1. Anasayfa
  2. Edebiyat

“Tuzak Ya Da Son Günler” Adlı Öyküsünde Sezai Karakoç Kimi Anlatıyor?

“Tuzak Ya Da Son Günler” Adlı Öyküsünde Sezai Karakoç Kimi Anlatıyor?
0

Sezai Karakoç’un “Hikâyeler II Portreler” adlı hikâye kitabı ilk defa Diriliş Yayınları arasında 1982’de yayımlanmıştır[1]. Geç Kalan Adamın Öyküsü Diriliş dergisinin Şubat 1980’de yayımlanan 61. sayısında, Sade Bir Yüz Diriliş dergisinin Ekim 1979’da yayımlanan 65. sayısında, Topraktan Başlayarak Diriliş dergisinin Mart 1980’de yayımlanan 66. sayısında, Tuzak ya da Son Günler’se Diriliş dergisinin Temmuz 1980’de yayımlanan 70. Sayısında yayımlanmıştır. Şair, 1980’de 47 yaşındadır ve İstanbul’dadır.

“Hikâyeler II Portreler”deki Dönüş, Gezi, Bağbozumu, Dağ, Bülbül, Bekçi, Kayboluş ve Kiralık Bir Ev adlı öyküleriyse sadece Diriliş dergisinde gün ışığına çıkarak okuruyla buluşmuştur. Dönüş, Gezi, Bağbozumu, Dağ, bülbül, Bekçi, Kayboluş ile Kiralık Bir Ev adlı öyküleri; yazarın daha önce yayımlanmamış öyküleridir.

Tuzak ya da Son Günler, Sezai Karakoç’un Hikâyeler II Portreler adlı öykü kitabının dördüncü öyküsüdür. Kitabın 43-57. sayfaları arasında yer alan öykü, bireysel ve toplumsal durumlara ilişkin öykü kahramanı Halil Bey’in iç konuşmalarından oluşuyor. Bu konuşmalardan yola çıkarak Halil Bey’in hayata ilişkin düşüncelerini ve değerlendirmelerini öğreniyoruz.

Öykünün başat tek kahramanı Halil Bey’dir. Olay, Halil Bey’in dış ve iç yaşantısından/gitgellerinden ibarettir. Bu esnada Halil Bey, zaman zaman geçmişe dönmekte, zaman zaman yaşadığı âna dönmektedir. Zaman zaman Halil Bey’in dış dünyası hakkında bilgi verilirken zaman zaman da onun iç dünyasında yaşadığı çatışmalar ele alınmaktadır. Olay, 1970’li yılların İstanbul’unda Halil Bey’in evi ile yaşadığı kentin sokaklarında/kahvelerinde geçmektedir. Olayın başlangıç ve bitiş zaman dilimi tam olarak belli değildir. Olay süresinin birkaç günden ibaret olduğu söylenebilir. Öykünün anlatımı akıcıdır. Yazar Halil Bey’in iç dünyasını, okuru sıkmadan anlatmayı başarmıştır.

Öyküde yazar, metinler arası göndermelerde bulunmaktadır. İlk insanın yaratılışı ve cennetten kovuluşu bağlamında Kur’an-ı Kerim’deki ilgili ayetlere “(Hicr, 15/28-29 / (Secde, 32/7-9.) / (Âl-i İmran, 59) / (es-Sâffât, 11) / (Araf, 7/20-25)” Hikâyeler II – Portreler’in 49-50. sayfalarında göndermede bulunmuştur (s. 49-50). Bu yönüyle yazarın Kur’an-ı Kerim’i çok iyi okuduğu ve anlamaya çalıştığı söylenebilir. Sezai Karakoç, Anatole France’ın (Paris, 16 Nisan 1944-Paris 12 Ekim 1924) Thais adlı romanı ile Georges Duhamel’in (Paris, 30 Haziran 1884-Paris, 13 Nisan 1966) Salavin adlı romanlarına da Hikâyeler II – Portreler’in 50. sayfasında göndermede bulunmaktadır. Ayrıca Karakoç’un Batı edebiyatı klasiklerine de hâkim olduğu söylenebilir.

Halil Bey tek odalı ve penceresi güneş almayan bir evde oturmaktadır. İlerleyen sayfalardaki deniz, iki yaka, köprü vb. ifadelerden yola çıkılarak bu evin, İstanbul’da olduğu rahatlıkla söylenebilir. Temizlik işçilerinin usulsüz sokak süpürmeleri dolayısıyla Halil Bey’in evi daima bir alay toz ve baca dumanlarıyla dolar. Halil Bey, evi güneş görmediği için bu tozları görmemektedir ve bunun için “İyi ki güneş vurmuyor evime!” diyerek şükretmektedir. Ardından şu cümleyle Halil Bey, ekonomik çaresizliğini anlatmaktadır: “Nerdeyse bir ömür, daha doğrusu geldi geleli bu büyük şehirde doğrudan güneşe açılan ve sabahları gün doğuşunu görmeğe imkân veren bir evde oturmamıştı.”

Halil Bey, geriye dönüş tekniğinden yararlanarak çocukluğuna döner ve memleketindeki evlerden haber verir okura.  “Çocukluğundaki o kasaba hayatı dışında hiç oturmamıştı böyle bir evde. O vakitler tek katlı, bahçeli evler vardı kasabada. Sabahleyin kuşlar ötüşür ve güneş, dağın ucundan döne döne, adeta yaramaz bir çocuğun neşesiyle çıkardı. Erkenden kalkar, bahçelerinin yanındaki düzlükte -ki orada kasaba biter, dağ eteği ve ova başlardı-, güneşin doğuşunu, mavi kır çiçeklerine, çiğlerle pırıl pırıl parlayan yeşil çayırlara vuruşunu seyrederdi.” Sezai Karakoç’un çocukluğu Ergani, Maden (Elazığ) ve Piran (Dicle/Diyarbakır) ilçelerinde geçer. Sanki çocukluğunun geçtiği bu ilçelere, özellikle Ergani’ye bir işaret var burada. Halil Bey’in çocukluğu ile Sezai Bey’in çocukluğu tabiatın kendini her şeyiyle gösterdiği kasabalarda geçmiştir.

Tabiatla iç içe olan evlerden ve kasabadan uzaklaşarak tabiattan uzak, güneş görmeyen evlerin bulunduğu karmaşa dolu bir kentte yaşamak zoruna gider Halil Bey’in. Zaten Halil Bey de büyük kentte sayısız ev değiştirmesine rağmen bir türlü güneş gören bir ev tutamadığını ve her defasında yanıltıldığını söyler. Sezai Bey de İstanbul’da güneş görmeyen evlerde yaşamış ve sayısızca ev değiştirmesine rağmen maalesef ekonomik nedenlerden dolayı istediği gibi bir evde oturamamıştır. Halil Bey ile Sezai Karakoç bu noktada örtüşmektedir.

Tekrar yaşadığı âna gelir Halil Bey. Masasına uzanarak sigarasına saldırır. İç konuşmayla Halil Bey, sigara içmenin kötü bir şey olduğunu fakat bu konuda iradesi felce uğradığı için bir türlü ondan kurtulamadığını söyler. Sigara konusunda şöyle düşünür Halil Bey: “Sigara, onun tek dostu, arkadaşı, düşüncelerinin yoldaşı idi. Yaşamayla özdeşleşmişti sigara içmek adeta.” Halil Bey’in altmış yaşına yaklaştığı da bundan sonraki cümlede belirtiliyor. Yaşı dolayısıyla sigaradan olumsuz etkilendiğini, ondan kurtulmak için çok çabaladığını ama bunu bir türlü başaramadığını ifade eden Halil Bey, bu çabalarını “ürkekçe, korkakça girişilen ve ilk direnişte hemen ric’ate dönüşen yarım kalmış taarruzlara” benzetir. Sezai Karakoç da yoğun sigara içmesiyle bilinir. O da Halil Bey gibi sigarayı bırakmak istemesine rağmen bir türlü bırakamaz. Öykü kahramanı Halil Bey altmış yaşına yaklaşmaktayken, Sezai Karakoç elli yaşına yaklaşmaktadır. Arada yaklaşık on yıllık bir zaman farkı vardır fakat sigara konusunda yaşadıkları aynıdır.

Halil Bey, evini tasvir eder. Evi giriş katına göre bodrumda, arka taraftansa zeminde yer almaktadır. Pencereler apartman boşluklarına açıldığı için evi, güneş alamamaktadır. Apartmanın aydınlığında güvercinler yaşar. Sezai Karakoç da genellikle buna benzer evlerde oturmuş uzun yıllar.

Halil Bey’in evinin yanında yöresinde Anadolu’dan kopup gelen işçi, kapıcı vb. meslek sahibi kişiler ve aileleri oturmaktaymış. Kadınları bahçeye çıkıp otururlar ve havadan sudan konuşurken gelen geçeni de fark ettirmeden inceliyorlarmış. Kadınlar Halil Bey’i kendilerinden biri gibi değil de esrarlı bir adam gibi görürler. Kendilerinden biri gibi olmayan bu adamın neden kendi aralarında bulunduğunu bir türlü anlayamazlar. Halil Bey de kadınlara görünmeden eve girip çıkan biridir. Bir bakıma onların arasından çıkmış ama onlardan okuma yazması yönüyle farklı biridir. Halil Bey, Anadolu insanının dünyası ile kendisinin de içinde yer almaya çalıştığı aydınların dünyasını şu ifadelerle karşılaştırır: “Bir bakıma, onların arasından çıkmıştı, gençliğinde bağlandığı öğretiler gereği hep onları düşünmüş, onların kurtuluşunu ülkü edinmiş, fakat öğrenimi gereği de, okur-yazarlarla düşüp kalkmış, sonunda sefalet hayatı, onu, tam anlamıyla, halkın, bu, bilmiyenlerce mutsuz sanılan, fakat gerçekte mutsuzlukları somut gereksinmeleri aşmayan, çoğu kez neşeli, zengin tabaka insanlarınkinden daha gerçek bir neşeyi yaşayan, belki ilkel, fakat yüzyılların oluşturduğu bir hoşgörü, hayatın sertliğine karşı yumuşak bir direnme olan bir hoşgörüyle dolu bu insanların arasına düşürmüştü.” Burada anlatılanlar, Anadolu insanının tüm özellikleri… Ama Halil Bey ile bu insanlar arasındaki yabancılık bir türlü ortadan kalkmaz. Onların Halil Bey’e “usta” diye seslenmeleri, onun ağrına gidiyor ve Halil Bey için bu hitaplar, daha itinalı giyinmesi için alarm yerine geçen bir uyarı işlevi görür. Halil Bey, bu noktadaki ruh durumunu şöyle anlatıyor: “Çok bunaldığı zamanlar, içinde bulunduğu bu durumu, bir bataklığa saplanış, dönüşü olmayan bir düşüş gibi görürdü. Ama daha sakin zamanlarında, o, bu hayatın tam zıddı bir ortamda, yani zengin tabakanın ya da yüksek memur sınıfının içinde yaşaması halinde belki de daha mutsuz olacağını düşünürdü. Dahası, pek bir seçme hakkının bulunmadığına aklı keserdi.” Halil Bey’in yaşadığı kopukluğun bir benzerini Sezai Karakoç da yaşamış, kendi insanından bir şekilde ayrı düşmüştür. Bunun en önemi sebebi, aralarında bulundukları aydınların kendilerini üstenci gören bakışları olsa gerek. Sezai Karakoç da bir nevi Halil Bey’in özelliklerini tevarüs eden bir aydın olması hasebiyle onun sıkıntılarının benzerini yaşamıştır.

Yazar, bunun sebebinin ülkenin içinde bulunduğu bunalımlı günlere bağlamakta. 1980 öncesi Türkiye’si şöyle anlatılıyor öyküde: “Bir ‘değişim’ vardı. Bu, bir yandan anarşi ve teröre yol açıyor, öte yandan, değerler kargaşasını doğuruyordu. Bin yıllık, geleneksel kurumlar çatır çatır yıkılıyor, toplumun yerleşik ahlâk ve kanılarının çöküşünden ortalık mânevi bir toz duman içinde gözüküyordu. Böyle bir durumda kapitalizme özenmiş sun’î ve kültürsüz bir üst tabakanın içinde olmak ya da son derece dar ve sınırlı davranışlarla kısıtlanmış memur tabakası hayatına mahkûm olmak, ona uzun zaman halkına karşı bir ihanet gibi gelmişti. Ancak, halkla olayım, halka gideyim derken de işte böyle uyumsuz bir hayatın içine düşüvermişti. İçinde bulunduğu yabancılık, yalnızlık ve yoksulluk dayanılmaz boyutlara ulaşınca da bir pişmanlık, zaman zaman, ruhunu yoklamıyor değildi. Fakat, bu yoklamalar gelip geçici oluyor, o kendini toparlar toparlamaz yine eski Halil, o hep eski, genç, hiç ihtiyarlamayacak, dediği dedik kişi olup çıkıyordu. Halkın bu durumunun geçici olacağına, eninde sonunda onun kendini bulacağına, bu sebeple de onunla bütünleşmenin daha doğru olacağına inanıyordu.” Bu ülkenin halkıyla bütünleşmeye inanır Halil Bey. Sezai Karakoç da bütün siyasi ve edebî çalışmalarında bunu gerçekleştirmenin kaygısını gütmektedir.

