1. Anasayfa
  2. Edebiyatımızda Ramazan

Siyah / Beyaz İplik

Siyah / Beyaz İplik

Ne mutlu bana.

Evet, ne kadar övünsem azmış. Aradan bin beş yüz yıl geçmiş olsa da kendimi o mutluluk asrının insanlarına e­şitlemişim. Önemli olan vak’anın tekrarı değil, insan aklının değişmeyen anlayış seviyesi imiş ve benim bu yaşantımda âde­moğlunun nâsları yorumlayış şeklinin kanıtlandığı düz bir çizgi söz konusu imiş. Ben o küçük yaşımda, şapla şekeri ye­ni yeni ayırt etmeye girdiğim o heyheyli günlerimde bunun farkına varmamışım. İnsan, farkına varmadan da evrensel bir doğruya işaret edebilir, bir keramet gösterebilir mi diye kuş­kuya kapılsa ve benim vak’amı duysa ve ondan sonra da ‘evet, yapabilir, örnek mi işte şu çocuğun serüveni’ dese ve yemin de etse ona kefaret gerekmediği gibi bu haliyle kitaplara geçse yeri imiş.

Demek bir hazinenin üstünde oturuyormuşum da haberim yokmuş. Demek yeryüzünde hiçbir hakikat nihan kalmıyor­muş. Öyle ama bunu ete, kemiğe büründürmeyen, âleme iz­har etmeyen ve üstelik içinde kanser virüsü taşıyıp da ondan haberdar olmayan bir zavallı misali bendeniz için bir noksan­lık değil mi? Öyle değilmiş işte. Elma her zaman ağaçtan yere düşermiş, herkes bu harika olaya şahit olurmuş ama hiç kim­se Newtonluk yapıp şaşırmazmış, buldum, buldum diyerek banyodan çıplak olarak seğirtip sükûnetini bozmaz; elma dü­şerse de O’ndan düşmezse de; su kaldırsa da O’ndan kaldırma­sa da, deyip teslimiyet gösterirmiş. İşte benim hâlim de bu tes­limiyetin göstergesi imiş.

Bütün bunlarla ne demek istiyorum? Kim demiş bu kadar sözü? Hepsini anlatacağım merak etmeyin.

Efendim, ben o zamanlar on bir, on iki yaşlarında orta iki­ye giden, damarlarında kandan başka suların yavaş yavaş ak­maya başladığını hissetse de bunların gerçeğini ayırt edeme­yen bir çocuktum. Hac ayı Kurban Bayramına denk geldi bu yıl, diyen gazete haberine benziyor ama gerçekten dediğim gi­bi oldu, o zaman da Ramazan ayı yaz mevsimine hatta ay a­dını söylersem hazirana denk gelmişti. İhtiyarlar ve biz çocuk­lar haziran ayının o deve bayıltan sıcağında oruç tuttuğumuz için ağzı damaklarına kadar kurumuş bir vaziyette, yarı bay­gın, ağaç gölgelerinde dönenip dururduk. Az uyuyalım desek açlık midemizi vurur, köyümüzde karargâh kurmuş kara si­neklerin ısırmasıyla şekerlememizi yarıda kesmek zorunda kalırdık.

Ne zaman ki güneş bizim bu hâlimize dayanamayıp hara­retini azaltır, artık dağın arkasındaki evine gitmek için bize el sallamaya başlar, işte o zaman Kahveci Turgut dut ağaçlarının dibini sular, televizyonu açar, demliğin altını yakardı.

Güneşin dünyamızı karartıp gitmesine sevindiğimiz kadar başka bir olaya sevindiğimizi hatırlamıyorum. Sevincimizin nedeni annemin özene, bezene hazırladığı salatalar, çorbalar, tatlılar değil. Tek nedeni var sevincimizin: Buz gibi su içmek.

Artezyenden çekilmiş buz gibi berrak, tatlı suyu elimize al­mamız, bunun için topun atılmasını dört gözle beklememiz bize verilmiş bir cennet müjdesi idi âdeta. Köyümüz Eskiçi­ne’nin doğal soğuk suyundan içmek, onun içinde soğutulmuş kan kırmızısı karpuzlardan yemek için uzak, yakın köylerden, ilçeden ve Aydın’dan gelen misafir-cemaat da ikindi sonrası köyümüze akın ederdi.

İçtiğimiz bir bardak su, yediğimiz bir dilim karpuz sanki midemize değil de derilerimizin altına giderdi. Birkaç dakika içinde yüzümüzde mekân tutan ateşe ter de eşlik eder, böyle­ce içimiz-dışımız su olurdu.

İşte biz çocuklar içimizin suyu dışımıza vursun diye akşa­mın selamün aleyküm demesini beklerken, siyah-beyaz tele­vizyonun başına çöreklenir, iftar programını, program arasın­da bizi ‘Hay, Hak’ diye selamlayan Karagöz’ü seyrederdik. Ka­ragöz her çıkışında yıkılmış, viran eylenmiş perdenin sahibi­ne haber vermeye gidince; siyah sakallı, hakim yaka gömlek giymiş bir genç Yunus Emre’den şiirler okumaya başlardı. Şi­irler bitince önce Kur’an’dan âyetler okunur; arkasından da şı­rıl şırıl derelerin aktığı, tomurcukların çiçeklendiği, balıkların dans ettiği görüntüler eşliğinde okunan âyetlerin meali verilir­di. O günkü yetkililere deseniz ki; bu Kur’an-ı Musavverdir, garanti size karşı çıkarlardı. Ama yaptıkları bundan başkası değildi.

