Kalemi eline aldı. Ki ekseriyetle kulağının arkasında tutardı. Rakamlar ve sayılar dökülürdü parmaklarından. Ya bir suntanın ya da ahşap herhangi bir yüzeyin üzerinde yaşanırdı kalemle olan münasebeti.
Aklına nereden geldiyse, küçük bir hikâye yazmak istedi. Ne kadar küçük olabilirdi ki bir hikâye. Yaşanan bir şeyi ya da yaşanası bir şeyi hikâye ederken azar azar yazmak haksızlık olmaz mıydı?
Bir harf aradı. Bir baş harf. Sadece başlamak için Yirmi sekiz harften hiçbirine rastlayamadı. Yumuşak bir harf de onun kaleminden dökülemezdi. Ve kendi hikâyesini yazabilirdi eğer yazacaksa. Dedikoduyu da sevmezdi zaten.
Şimdi hazırdı. Yazmaya başladı. Kalemin ucunu; gövdesi ağaçtan, içi kurşundan o kulak ardı ettiği kaleminin ucunu akrabası sayılan zımparalanmış bir lambri parçasının yüzeyine sıfırladı. Ve sadece sıfır yazabildi, rakamla! Çünkü her hikâye sıfırlanmak, sıfırı tüketmek, sıfırdan başlamaktan ibaretmiş gibiydi ve dünya da yuvarlaktı!..