Tekrar günlük hayata dönen Halil Bey, kimseye görünmek istemediği için açtığı pencereyi yavaşça kapar. Ya dışarıya başını hiç çıkarmaz ya da hiç kimsenin olmadığından emin olduğu anlarda başını bir parça dışarı uzatırmış. Biri görününce de hemen içeri çeker kendini. Bazen kahvaltısını yapınca çoğu zaman da kahvaltısını yapmadan evini terk eder. Hemen bir kahveye oturur, gazeteleri karıştırırken çayını içer. Böylece kendini dış çevreden yalıtır. Akşam da karanlık bastıktan sonra eve döner, yorgun argın hemen düşüp yatar Halil Bey. Sezai Karakoç’un hayatı da böylece sürüp gitmiştir. Sanki Halil Bey bir öykü kahramanı değil de Sezai Karakoç…

Evden çıkıp kahveye giderken kendi kendine bazen sesli bazen sessiz düşünce temrinleri yapar Halil Bey. Anlatıcı, Halil Bey hakkında “Bir ömür boyu, hayatın çetin realitesiyle çepeçevre kuşatıldığı hâlde, o bunlarla pek ilgilenmez, inadına hep büyük meselelerle, adeta metafizik konularla meşgul olurdu.” derken onun ilgi alanını da ifade eder. Sezai Karakoç da hayatı boyunca güncel meselelere takılıp kalmadan metafizik konular üzerinde odaklanmış bir şahsiyettir. Halil Bey’in dolayısıyla Sezai Karakoç’un ilgilendiği konularölüm, hayatın anlamı-anlamsızlığı-uyumsuzluğu, evrendeki büyük ahenk, özgürlük, sorumluluk, madde ve ruh, insan ve tabiat, tarih ve toplum”du. Anlatıcı bu durumu realiteden teoriye bir kaçış şeklinde niteler.

Evden kahveye giderken aklına takılan, “özgürlük” sorunudur. Halil Bey bütün bir ömür özgür olmaya çalışsa da kaderin ironisi onun ruhunu hep mahkûmluklara ve esaretlere boğar. Halil Bey, çocukken babasının dostu yüksek bir memurun evine bırakılacak paketi babası, yerel deyiş gereği “köleniz götürsün” dediği için götürmemiş ve “Ben kimsenin kölesi değilim. Her insan hürdür. Kimse, kimsenin kölesi değildir.” diyerek oradan uzaklaşmıştır.  Sezai Karakoç da hayatı boyunca bireysel özgürlüğüne önem vermiş, bunun için ağır bedeller ödemiştir.

Tahsil hayatı boyunca Halil Bey, “inandıklarıyla çevrece istenenler arasındaki tezadı çözme” kaygısını gütmüştür. Lafta özgürlükten bahsedenlerden, gerçekte muhataplarından dar ve peşin hükümlere inanmasını, hatta bunlara uyulmasını isteyenlerden uzak kalmıştır. Sezai Karakoç da özellikle Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi yıllarında karşılaştığı bu tiplerden hep uzak durmuştur.

Yüksek öğrenimde dış bakımdan daha özgür görünen bir hayatın varlığı, özellikle kız ve erkek ilişkilerindeki serbestlik Halil Bey’i rahatsız eder, bunun üzerine o da “adeta arkeolojik bir tabaka örtülmüş geçmişi eşeliyor, eski kültürü taze bir yorumla hayatının toprağını verimlendirici bir malzeme gibi kullanmak istiyordu.” der. Sezai Karakoç’un da bütün ömrü boyunca eski kültürü taze bir yorumla yaşadığı çağa taşımaktan başka bir şey yapmamıştır zaten. Bunda da oldukça başarılı olmuştur.