Köyümüzle Başkent’in iftar saati arasında yaklaşık yarım saatlik bir zaman farkı olduğundan, dolayısıyla Ankara için ezan bizden önce okunduğundan, orada oturanları talihli insanlar olarak görür, hemen kulaklarımızı diker, bizim için de ağızları­mızı mühürden kurtaracak desturu duymak isterdik.

Teravih bitince cemaat hemen dağılmazdı.

Söğütlerin altında bağdaş kurmuş masalar, sandalyeler, sü­rahileri ve bardakları ile bize katılır, anlatılan menkıbeleri din­lerdi. Köyümüzün bilge kişisi Hacı Ali, biz çocukları cesaret­lendirmek ve güldürmek amacıyla:

-Ne kaldı şunun şurasında, yirmi sekiz güncük var bayrama, diye söze başlar, sahur vaktine kadar sürdürürdü sohbeti­ni.

İşte böyle bir sohbette dedi bana Hacı Ali :

– Ne mutlu sana!

Neden mutluydum acaba ben? Niçin benimle birlikte oruç tutan diğer arkadaşlarım değil de sadece ben mutluydum? Hem ben bunun niçin farkında değildim ?

Efendim, sözün kısası şu :

Biz gene böyle bir Ramazan gecesinde Hacı Ali’nin etrafını Çin Seddi gibi çevirdik. Çaylarımızı içiyorduk. Bendeniz, Hacı Ali sözün kapağını açıp mevzuya girmeden atıldım ortaya.

Hacı amca, dedim ne olur bugün biraz erken dağılalım, dün sahuru neredeyse kaçırıyordum, şükürler olsun anamın beyaz makarası ile kuyruğundan yakaladım sahuru.

Ne, ananın beyaz makarası mı? Nasıl oldu anlat bakalım, dedi.

Anlattım.

Dün geç yattığımız için sahur davulunu duymamışız. Uyandık, baktık ki horozlar ötüyor. Sahuru yesek mi yoksa akşam yediğimizle mi tutsak orucu. Anam, babam yemesek de olur, diyor. Ben hemen müdahale ettim. Daha beyaz makara ile siyah makara birbirinden ayırt edilmiyor ki, dedim. Ve televizyonda iftar programında meali verilen, verildiği kadar da aklımda kalan, fecir vaktinde beyaz iplik siyah iplikten ayrılıncaya kadar yiyin, için, diyen âyetten bahsettim. Ve anamdan siyah ve beyaz makara istedim. Sonra bak, dedim bizimkilere, siz ayırt edebiliyor musunuz bunları?

Senin gibi genç ve diri gözlere sahip olan biri ayırt edemiyorsa biz nasıl ayıralım yavrum, dediler.

Bunun üzerine sahur yemeğimizi yedik. Eğer bugün erken gidersek, inşallah sahura kalkacağız, der demez başladı gülmeye Hacı Ali. Beni güldürdün, yetmedi Peygamberimizi de güldürdün çocuk. Allah da seni güldürsün, dedi.

Bu kez söz büyüğün su küçüğündü.

Balın Tuzu Eksik by Kamil Yeşil

Evlat dedi Hacı Ali; bunu ilk yapan sen değilsin. Şimdi ben bu televizyona ne diyem. Yılda bir kez dini program yapar, onun da kaşını yarar, gözünü çıkarır böyle. Hay Allah onların müstehakını versin. Ve devam etti : Adını hatırlamıyorum, sahabenin biri senin gibi Ramazan gecesi uyuyup kalmış. O da tereddüt etmiş acaba ne yapsam diye. O da eline siyah ve beyaz iplik almış, senin gibi. Bakmış ki araları tefrik edilemiyor, yemiş yemeğini. Ertesi gün de durumu anlatmış Efendimize. Efendimiz adamın sözüne o kadar gülmüş ki oradakiler onun azı dişlerini bile görmüşler.

Hacı Ali böyle dedi, kendisi de güldü. Benimle beraber olan arkadaşlarımla biz de Hacı Ali’nin azı dişlerini gördük.

Sonra bir yudum su aldı ağzına. Siyah iplik dedi, Efendimizin o sahabeye açıkladığı gibi ‘gece’den mecazdır; beyaz iplik de yine O’nun açıkladığı gibi sabahın aydınlığına bir mecaz…

Sonra sözümün başındaki muştuyu verdi bana.

Demek dedi, o devirde yaşasaydın o hüzün peygamberini sen güldürecektin. Efendimiz o siyahı siyah, beyazı beyaz iri gözleriyle, Arş’a, Kürsü’ye, Cebrail’e, Ömer’e, Osman’a, Ali’ye, Ebubekir’e, Hasan’a, Hüseyin’e, Hatice’ye, Ayşe’ye, Fatıma’ya ve daha kimlere ve nelere baktığı o mübarek gözleriyle hem de gülerek sana bakacaktı.

– Ne mutlu sana!

(Balın Tuzu Eksik, s.11-15 Birey Yayınları, İstanbul 2001)

Kâmil Yeşil (Aydın 1963-)

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.