O’nun sende var ettiği hâli olduğu gibi kabul etmeye mi itirazın, niye sevmiyorsun kendini? diye sordu. Ruşen Bey, o anda, uzun ince endamı, görkemli duruşu, soğuk mesafeli haline rağmen, sarı sıcak gülüşüyle geceyi apansız aydınlatıp, kaçmak üzereydi.
Asu Hanım, ona ayrılan zamanda sadece bilmiyorum diyebildi. Bana benimle ilgili sicili bozuk öyküler anlattılar hep derken, biraz üşümüş olacak ki kapıyı itip içeri girdi. Anlattıklarını dinleyen birinin olmayacağından emin bir edayla içinden konuşmaya devam etti. Sesin kuvveti suyu ikiye yarar unuttunuz mu? Madde sese direnmez ona uyum sağlar, tıpkı benim gibi. Oysa Barbaros’un sesi kutsal bir ikaz gibi, 130 desibel sesiyle tüm insanlığı her sabah göreve çağırıyor. Kimse neden onun dediklerini yapıyorum demiyor, diyorsa da ben duymuyorum. Peki ya ben, onlardan farklı mıyım? Sorgulamam, itaat ederim, dedi.
Bu cümle, kalbinin içindeki kibir kapısını tırmalamış olacak ki, Asu Hanım, kendi kendine konuşma faslından, kendi ile tartışma safhasına geçmişti. Ardını sağa sola sallamaya, başını ileri geri atmaya başlarken aklından bin türlü muziplikler geçiyor, Barbaros Bey’in tufaya geldiğinin hayalini kuruyordu. Çöp gibi bacakları vardı ipince, ama Asu Hanım’a sorsan gücü onu alt etmeye yetmeyecek kadar zayıftı fikrince. İtaat et kurtul işte ne bekliyorsun, Barbaros öylemi, sınır çizer, yön verir, herkes onun etrafında dolanır, diye düşündü bu kez de. İçindeki hiddetin boyutu, zaten kısacık olan boyunu aşmıştı. Yine durmadı, aklınca bilimin gölgesine sığınarak içindeki hukuk savaşını kazanmaya meyletti. Belki de kızıl denizi ikiye bölen, denizdeki gel git eylemi bile değildi, dedi Asu Hanım. Musa’nın asası Barbaros’tan daha kuvvetli tınıda bir ses çıkarıp denizi ikiye yarmış olamaz mıydı? Allah öyle istese, olurdu elbet, diye düşündü. Barbaros’un hikmeti sesindeydi.
Ertesi sabah kalk emriyle uyanan Asu Hanım, gün ışığının sıcağına sığınmış, Barbaros Bey’in tahmini buyruklarını yerine getirmek için eşeleniyor, toprak alanda çim kokusuna sığınırcasına başına buyruk dolanıyordu. Gözü aralıksız bir şekilde Ruşen Bey’i ararken, içinde, yelkenli gemilerden çıkan bir adet kısa düdük sesi ile rotasını çoktan sancağa çevirdiğinin henüz kendisi de farkında değildi.
Her mahlûk gibi huzurun baş döndürücü tılsımına kapılmış, bir yandan olası işleri yerine getiriyor, bir yandan Ruşen Bey’in tek soruyla aklında açtığı meclisi, sorguları, bulduğu yanıtları, aldığı kararları ve bunların nahifliğini, kapsayıcılığını düşünüyordu.
Asu Hanım, Ruşen Bey’i son gördüğü yere bakarak, bir insan niye sevmez ki kendini diye düşünürken, içimdeki boşluğu sevdiğin şeylerle doldur Allah’ım, ben ne ile doldurduysam içimde köksüz kalıp çürüdü, dedi. Anneciği henüz sekiz haftalıkken Asu Hanım’ı tek başına bırakmıştı, üstelik aralarında bir kanat boyu mesafe vardı. Düşse görür, ağlasa duyardı. Ama annesi hiç oralı olmazdı. Asu Hanım’ın hiçbir yarası, işaret parmağı ile gösterilecek kadar bile dikkat çekmezdi. Ayı işaret eden peygamberin parmağı kamerin bir yarısını dağların arkasına kaydırmadı mı? Diğer kısmı gökyüzünde kalsa da, Asu Hanım’ın da ruhu göğe yükselmişti annesi tarafından yok sayıldığında, bedeni kafeste kalsa da.
