’da düğün neyin nesi diyeceksiniz ama…

Feridun bize çay pişirip veriyor.

11 Aralık 2020 Pazartesi

(6. gün)

Sabahın erken vaktinde geldim yattım, hastaneye, hastane koğuşuma, beyaz çarşaflı yatağıma. Yine koluma serumu taktılar. Hemşireye incitmemesi için ricada bulunuyorum yine. Yine yalnızlık çekeceğim bu koğuşun kalabalığına rağmen… Orucumu yemeyeceğim yine esaslı tartışmalardan sonra…

saat 14:00

Daha önce çekilen tomografi filmlerim geldi. Buna kısaca ‘tomo’ diyorlar. Aklıma muziplikler geliyor. Ha tomo, ha homo diyorum… Doktor beni taburcu etmek istiyor. Sen çok yattın diyor. Yok ya, diyorum doktora. Bırak biraz şu hastanede yatıp kafamı dinleyeyim. Evdn daha rahat. Bana bakıyorlar. Ziyaretime geliyorlar. İstediğim her şeyi alıyorlar. Nazlanabiliyorum. Dışarda ne rahat yüzü gördüm ki. Hastalardan hiçbir şikâyetim yok. Dedikodudan uzak. Kötülüklerden uzak. Zulüm ve pisliklerden uzak…

Yalandan ve ikiyüzlülükten uzak…

Sizi bırakıp gitmeyeceğim diyorum şakayla karışık. Gülüşmeler… Hoşnut tavırlar… Hemşirenin gözbebekleri yanıp sönüyor…

Doktorum; Seni salacağım ama karşılıksız olmaz, diye takılıyor.

Teşekkür ilanı yazacağım gazeteye, diyorum. Bana biraz daha istirahat ver…

-Teşekkür metni için bir hafta…

-Bir hafta yetmez, iki hafta…

-Bir teşekküre bir hafta olur ancak. O da senin için yoksa hastalarıma istirahat yazmıyorum normalde.

-O zaman iki haftaya iki teşekkür…

Koğuş gülmekten kırılıyor.

Yardımlarını esirgemeyen değerli Doç. Dr. Ahmet Kutluhan’a teşekkür ediyorum. (Parantez: Ama yine de bir haftadan fazla istirahat vermedi.)

saat 16:00

İftarda menüm zengin. Tas kebap-çorba-salata-çiğköfte-otlu peynir-meyve…

saat 18:00

Yeni bir olay yok.

Yeni bir gelişme yok.

Yeni bir değişiklik yok.

Yüzüme mütemadiyen gülen ve bana ismini bir türlü söylemek istemeyen hemşirenin nöbeti başlamış. 6 kişilik koğuş tamamen dolmuş. Yeni hastalar gelmiş. Onlarla tanışma faslı. Kanser olan ağa İstanbul’a gidecek. Badi asker Oktay hâlâ taburcu olamamış.

Şimdi İstanbul’da olmak vardı! diyor. Ben de katılıyorum bu temenniye… Duygulanıyor Oktay. Dokunsan gözlerinden pınarlar gibi yaş akacak… Ufak-tefek ama gelişmiş kasları ve pazuları var. Ne iş yapıyormuş sivillikte: Demir döküm fabrikasında…

Aydınlı

Tatvanlı, dört yıldır Saray ilçesinde öğretmenlik yapan Memduh Hoca burnundan ameliyatlı. Tatvanlı Nevzat artık buranın demirbaşı olmuş. Bu üçüncü gelip yatışı. Yine kulağından ameliyat olacak…

saat 22:30

Nihayet Dr. Murat aradı.

O da geçmiş olsun için değil. Matbaada çalışanlardan dolayı, sorun varmış…Onu haber vermek istemiş…

(Parantez: Daha sonraki günlerde sitemimi dinlerken bunun böyle olmadığını, el altından sürekli benden haberdar olduğunu, önemli bir iş olmadığı için, doktorluğun gerekliliğini yerine getirdiğini söyledi.)

12 Aralık 2020 Salı

(7. gün)

saat 7:30

Önce lapa lapa, usul usul inen kar, şiddetini arttırmış. Gökyüzünün gri karanlığını görüyorum yattığım yerden.

Kar yağışının ne zaman başladığını bilmiyorum. Şafak vaktinde dalmışım. Uyandığımda kar yağıyordu. Aklımda yıllardan kalan bir iz: Adamo’nun ‘Her Yerde Kar Var’ şarkısı…

Aman doktor vurma beni,

Ve öğlen sonrası…

Taburcu oldum.

“Oh be!” mi demeliyim? Diyemiyorum. Sanki evde çok rahat edeceğim. işyerinde… gazetede…

Başımdaki vaveyla yeni başlayacak desene…

Ve ben, her günümün bir dert olduğunu yeni yeni anlamıyorum…

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar