Serin bir akşamüzeri Ulu Cami’ye çıkan sokaklardan birine konumlanmış mütevazı bir çay ocağında Erzurum’a dair derin bir muhabbete dalmıştık. Hayatımda ilk kez gördüğüm devasa çay kazanı, altında yanan meşe odununun cömert sıcağıyla fokurdarken, bakır demlikler kendilerince bir muhabbet tutturup bir sen bir ben diye diye içini dökmektelerdi kırmızı beyaz tabaklı cam bardaklara.
Yatsı vaktinin mübarek ezanını beklemeye koyulmuş Erzurum eşrafına kimi Ankara, kimi İstanbul, kimi de Bursa’dan gelen yorgun misafirlerdik. Yorgunduk ama yüreğimizdeki heyecana çoktan yenilmiş olan yorgunluğumuz limon ikramlı kıtlama şekerle tatlandırılmış Rize çayında eriyip gitmekteydi. Bir sevdanın peşine düşmüştük. Bizi bu güzel diyara hem de tam mevsimindeki leylakların altına sürükleyen ortak sevda elbette söze dairdi. Leylaklar beyaz mor renkleriyle göze, misk kokusuyla burnumuza meyletmişken dilimizden dökülen hoşluklar maviye çalan siyah gökyüzüne doğru Erzurum kalesinden köklenmiş al bayrağın altından süzülerek çıkmaktaydı.
“Keleci bilen kişinüñ yüzini ağ ede bir söz / Sözi bişirüp deyenüñ işini sağ ede bir söz” (Yunus Emre)
‘Sözümüz rast gide’ diye koyulmuştuk zaten yola.
Sözün ilk sabahında mahmurlaşmış çiğdem gözleriyle bakış atan Palandökene uyanmıştık. Tepesinde Erzurum’da olduğumuzu hissettiren kar öbekleri vardı. Hava Erzurum’ca serin, gökyüzü Erzurum’ca kasvetli, yüreklerimiz Erzurum’ca coşkuluydu.
“Gönül gurbet ele çıkma / Ya gelinir ya gelinmez
Her dilbere meyil verme / Ya sevilir ya sevilmez.
Yöğrüktür bizim atımız / Yardan atlattı zatımız
Gurbet ilde kıymatımız / Ya bilinir ya bilinmez.”
Demiş Erzurumlu Emrah, biz gurbet bilmediğimiz bu diyarda kadir kıymetimizi bilen nice yiğitle sözleşip, sözümüzde durmağa da niyet ederek yola revan olmuştuk.
Erzurum Ilıcasında konakladığımız odaların kapılarından sözün en güzelini gönlümüzden dilimize yükseltip öylece çıkmaya başlamıştık. Aziziye yazıtlı büyükçe salona nice aziz hatıraları yad edip doluşmaya başladık. İlkin büyük bir sessizlik oldu…
“herşey eninde sonunda sessizdir / bir günün kırılganlığından
kalan ve tekrar tekrar kırılan / müteellim bir insan sesinin başlattığı
ağlamanın kırı / sessizdir
dalda / yalnız ve dağılmış bir elma
yalnız ve yapraklar örtmüyor onu / gelen akşama
geçen akşamın içlenmeleri dadanmış / bu kahır sessizdir
içinin çıngarlarından yonttuğun / asi bir atbaşı gibi rüyalarının ucunda
umudun / sessizdir
filistinde akşamüstleri / sessizlik bir file somun gibi” (İlhami Çiçek)
Bu topraklardan yükseldi söz, Erciş’ten Maraş’a vurdu gölgesini. Diyarbekir söz ile dile geldi, Trabzon’da dalga dalga kaya dövdü söz. Bursa yeşile yazdı sözünü, söz Bilecik’te nakış nakış işlendi kasnakların beyaz yapraklı defterlerine. Ayıntap tokmak tokmak sözü vurdu bakıra, Elaziz kilime işledi en güzel sevdasını ilmek ilmek. Gözümün nuru İstanbul ile hemhal oldu söz, Anadolu’yu ciğerinin birine Rumeli’ni diğerine soluyup öylece çekti.
Her aşkın başladığı gibi sessizceydi söz ile vuslat sancısı
Zaman durdu, söz sırasını bekledi, söz durdu, zaman ona hürmetinden durdu.
Dört koca gün nasıl geçti bilemedik. Yorgunduk. Okyanus kıyısında denize hasret bir kum tanesinin kalabalık yalnızlığına terk edilmiş tek bir söz kalmasın diye giriştiğimiz bu gayret hiç değilse bir meltemin nefesine çarpsın, kutlu bir esinti getirip çoraklaşmış yüzünü dövsün, o da olmazsa çocuklarına sırtlasın bu heybeyi, onlarla taşısın sonraki çağlara, diyeydi.
Sözümüz özümüze dokunup sessizce geçti Erzurum’un hatır bilesi kekik kokulu koynundan. Akşam ezanı ile başlanan söz ölüme her an hazır bir memleketin yatsı ezanının hemen ardından okunan salasıyla yankılandı sılaya yolculuğun başlayacağı terminalden. Palandöken gürgen kolları (Arif Ay) ile Allah’a emanet edip öylece uğurladı.
Döner mi kavlinden sıdkı sadıklar / Dost ile dost olur bağrı yanıklar
Aşk kaydına geçti bunca aşıklar / Sümmani’yi derkenara yazdılar

Bir Erzurum’lu olarak meyni okurken iyiki buralıyım dedirten bir metin okudum.