Kimsenin gözünde hükmü olmayan birinin değerli olduğuna inanması ayın birleşmesi kadar mümkündü. Ruşen Bey, kendi aydınlığı ile Asu Hanım’ı işaret ederken, parçalanmış ruhunu dağın ardından sanki yeniden çağırdı. Bu seda Asu Hanım’ın kendini görebilmesini sağladı. Üstelik Ruşen Bey, yaptıklarının henüz farkında bile değildi.
Hava alacalı bir hal almaya başlamış Ruşen Bey’in birden ortaya çıkış saatlerine dar bir zaman kalmıştı. Kapıyı ittirerek açan Asu Hanım, geceyi Ruşen Bey’in aydınlığında geçirmek için Barbaros Bey’in onu fark edemeyeceği bir kuytuya saklandı. El ayak çekilmiş, annesi dâhil tüm hanımlar ve beyler kapalı kapılar arkasına geçmiş günün yorgunluğunu atıyordu.
Tuhaf bir hal üzere akşamın karanlığına tutunarak yürümeye başlayan Asu Hanım sadece varlığınla mezhepler, ırklar bir araya geldi sanki diye geçirdi içinden. Bir var olup bir kayboluşuna bir anlam veremediği Ruşen Bey’i düşünürken. O anda, bir kara kedi sanki Ruşen Bey’i ünlemek ister gibi ortaya çıktı ve akşamın yumuşak yüzünü tırmıkladı. Ruşen Bey’in nuru kediyi bile aydınlatmıştı. Asu Hanım hızlı adımlarla Ruşen Bey’in yamacına sokulup konuşmaya başladı.
Sanırım henüz küçücükken düştüğümde bana bakıp yüz çevirdikleri an, bu dünya için gereksiz olduğuma karar vermişim. İçimde bir şey kopmuş, tutup bağlasam bağlanır elbet. Ama ağaçtan düşen yaprak gibi ilk kıyametim kopmuş o an, ağacın dibinde dursam, dallarına takılsam ne! Sur sesi sandığım kırılan kemiklerin çıtırtısıydı. Koşulsuz sevmek her kişinin hakkı mı bilemem, ama bir şey var ki kimse kimseyi değersizleştirdikten sonra sevmiyor. Kendisi bile. Nasıl yaptın bilmiyorum Ruşen Bey, içimde binlerce kuşkanadıyla çırpınan kaygılarımı, sorgulamamı sağladın, dedi.
Benim gözlerim bağlıydı, ben bağlamıştım üstelik. İyi gelmek bir insana verilecek tek sahici armağan iken ben kendime iyi gelmeyi seçmemişim. Güzelleştiremediğim şeyler için çabalarken, kendimi terk etmişim. Beni evin balkonu gibi dışarda tutanların gözleri aydın olsun, evleri balkonsuz bırakıyorum, diye ekledi.
Asu hanım tüm gece, zihnini açan Ruşen Bey’den bir ses bekledi. O ise sessizliğini korudu. Aydınlatmış olmanın hazzı ona yetmiş, yeni bir dert, yeni bir sorumluluk almak istemiyor gibiydi.
Saatler süren sessizlik Asu Hanım’ın içinde yeni yaralar açmaya başlamıştı. Bir an arkasını dönüp kümese doğru yürümeye karar verdi. Ruşen Bey ile arasındaki mesafe açılıp gecenin köründe hareket eden başka bir canlı olmayınca, kümesin demir tellerine bitişik sokak lambasının fotoselli ışığı, kod adı Ruşen Bey yeniden karanlığa büründü.
Bu karanlık Asu Hanım’ın tavuk ciğerine oturmuş olacak ki isterim ki yürüdüğün yollarda biriktirdiğin anıları, bir demir kapı eşiğinde bana anlatmayı seçmiş ol. Çünkü ben hep, seni bekliyor olacağım, dedi. Yıllardır dibimdeymişsin, görmeye cesaretim olmadığı için karanlıkta gözlerimi kapatmışım ben. Belki de tiz sesiyle içimi dolduran Barbaros horozunun yüzünden göremedim seni diye düşündü.
Asu Hanım, olanlar niye oldu bilinmez ama senden gelene eyvallah, dedi ayrılık zamanı bir rüzgârla uçuşan kâğıdın hürmetine ışığını yeniden görünür kılan Ruşen Bey’e. İşte o kâğıt kesiği Asu Hanım’ın son kelimesini ikinci hecede ikiye böldüğünden bu sefer “eyvah” demek Ruşen beyin payına düştü.