Halil Bey üniversite yıllarında karşı cins problemiyle karşılaşır. Bu problem “onun demirden dünyasını, dünyasının hayberin kapısını andıran kapısını zorluyordu” derken içine düştüğü sıkıntılı durumu anlatır. Bu zorlama karşısında Halil Bey sanki eşsiz bir kalkanla kendisine yönelen binlerce ok, mızrak ve kılıç darbesinden korunmaya çalışır.

Halil Bey kendini atalarının hatasıyla cennetten kovulan ilk insan gibi düşünür. İnsan ve Havva birbirine yabancı ama aralarında ta eski zamanlardan kalma bir aşinalıkla ruh diyalogunun sürdüğüne inanır. Bu, Halil Bey’in, yani Sezai Karakoç’un da bir yorumudur.

Halil Bey, “Peşin yargıların tutsaklığından kurtarıp yüce duygular ve ülküler dünyasına çekmek için ‘biri’ni böylece biraz da farkında olmadan seçmişti.” cümlesiyle karşı cinsten birine olan aşkını anlatır. Ama bunun bir gençlik tuzağı olduğunu da ifade eden Halil Bey, kendini Anatole France’ın “Thais” adlı romanındaki roman kahramanı Pafnüs’ün Thais’i kurtarayım derken kendi girdabına yuvarlanmasıyla benzer görür. Bu durumu “Gittikçe duyguların batağına ve mahkûmluğuna düştüğünü fark ettiğinde ise, artık çok geçti. Kurtulmak için girişilecek her atılış, daha çok batırıyordu insanı. Bu kurtulmak ile kurtulamamak arasındaki azap gelgiti, onu ‘onur sorunu’ yüzünden, adeta çoğu kez ölümü tercih ettiren bıçaksırtı gibi bir psikolojide, intihara kıl kala bir mesafede, keskin bir duyarlık düzeyinde yaşatmıştı yıllarca. Bin kez ölmüş, sonra yine bin kez dirilmiş, sonunda zamanın şifa verici yardımıyla sabır denen mucize sayesinde sükûnete ermişti.” Bu durumun Halil Bey üzerinde kalan olumsuz etkisi şöyle olmuş: “Evet, ruhu çok acı, fakat çok zengin bir tecrübeden geçerek olgunlaşmış, fakat toplumdaki durumu çürük bir pamuk ipliğiyle bağlı hale gelmişti. Kalıcı olan şeyleri daha çok gören bir gönlü ve ruhu olmuştu ama toplum şartları buna değer vermeyecek denli acımasızdı.” Yani ruhsal yönden olgunlaşırken toplumsal yönden kendini zayıf hisseder Halil Bey. Sezai Karakoç’un “Monna Rosa” şiirinde açığa çıkan aşkı da bu ızdırabın tüm yönlerini hissettirir okura.

Bu iç âlem gezisinden sonra Halil Bey, kendisini bu düşüncelerden kurtarır ve günlük hayatın meşgalelerine dalar. Tabii bunlardan en önemlisi de Halil Bey’in kendini bildi bileli hep iş aramasıdır. O gün de kahvede bir arkadaşıyla buluşmak için randevulaşmışlar. “Hayatını bölük pörçük yaşamış olması, onu, emeklilik hakkından mahrum etmişti. Ne kamu kesiminde, ne de özel kesimde sürekli bir iş tutabilmişti. Kimi kez memur, kimi kez ücretli olarak çalışmış, fakat genellikle boş ve aylak kalmıştı. Şimdi masraflarını asgariye indirmekle ayakta durmaya çalışıyordu. Fakat yine de bir iş bulmak zorunda hissediyordu kendini zaman zaman. Bu yüzden, geçmişten ilişkisini sürdürdüğü nadir arkadaşlarından biriyle buluşuyordu.”  Çalışma hayatında belli bir düzen tutturamamak sadece Halil Bey’de değil, Sezai Karakoç’ta da görülür. Aralıklarla maliye müfettişlikleri yapması, yayıncılık çalışmaları ve benzerleri Sezai Karakoç’u da emeklilik hakkı elde etmekte zorlamıştı.

