Yazacaktı.
Hayata verdiği cevap, kalsın istedi. Şan, şöhret; para, pul değildi amacı. Alkış hiç değildi.
İki kapılı handan geçerken “Âlemin özü olarak yaratılan”ıncevabına mademki onu yaratan önem veriyordu, o hâlde yazmalıydı.
Demek ki varlığı değerliydi, biricikti. Bunca yazılmış kitaplar, çizilmiş tablolar, çekilmiş filmler, seslendirilmiş besteler; sahiplerinin hayat yolundaki cevapları, bu yoldan öylesine geçip giden bir garip yolcu olmadıklarının kanıtları değil miydi?
Yoksa kafesteki canın çırpınışları mıydı onca sanat eserlerini çiziktiren?
Değil mi ki on sekiz bin âlem içinde en yalnız, en garip olan,insandı. Hz. Peygamber’in yetimliği, belki babasız oluşundan değildi de bir sırdaş, bir dildaş bulamayışından mıydı?
Aslında her insanın gündelik yaşadığı, yaşayabileceği şeylerle doluydu hayatı. Ne yazacaktı? Neyi yazacaktı? Ancak bu hayat onundu; sözü, tepkisi özel ve özgündü;öyle olmalıydı. “O ne demişti, o ne yapmıştı?” bu soruya diğerlerinden farklı bir cevap vermesi beklenecekti. Onun peygamberinin, kuşu ölen çocuğa taziyede bulunması,farkının ve üstünlüğünün sadece bir numunesi değil miydi?
O hâlde sözü, hâli “emrolunduğu gibi dosdoğru olabilme”nin rengine bürünebilmeliydi.
“Dosdoğru olabilmek?” zordu hem de zorun zoru. İnsan,yaratıldığından beri bu zorluğu aşabilmek için kendiyle ve çevresiyle hep mücadele hâlindeydi. Verdiği bu mücadele hikâyesi de değerliydi. Mücadelesinde hükmedebilirdi, ona seçim hakkı verilmişti. Seçerken caydırıcılar güçlüydü, güzeldi, lezzetliydi, rahattı, kolaydı. Belki de bu sebeple mücadelenin kendisiydi asıl olan. Yanlış seçimler, düşmeler, yaralanmalar… Yeniden kalkabilecek mi diyeydi. İkram,çileyi çekebilenlere çileden sonraydı,Zülcelalivelikram’dan.
Değerli olduğunun hakkını düştüğü yerden kalkarak vermeliydi, defalarca olsa bile. Hikmetinden sual edilmezdi.Adına “ihlas” denen samimiyeti sınanırdı her defasında. O renge bürünmeden verilen, can bile olsa kefeye tüy kadar etki etmezdi. “Görsünler diye, öyle bilsinler diye…”yaptıklarının ödülünü, görenlerden ve öyle bilenlerden alacaktı zaten, değerini azalta azalta… Büyük ödülden fersah fersah uzaklaşa uzaklaşa…
Neydi büyük ödül?
Allah’ın rızası.
“Onların Rableri katındaki ödülleri, altından ırmaklar akan, içinde devamlı kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.İşte bu, Rabb’ini sayıp O’ndan korkanlar içindir.” (Beyyinesuresi, 8. ayet)
Büyük ödülün öteki yarısı, onun Allah’tan razı olmasıydı.
Nasıl razı olmazdı?
O; Allah’tı, yaratandı, Rahman ve Rahim’di. Belki “kahrında hoş, lütfun da hoş” diyecek gücü kendinde bulamıyordu lakin O’nun rahmetine imanı şeksizşüphesizdi.
Yazdı.
