Yitiksöz 35 hem alın teri hem de göz nuru emeğine en üst noktada değer veren İslam’ın temel ilkelerinin görmezden gelinerek Batılı formlarda ihdas edilen 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde okuruna ulaştı. Her şeyin yılın sadece bir gününe hapsedildiği günlerin geride kalması en büyük dileğimizdir. Batı merkezli kapitalizmin ihdas ettiği tüm günler maalesef tüketim merkezli olmaktan öteye gidemiyor. Umarım bu açmazdan bir an önce kurtuluruz. Tüketim merkezli değil insana değeri öne çıkaran üretim merkezli hayatın yeniden dizayn edilmesi için hepimize sorumluluk düşüyor. Yitiksöz bu sorumluluk bilincini gözeterek selamların en güzeliyle iki ayda bir okurunu selamlıyor. Bu çabanın kıymetini bilmek gerek. Aynı zamanda bu ayda idrak edeceğimiz Kurban Bayramı, kapitalizmin asla anlayamayacağı Müslümanların paylaşım bayramıdır. Kurban Bayramı’nı en üst noktada değerlendirmek dileğiyle İslam ümmetinin Kurban Bayramı mübarek olsun.
Yitiksöz 35, Arif Ay’ın Öyle bir acayip zamana erdik / Yazı yaza kışı kışa benzemez / Güzelleri çarşı Pazar dolaşır / Heyhat ki aşkları aşka benzemez. Dediler ki ahir zaman böyledir / Bahçeler boştur gönüller virane bölümünü ön kapağa taşıyarak bahar mevsiminin gelişini selamlıyor. Arka kapaktaysa Aziz Kağan Güneş’in Sükûtu hayal şiirine yer verilmiş. Bu sayıda da geçen sayıdan devam eden Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler dosyası İkinci Bölümüyle göz dolduruyor.
Yitiksöz’ün Genel Yayın Yönetmeni Sayın Duran Boz, İnsanın Kaybolan Sesini Türkülerle Aramak adlı yazısında insani olanın yok edilmek istendiği bir çağda türkülerde gün ışığına çıkan insan hikâyelerini hatırlatıyor:
Bir türkü dinlediğimizde içimizde beli¬ren derin sarsıntı, aslında özümüze yönelen bir çağrıdır. Gurbeti anlatan bir ezgide kendi yalnızlığımızı, bir sevda türküsünde kırılgan-lığımızı, bir ağıtta ise insan olmanın ortak acısını buluruz. Böylece türkü, bireysel olanla evrensel olan arasında bir bağ kurar. Bizi hem kendimize hem de başkalarına yaklaştırır.
Sesten söze, sözden öze uzanan bu yolculukta türkülerin çağrısına kulak vermek, belki de yeniden kendimiz olmanın en sahici yolunu işaret eder. İnsanı gelişigüzel yaşamanın ötesine taşır ve zikrin doruklarına yükseltir. Kişiyi, kendi derdinin dermanını bulabileceğine ikna eder. İç evinin çölleşmesine razı olmayan insana bir kalbe sahip olmayı öğütler.
Yitiksöz’ün bu sayısında da sese, söze ve özüne yabancılaşan insanın yeniden kendini bulma ihtiyacı üzerine kimi dikkatler sınanırken, türkülerin hatırlatıcı ve iyileştirici rolünü merkeze almaya devam ediyoruz. Çünkü inanıyoruz ki insan, en çok kendi sesini kaybettiğinde türkülere ihtiyaç duyar. Sonunda her türkü, duyabilene, kendi özüne giden yolu fısıldayan bir çağrıya dönüşür.