Gazeteleri karıştırırken “Sarayla” ilgili bir habere takılır. Halil Bey’e göre Saray yaşayacağı yerdir. O, Saray’da şunu görür: “Her şeyin saf anlamıyla yaşanacağı yer; güneşin deniz sularıyla yıkanmış ışıklarıyla karşılaşmak, çirkinliğin koğulduğu, düzen ve geometri şiirinin son ucuna vardığı bir çizgide özgürlüğün sonsuzluğunu tatmak.” Saray’da sanatın zirveye çıktığı yerde bulunmak, Halil Bey’i mutlu eder. Fakat Halil Bey’e göre onu daha da mutlu eden bir şey vardır ki o da şu durumdur: “O da, kutsal kitabı okurken, dua ve tapınmalarda ve oruçlu günlerin ikindi saatlerinde ruhunu dolduran anlardı. O zamanlar her şeyi unutuyor, yalnızlığını ve hatta her türlü çaresizliğini unutuyordu. Adeta benliği ortadan siliniyor, ruhun ebedî genç yanı ortaya çıkıyor, bir ışık gibi ortalığı kaplıyordu. Kendini süreklice, dinmezcesine izleyen, adeta ta ruhuna işlemiş olan panik kayboluyor, yerini gökleri dolduran bir huzur alıyordu.” Halil Bey, kendisini bu anlarda şu düşünce ve duygu dünyasıyla iç içe bulur: “Bu vakitlerde idi ki, yalnız olmadığını, Birinin daha bulunduğunu somut olarak hissediyordu. Anlıyor ve görüyordu ki, her sey gelip geçiciydi. Baki olansa yalnız Allah’tı. Tek olmak Allah’a mahsustur; mutlak özgürlük de. Mutlak özgür olan sadece Allah’tır. İnsan ancak Allah’a doğru yol almakla bir parça gerçek özgürlükten tadar. Onun dışında, özgür olmak için toplum ilişkilerinden ne kadar kaçsa bunun bir yararı olmaz. Aksine daha beter bir esirliğe ve mahkûmluğa saplanır. İnsan, sorumluluklar yüklenerek Allah’a yaklaşır ve böylece de özgür olur. Bunun aksi, özgür olmak, adeta sorumluluktan kaçmak olur. Bu kaçma, bir çare değil, tersine, içinden çıkılmaz bir başka tutsaklığın tuzağına düşmekle sonuçlanan zavallıca bir girişimdir. Padişahlar bile özgür değildir, diye düşündü. Halka zincirle bağlıdırlar adeta. Evlilikten kaçış bekârlığın, bekârlıktan kaçış evliliğin tutsaklığına sürükler insanı. Kimi zaman insan dışarda esir, zindanda özgürdür. Asıl özgürlük, ruhun özgürlüğüdür. O da ancak Tanrı sevgisiyle gerçekleşir. Tanrı’dan başka her şeyin gönülden çıkarılışı ile. Tanrı rızası için, insanlara ve tüm yaratıklara hizmet etmenin ağır sorumluluğunu omuzlamakla.” Bu düşüncelerle Halil Bey, özgürlüğün ancak ve ancak Allah’a kullukla elde edileceğini, diğerlerininse boş bir hayal olduğunu net bir şekilde ortaya koyar. Sezai Karakoç da Diriliş adıyla somutlaşan düşünce dünyasında bu yaklaşımını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Sezai Karakoç öykü kahramanı Halil Bey’le sadece fiziksel, sosyal ve ruhsal olarak örtüşmüyor, aynı zamanda onunla aynı düşünce evreninde yer alarak da örtüşmektedir.

Halil Bey, kendisini bir düşünce tipi olarak tanımlar. Onun trajedisi de kendisinin düşünce tipi olmasından kaynaklanır. Bazen ruhça yükseldiği anları yakalar ama bunu bütün hayatına yayma imkânı bulamadığı için ızdırap yaşamaktadır. Bunu şöyle kelimelere döker Halil Bey: “Anne ve babasının ölümleri, yakınlarından kopmalar ve uzaklaşmalar, onu yıllarca hep yoğun bir şekilde fizikötesi üzerine düşünmeğe sürüklemiş, bu düşünmeler mizacını etkilemiş, ona zihnî bir insan kişiliği vermişti. Ama, davranış planına gelince, ne yazık ki bu kişilik adeta siliniyordu. Bu yüzden, içte kazanılan zafer, dışta taklarını kuramıyordu. Dışta atılan bütün köprüler yıkılıyor, genel bir başarısızlık manzarası, kendisi hakkında insanların gözüne çarpan tek levha oluyordu.” Sezai Karakoç da toplumsal hayatında Halil Bey gibi öne çıkamadığı için çevresi tarafından başarısız bulunmaktadır. Çünkü çok para kazanmamış, yüksek makamlara çıkmamış ve konforlu bir hayat kurmamıştır.