Türküsü olanların, türküsüz kalmak istemeyenlerin yüreğine ayna olması dileğiyle…
Yitiksöz 35’te Faruk Uysal, Hüseyin Akın, Bünyamin K., Sinan Davulcu, Ayşegül Sözen Dağ, Mahmud Musab Önder, Tayyib Atmaca, İrfan Çevik, İbrahim Gökburun, Mustafa Ruhi Şirin, Nurettin Durman, Adem Turan, Yasin Mortaş, Agâh Sayra, Akif Dut, Seher Keklikci, Kadir Ünal, İnci Okumuş, Ahmet Tepe, Murat Engizek, Derya Kurtoğlu, Ekrem Elmas, Asiye Ceyhan ve Kazım Gök’ün şiirleri okuru iç dünyasına davet ediyor. Ayrıca Nizar Kabbânî ile Aydan Nakib’in çeviri şiirleri dikkatleri üzerine topluyor. Buyurun Yitiksöz 35’ten birkaç bukle şiir sizleri selamlıyor:
Her bir düşü, bir kır çiçeğiyle dirilteceğim,
Kırk yama, kırk bohça, uzun molalar verdim kendime
Bağışlayın, bu benim sevdam, bu benim kavgamsa
Erken uyusun dünya kimse üzülmesin geberircesine
Üzülmesin kimse
Çocuklar ölüyor açlıktan ve susuzluktan kimse duymasın çiçeğim
Erken uyusun herkes erken kalkıp erken koşsun işlerine
Bütün dünyanın üzgünlük ceketini ben dikeceğim
(Üzgünlük Terzisi / Ayşegül Sözen Dağ)
Hayat her insanı kırar iyileri daha çok
Köpükler içinde akıp giden gemiler
Çiçeksiz bahçelerde, istimsiz iskelede
Sesin hışırdıyor güz mü geldi yoksa
Ölüm gibi tartışmasız deniz uykusu
(Çiçek ve İntikam / İbrahim Gökburun)
Söyle bize rüzgârgülü dönen çarkı görmedin mi?
Bu fırtına bu çakır göz bize bir gül koklatır mı?
Minnacık olmuş dünyanın şirazesi çıkmış ise
İpin ucu kaçmış ise anamızı ağlatır mı?
Söyle artık gönlümüze Bilad-ı Şam halimize
Derman olsa derdimize yaramızı sağaltır mı?
Bu çarkın dişleri bozuk ayar tutmuyor bir türlü
Kör olasın kara vicdan bu dünya sana kalır mı?
(Sorulmuştur / Nurettin Durman)
Uzun bir türkünün dizelerini
ilmek ilmek yaşadım
kimsenin yanmadığı yerlerde yandı içim
kimsenin ağlamadığı yerlerde ağladım
bir yağmur gibi geçerken
türkünün kıyısından
sesim düştü toprağa
suya verip yaralarımı
nehir olup çağladım
(Türkülendim Oy / İnci Okumuş)
İşte dedemin evi…
Gösterişli cumbası
Kapalı penceresi ve
Sönmüş kandilleri…
Büyükannemin hayali…
Büyükannem öldü,
Ama hikâyesi kaldı geriye.
Kaleye bakan yamaçlarda
Onu tekrar ederim;
Taş Köprünün üzerinde
beş gidiş,
on dönüş sayarım…
(Hayalimdeki Kale / Aydan Nakib)
Yitiksöz 35’te Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler II dosyasına yer verilmiş. Duran Boz Bünyamin Aksungur’la Türkü, Kökeni, Bireysel ve Toplumsal Hayatta Türkünün Önemi Üzerine Bir Söyleşi yapmış. Bünyamin Aksungur bu söyleşide Duran Boz’un şu sorusunu – Sözlü kültür ortamında zorlu hayat şartlarının bir sonucu olarak ortaya çıkan türküler zamana direnerek kuşaktan kuşağa nasıl aktarılmıştır? Türküler, unutkanlık karşısında direnişini sürdürerek çağları çağlara katlamak suretiyle yaşadığımız zamana kadar geliyor. Size göre bir türkünün gündelik hayatın hayhuyu içerisinde diriliğini korumasının temel nedeni neler olabilir? şöyle cevaplıyor:
– Türk milleti olarak çok az okuyan, buna karşılık hemen hiç yazmayan bir toplumuz. Kültür unsurlarımız daha çok sözlü anlatımlarla, ozan deyişleri ile bugünlere taşınmış. Yani yazılı kültür yerine şifahi kültür ile değerlerimizi yaşatmış, nesilden nesile ve bugünlere taşımışız. Bugün teknolojinin getirdiği imkânlar var, dolayısıyla işimiz daha kolay. Ama yine de tembelliği bırakıp yazmalı, çok okumalı ve araştırmalıyız.