“İnsan kötülük yaparak özgür olur.” inancında olanların, toplumun çoğunluğunu oluşturması Halil Bey’de bir rahatsızlık oluşturmuştur. O, bu anlayıştan nefret ediyor, hatta onu lanetliyordu. Sezai Karakoç da hayatı boyunca kötülükten insanların uzak durması ve iyiliğe yönelmesi için çabalamış bir şahsiyettir.

Sezai Karakoç Halil Bey gibi her an soyut düşünceler peşinde dolaşır ve bu düşünceler hapishanesinde tuzağa düşmüş bir kuş gibi çırpınıp durur.

Ertesi gün öğleye doğru Köprü’ye (Karaköy Köprüsüne) inen Halil Bey, burada denizin etkisiyle serinlemek ister.  Bu köprüde düşünce dünyası ile sosyal hayat arasındaki gidiş gelişler insanı ikileştirir, onu hem içe dönük insan, hem dışa çevrik insan kılar. Sezai Karakoç da bu tür yerlerde sosyalleşerek iç dünyasında kalan kişilerdendir. Onun bütün hayatı, kalabalıklar içinde ama kendi düşünce dünyasında geçmiştir.

Yazar açıkça adını vermese de köprü, deniz, Saray, camiler vb. işaretlerden yola çıkarak Halil Bey’in yaşadığı şehrin İstanbul olduğunu söylemek mümkün. Sezai Bey de ömrünün büyük çoğunluğunu İstanbul’da geçirmiştir. Bu kente ilişkin şu değerlendirme dikkat çekmektedir: “Bu kent kadar, dünyada perspektifi cömert ve çok cepheli bir ikinci kent yoktur zaten.”

Kedilerin dikkatsiz araç sürücülerince ezilmelerine tepkilidir Halil Bey. Bu konudaki düşüncesi şu şekildedir: “Acaba böyle durumlarda yasalar ceza koysa, insanlar yine bu kadar hayvan çiğnerler miydi? Öyleyse, çoğu kez suçluydular. Vicdan yasası karşısında suçluydular.” Sezai Karakoç da “Onlar Sanıyorlar ki” şiirinde hiç kimsenin vicdanından veya tarihin azabından kurtulamayacağını gözler önüne sermektedir: Onlar sanıyorlar ki, / bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. / Halbuki bizden kurtulsalar, / vicdan azabından kurtulamayacaklar. / Vicdan azabından kurtulsalar, / tarihin azabından kurtulamayacaklar. / Tarihin azabından kurtulsalar, / Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar.”

Yine Halil Bey, balıkçıların köprüden attıkları ağlara yakalanan balıklara da üzülmektedir.  Bunu, yalnızlığın kendisini aşırı duyarlılaştırdığına bağlamaktadır. Sezai Bey de bu yalnızlık dolayısıyla duyarlılığı artan kişilerdendir.

Halil Bey, bu noktada dünya hayatına ilişkin yaptığı şu değerlendirmeyle dikkat çekmektedir: “Bu dünya bu kadardır dedi kendi kendine. Cennette değiliz. Aslında pek de ahım şahım olmayan bir gezegendeyiz. Pürüzlü bir gezegende. İnişi çıkışı, karanlığı ışığı fazla olan bir âlemde. Ve kimsenin bir bakıma suçu yok. Hayat zor ve çetin. Ne yazık ki, bulanık oluşa da yer yok. Hayat kesin.” Sezai Karakoç’un da dünyaya bakışı, iyi ile kötünün ve doğru ile yanlışın mücadelesi şeklindedir. Hayat bir imtihan alanı olduğu için hem çok zor ve çetin hem de insana çeşitli imkânlar sunmaktadır. Önemli olan, insanın bu durumlar karşısındaki tercihidir.