Müzik dünyası çok zengin bir milletiz. Dünyanın en geniş coğrafyasına dağılmış, devletler ve medeniyetler kurmuşuz. Elbette pek çok millet ile kültürel alışverişimiz olmuş, etkilemiş ve etkilenmişiz. Ama çok şükür ki Türk kimliğimizi muhafaza etmişiz. Müzik sahasında da böyle. Ne yazık ki okullar kurarak müzik değerlerimizi tespit edip öğretmede çok geç kalmışız. Batı’da yüzlerce yıl önce konservatuarlar kurulmuşken ilk Türk müziği konservatuarını ancak 50 yıl önce kurabilmişiz. Bu şu demektir: Evet, kulaktan kulağa, ozandan ozana ve nesilden nesile şifahi kültürümüz sayesinde binlerce türkümüz taşınabilmiş, belki biraz değişerek bugünlere gelebilmiştir ama yazıya dökülmediği ve okullaşma olmadığı için pek çok türkümüz de kaybolmuştur.
Söz, kulaktan kulağa geçerken değişikliğe uğrayabilir ama nağmeli söylenmiş ise kolay kolay değişmez. Zira melodi ve ritim kalıbı değişikliğe çok az meydan verir. Ayrıca ozanın sazı ve sesinden duyduğu türküyü hafızaya alıp başka insanlara aktaran kişilerin kuvvetli bir hafızaya sahip olmanın yanı sıra sağlam bir kulak ve sese de sahip olmaları gerekir. Milletimiz içinde bu özelliklere sahip insanların çokluğu sayesinde eski türküler bugünlere ulaşabilmiştir.
Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler II dosyasına Necdet Subaşı, Derya Kurtoğlu, Vefa Taşdelen, Dursun Çiçek, İmdat Demir, Ömer İzci, Nimet Tekerek, Uğur Tombul, Ekrem Elmas, Yasin Mortaş, Behiye Sıla İşcan, Melek Elmas, Mehmet Kurtoğlu, İbrahim Eryiğit, Fatma Çiçek, Gülefşan Dağ, Mustafa Kara, Erhan Çapraz, Sait Sayar, Necip Evlice, Âtıf Bedir, Ümral Deveci, Dündar Kök, Mehmet Kırtorun, Mesut Bilginer, Özcan Ünlü, Selçuk Küpçük, Mehmet Aycı, Sinem Öndeş, Asiye Ceyhan, İbrahim Yarış, Mustafa Özel, İbrahim Yasak, Kâmil Büyüker, Hasan Tahsin Sümbüllü, Ahmet Tacetdin Hallaç, Ali Sali, Ümit Savaş Taşkesen, Göksel Tiryaki, Murat Ertaş, İsmail Bingöl, Mahmut Abdullah Arslan, Cumali Ünaldı, Muharrem Ergül, Namık Açıkgöz, Tayfun Akgün, Fatih Şayhan, Muhammed Hüküm, Rıdvan Canım, Sadık Ramizoğlu, Hüseyin Mehmet, Mehmet Şeker, Yıldız Ramazanoğlu, Sadık Yalsızuçanlar, Cihan Aktaş, Emel Karagedik, Hasan Keklikçi, Ayşe Bağcivan, Ahmet Şevki Sakalar, Vedat Ali Kızıltepe, Gülçin Yağmur Akbulut, Sevda Deniz, Furkan Duman, Süheyla Karaca Hanönü, Zeynep Türkoğlu, Nigar Gizem Ünal, Kâzım Gök ve Selim Sağır türküleri birbirinden farklı yönlerden ele alan inceleme yazıları, denemeler, konuşmalar, öyküler ve kitap tanıtımlarıyla yer almaktadır. Türküler II dosyasından kısa alıntılarla sizleri baş başa bırakıyorum:
Bir toplumun türkü söylemeyi bırakması, yalnızca müzik pratiğinin yitirilmesi değildir. Türkü söylemek, kendine olan inancı, geçmişle bağı, geleceğe taşıma iradesini barındırır. Bu irade zayıfladığında türkü susar; türkü sustuğunda irade kurur. Türkü, toplumu bir tür geri besleme döngüsüdür. Çünkü toplum türküyü yaşatır. Günümüzde müzikal tüketim alışkanlıkları hızla dönüşüyor, dikkat süreleri daralıyor, derinlik yerine görsellik ve anlık haz öne çıkıyor. Ama tam da bu noktada türkünün asıl gücü tekrar ortaya çıkar: Türkü, tüketilmek için üretilmemişti hiçbir zaman. Yaşanmak için söylenir; yas tutmak, sevinmek, meydan okumak, teselli bulmak için. Bu işlev, hangi çağda olursa olsun geçerliliğini yitirmez.
“Türküler bizi söyler” cümlesi tam da bu bağlamda bir gerçeği hem tespit etmek hem de sorumluluk almaktır. Bizi söyleyen sesi susturmak, kendimizi susturmaktır; bu suskunluk tercihten çok kayıptır, kökten kopuş, sesini yitirme, kendi hikâyesinin içini boşaltmaktır. Öte yandan türküyü yaşatmak da asla bir nostalji projesi değil aksine sesin içindeki yaşayan gerçeklikle ilişkiyi sürdürmek, onu gündelik yaşamın akışına dâhil etmek, onun hâlâ bir şeyleri söylediğini duymaktır. Âşık Veysel’in uzun ince yolu hâlâ sürüyor; gündüz gece bu yolda ilerleyen herkes, onu söyleyenlerin sesini de taşıyor.
(Türküler Bizi Söyler / Necdet Subaşı)
Modern akıl matematiği hâkimiyet için kullanır; ölçmek, denetlemek, bitirmek için. Türkülerdeyse matematik bir teslimiyet estetiğidir. Hayat kısaltılmaz, yürünür. Zaman durdurulmaz, sayılır. Her denklem kapanmaz ama her gün eklenir. Türküler bu yüzden çözümsüzlükten korkmaz. Çünkü onların matematiği sonucu değil, süreyi kutsar; kazancı değil, dayanmayı; zaferi değil, devamı kutsar. Bugün hızın, verimin ve sonucun yüceltildiği bir dünyada türküler şunu söyler: Her şey bitmek zorunda değildir. Her yol bir yere varmak zorunda değildir. Her hayat çözülmek zorunda değildir. İnsanın yapabileceği tek şey, gündüzü geceye, geceyi gündüze eklemektir. Ve bazen bu yeterlidir. Çözüme değil, kurtuluşa değil, sonuca değil; devama ayarlıdır yürekler.
(Türkülerimizde Matematik / İbrahim Eryiğit)
1.
1979/ (29 yaşında)
Annem öldü. Gençtim, 7 yıllık evliydim, ikinci çocuğumun doğumuna çok az kalmıştı. İskenderun’da TZDK Bölge Müdür Yardımcısıydım. Annem, hacdan döndü, 15 gün ancak yaşadı ve memleketimizde, Malatya’da öldü. İlk kez böylece tanış oldum ölümle ve ölümün ardılı kara katran türevleriyle.
1969/ (19 yaşında)
Üniversitedeyim, sömestr tatili için Malatya’dayım. Annemle oturuyoruz sobanın başında, mevsim güzel bir kış. Kar yağmış bahçelerimize. Ağaçlar, dallar, yollar, kuşlar tablo gibi. Sobanın başında annemle muhabbet ediyoruz. Hiç ilgisi olmadığı hâlde, âdeti de değildi, birdenbire derin bir iç çekti ve gözlerime bakarak bir “deme” okudu.
“Bahcalar, barıçalar
Gız gözüñ mavu çalar
Yalañgız getme yola
Seni bir avcu çalar…”
Ben o zaman, mavi gözlü bir kıza, deli gibi âşıktım. Daha sonra da her zaman o güzelliği koruduk üç çocuğumun annesi olacak mavi gözlü kızla. Anneme hiçbir şey hissettirmediğimi sanıyordum. O benim kalbimi yardı, açtı, gördü, okudu. Ve sonra sardı yaramı. İlk kez, uzun süredir kendime sakladığım sırrım fâş oldu, kendimle yüzleşmiş oldum. Ellerimle yoklaya yoklaya belirlediğim acının künhüne vardım böylece ve bir türküyle.
(Döndüğümüz Sılamız, Anamızdır Türkülerle, Kendi Özümüze/ Cumali Ünaldı)
Aylardır yokuşu hızla çıkıp doğru Leyla’nın yanına gelen Sevda, yol boyunca ilk kez onun mezar komşularına dikkatlice baktı ve ürperdi. Hiçbiri burada doğmasa da âdeta ölmeye geldikleri İstanbul’da aynı mezarlıkta yatan bu kadar insan, Beşiktaşlı kara gözlü kara saçlı Leyla’yı büyük bir aile gibi kuşatmış kanatlarının arasına almışlardı. Hayalleri illaki bir gün gerçek olan, ama ölü ama diriyken… birçok insan gibi o da gönlünce gezemediği Anadolu’nun tam içine gömülmüştü bile.
Ohri’li İrfan ile Celal, İskeçeli Eşref oğlu Süleyman, Razgradlı Eyüp, Sultan, Necmiye de var. Hemşehrisi diyebileceğimiz biri bile görünüyordu uzaklardan; Şile Gökmaslı Hacı Akif Bey.
Mevla’m ayrılık vermesin/Gökte uçan kuşa Leylam. Sevda’nın içinde sürekli inleyen bu türküyü sevdiği kadının terk edip gitmesi üzerine yazmıştı büyük bir ozan, nasıl uymasın bütün ayrılıklara, ayrılıklar arasında kıyas yapmak kırk katırla kırk satır arasında kalakalmak…
(Leyla / Yıldız Ramazanoğlu)
Gelin yarenler gelin deyip insanları başına toplayan Hikmet, hikâyesini anlatıp kendisini yine sessizliğe vurdu.
Hikmet, köyün meczubu idi. Ya uzun uzun uzun susar ya da ben söylenen değil yakılan türküleri söyleyip anlatırım, der dururdu. Dağ bayır durmaksızın yürürdü. Bir yandan da türküler çığırırdı. Bu türküleri hikâyeleştirerek anlatmak için geri dönerdi. Dağlar, bayırlar kimi zaman Zeynep’im türküsüyle, Kimi kez Yüksek Yüksek Tepelere ile yankılanırdı. Daha nice nice yakılan türküler Hikmet’in gönül heybesinde dolaşırdı. O türküler, Hikmet’in hayali ile yeniden hayat bulurdu.
(Ben Türkü Söylemem Türkü Yakarım / Süheyla Karaca Hanönü)
Anadolu Türküleri ve Musiki İstikbalimiz
Mahmud Ragıp Kösemihal, 1900’de İstanbul’da doğmuş olup İstanbul ve Ankara’da eğitimini tamamladıktan sonra metotlu musiki eğitimi için Almanya’ya gider. 1925’te Türkiye’ye gelir ama ardından bir yıl sonra yeniden musiki eğitimini tamamlamak amacıyla Fransa’ya gider. Paris’te Schola Cantorum’da Eugene Borrell’in talebesi olur. 1928’de ise Türkiye’ye döner. Muhtelif mahfillerde müzik dersleri ve müzik eğitimleri verir. Çeşitli enstitülerde çalıştıktan sonra 1961’de kendi isteğiyle emekli olur ve aynı sene içinde vefat eder. İlk musiki âlimimiz olarak kabul edilen Mahmud Ragıp Gazimihal’in musikiyle alakalı çalışmaları ve musikiye dair yazdıkları her kesimden müzikseverin takdirini kazanır ve bu saygınlığını vefatına kadar korur. Burada tanıtacağımız ilk kitap Mahmud Ragıp Gazimihal’in musiki konusunda basılan ilk eseridir.
Küçük Asya’dan Türk Halk Musikisi
20. yüzyılın en önemli bestecilerinden biri olarak kabul edilen Bela Bartok 1881’de Macaristan’da doğar. Bestekâr, piyanist ve etnomüzikolog olarak tanınır. 1940’ta 2. Dünya Savaşı’nın tesiriyle eşiyle beraber Amerika’ya göç eden Bartok 1945’te de Amerika’da vefat eder.
Bela Bartok daha çok Macar, Romen ve Sırp-Hırvat etnik müzikleri üzerine yaptığı çalışmalarla bilinir. 1936 yılında, Ankara Üniversitesinde öğretim üyesiolan Dr. Laszlo Rasonyi’nin önerisiyle, Ankara Halkevi Şubesince ülkemize davet edilir. Türkiye’ye Ankara’da konferanslar vermek, solist olarak Ankara orkestrasıyla konsere çıkmak ve araştırma çalışmaları için uygun köylerde incelemelerde bulunmak üzere gelir. Bir ay kadar Türkiye’de kalan Bartok’un türkü derleme gezisi sadece 10 gün sürer. Seyhan ve Osmaniye çevresindeki yörük aşiretlerinden yaptığı türkü derlemeleri esnasında Bartok’a Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses ve Ulvi Cemal Erkin refakat eder. Bartok bu kitabı hayattayken yayımlatamaz. 1940’da Columbia Üniversitesine teslim ettiği “Küçük Asya’dan Türk Halk Musikisi” el yazmaları ancak 1976’da Macaristan ve Amerika’da iki ayrı kitap olarak yayımlanır.
(İki Kitap Çerçevesinde Cumhuriyet’in İlk Döneminde Türkü Derlemeleri / Selim Sağır)
Yitiksöz kabalığın, yalnızlığın, vahşetin, gözü dönmüşlüğün, yüzsüzlüğün vb. birçok aymazlığın alıp başını gittiği çağda insanı insan kalmaya davet eden 35 sayılık bir mini çınar… Bu edebiyat çınarı günden güne, mevsimden mevsime ve yıldan yıla serpilip dururken tek derdinin insani duyarlılığı yitirmemek olduğunu bize gösteriyor. Sanal evrenlerden insanlığın üzerine akıtılan cürufların haddi hesabı yok. Bize düşense güzel sözü güzel bir şekilde insanlığa ulaştırıp onların hakikatle buluşmasına vesile olmak.
Yitiksöz oku, insanı hakikatle buluşturma duyarlılığın pekişsin. Yitiksöz oku, dünyaya neden gönderildiğinin sorumluluklarını bil ve ona göre davran. Yitiksöz oku, yaratılışımızdaki öze dönüşün kapısını arala.
Yitiksöz 35’i şu sitelerde elektronik olarak okuyabilirsiniz:
https://yitiksoz.com.tr/sayilar
https://marastaedebiyat.com/yitiksoz
https://duranboz.com/category/yitiksoz/