Halil Bey havanın çok sıcak olduğu bir gün evinden çıkarak bir ormana dalar gibi sokakların sıcaklığına dalar. Sıcağın etkisiyle zaman zaman kendini kaybeder, zaman zaman kendini bulur. Hayatında olan şeylerle olmayan şeyler yer değiştirir. Sıcaktan kurtulup gölgeye girince içine düştüğü sanrıdan kurtulur, sıcağa çıkınca tekrar sanrıyla baş başa kalır. Günün birinde bu sanrıdan ansızın uyandığında kendilerini göremediği iki kişiden birinin, kendisi hakkında Omuzuna tarih mirası çökmüş.” dediğini, diğerininse bunu “Kolay mı? Bir milletin kader yükünü taşımak? diye cevapladığını duyar.  Evet, Sezai Karakoç da hayatı boyunca kendini omuzuna tarih mirası çökmüş ve milletinin kader yükünü taşımakla yükümlü görmüş bir kişidir. Onun bütün eserleri, bu sancıyı bize gösterir.

Bir sabah yine iki devin birbiriyle güreştiği bir kâbusa uyanır Halil Bey.  Bu, öyle bir şeydi ki “Sanki güreşi kazanan tartışmayı; tartışmayı kazanan güreşi de kazanacaktı.” İki devin arasındaki bu tartışmadan Halil Bey’in aklında manifesto özelliği taşıyan şu söz kalır: “Özgürlüğün bedeli, özgürlüğü yitirmeyi göze almaktır.” Sezai Karakoç da hayır ve şer mücadelesinde özgürlüğünü korumanın, özgürlüğü yitirmeyi göze almaktan geçtiğini tüm hayatıyla ortaya koymuştur. Hayırdan, iyilikten ve güzellikten yana tavır alan Sezai Karakoç, özgürlüğünü de bu tavır alışla korumuştur.

Halil Bey, sokakta dalgın dalgın yürürken kendini, ellerinde bıçakla kavga eden iki kişinin arasında bulur ve onları ayırmak için ortalarına atılır. Fakat birini yakalasa öteki serbest kalır. Etraflarına toplanan kalabalık bu duruma müdahale etmez. Kavgacılar önce birbirlerini yaralar. Halil Bey’i aralarından uzaklaştırmak isteseler de o, uzaklaşmaz, onları ayırmaya çalışır. Bu esnada göğsünde müthiş bir acı duyan Halil Bey, yere yıkılırken gözleri kavgacı iki kişinin yüzüne takılır. Bunları bir yerden tanıdığını ve hayatı boyunca karşısına çıkan insanlığını yitirmiş yüzler olduğunu hatırlar. Sezai Karakoç da kendini milletine adamış ve ömrü boyunca çatışan tarafları ayırmak için uğraşırken yaralanmış bir Diriliş eridir. Öykü de böylece biter.

Tüm bunlardan yola çıkarak “Tuzak ya da Son Günler” adlı öyküsünde Sezai Karakoç’un kendisini anlattığını – bunun otobiyografik ögeleri baskın bir öykü olduğunu – söylemek elbette mümkündür. Yazar baştan buna niyet etmese de öyküsü, onu bu noktaya sürüklemiş olabilir. Kurmaca metin bazen gerçekçi metinle sarmalanabilir. Burada birinin diğerinin yerine geçtiğini söylemek o kadar kolay olmasa da gerçekçi metnin (otobiyografi-anı-günlük) kurmaca metin (öykü) üzerinde baskın olduğu söylemek daha olasıdır.

 

[1] Karakoç, S. (1982), Hikâyeler II Portreler, Diriliş Yayınları, İstanbul 1982.

1965 Artvin doğumlu. İlkokulu Murgul’da, ortaokul ve liseyi Artvin’de okudu. 1988’de Uludağ Üniversitesi Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümünden mezun oldu. 1989’da başladığı öğretmenlik görevine devam etmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır. Osmanlı Türkçesinden yeni alfabeye açıklamalarla hazırladığı ve yayımlanan altı adet çalışması [İntibah (Namık Kemal), Araba Sevdası (Recaizade Mahmut Ekrem), Eylül (Mehmet Rauf), Hatıralarım (Yusuf Akçura), Medrese Hatıraları (Muallim Naci) ile Siyaset ve İktisat (Yusuf Akçura)] vardır. Erdoğan Muratoğlu’nun Ahenk, Edebiyat Ortamı, Hece, Türk Dili, Mevlana Araştırmaları Dergisi ve Çoruh adlı süreli yayınlarda yayımlanmış öykü, deneme ve incelemeleri bulunmaktadır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir