1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

Kav Yolundaki Adam

Kav Yolundaki Adam
0

Üçüncü cemre de düşmüştü. Toprak uyanmış, karasabanın bağrını açıp içindeki tavı dışarı akıtması için can atıyordu.

Günün ilk saatleri, güneş doğdu doğacak. Şeyho, çifte süreceği öküzlere bir saat önce son yemlerini vermişti. Bir iki saat sonra sabanı ve boyunduruğu ata yükleyerek öküzleri önüne katacak ve tarlayı sürmeye gidecekti.

Dış kapının tahta mandalını açtı, kapının gıcırdaması evin içinde yankılandı. Dışarısı serindi, baharın havasını içine çekti. Bu hava rahatlatıyordu. Biraz önce evin ara bölmesinden geçmişti. Evin bu bölmesinin duvarları sac ekmeği yapılırken oluşmuş isten görünmüyor.  Duvara sinen o is kokusundan sonra dışarıdaki kokunun tarifi yok.

Evden uzaklara baktı. Tabiatta büyük bir yenilenme gördü. Yeryüzü adeta giysi değiştiriyordu.  Bu değişiklik sadece renkte değildi. Zaten bahar da sadece mevsim olarak görülmüyordu, aynı zamanda en güzel kokuların uyumuydu.

Yönünü tekrar köye çevirdi; köy, beş on evden ibaretti. Buraya yerleşeli yaklaşık yirmi beş yıl olmuştu. Dile kolay, ilk çocukları burada doğdu, ilk eşini burada toprağın bağrına teslim etti. İkinci evliliğinden sonra da buradan ayrılmadı. Güçlünün haklı olduğu dönemde çok çile çekmiş, büyük haksızlıklara uğramıştı. Geçmişte yaşadığı sıkıntıları iyi bilen bir tanıdığı,

“Şeyho! Balık derede büyümez, çayda büyür. Balık çayda büyümez, nehirde büyür. Balık nehirde büyümez, denizde büyür. Sen mezrada kalacağına büyük bir köye, büyük köyde kalacağına, ilçe merkezine hatta mümkünse şehre git yerleş. İmkânlar önüne yeniden çıkar.” demişti. Oralı olmadı, geçmişin karmaşasına, kavgalarına, özlemlerine sünger çekti. Birkaç evlek tarla aldı, onunla geçimini sağlamaya çalıştı.

Altmışını geçiyordu, artık yorulduğunu hissediyordu. Uzun bedeni ayaklarına ağır gelmeye başlamıştı. Kırışıklıklar yüzüne yayılmış, ağaran sakalları tenine dervişlik havası veriyordu. Gençliğinden yaşadığı sıkıntılardan olmalı asabiydi.  O eski sinirli halinden fazla bir şey kalmamıştı, eskiden de sinirleri erken yatışırdı zaten. Gök gibi gürler, birkaç dakika sonra o gürlemeden geriye bir şey kalmazdı. Eşi Zeliha ve çocukları eski halden kalan alışkanlıktan olmalı, çağrıldıklarında hemen yanı başında hazır bulunurlardı.

Çocuklu evlerin bacalarında duman yayılıyordu. Dumanın ince ince yayılmasına bakılırsa akşamdan sobada kalan közlerin üstüne çalı çırpı eklenmiş olmalı. Çoğu zaman bu saatlerde teneke sobaların üstüne bir tencere çorba da bırakılırdı.

İçeri doğru adım attı, Ramazan’ı sordu. Ramazan büyük oğluydu, o da bu saatte sürüyü çoktan çaya doğru inen bayırlara sürmüş olurdu.

” Zılha!” dedi.

Zılha hemen dışarı koşuşturarak çıktı.

“Nevale hazır mı?”

“Evet, birkaç adet sac ekmeğine hafif su serperek nemlendirdim,  bulgur pilavını tabağa, çorbayı da bakraca boşalttım. Şimdi ekmeği katlayıp bohçaya sardım mı her şey tamamdır.  Biraz pekmez de şişeye katmamı mı ister misin?”

“Biraz kat, ama az olsun, şişenin ağzını sıkı kapat, ekmeğe dökülmesin,  ardından gel, şu hayvanın yularından tut,  sabanı hayvana yükleyelim.”

Zılha, atı yularında tuttu. Zavallı hayvan, daha semere yeni gelmişti. Her tıkırtı sesine kulak kabartıyor, tepki veriyordu. Şeyho, boyunduruğu ve sabanı ata yükledi. Ufak parçaları ve nevalesini heybeye koyarak öküzleri önüne kattı ve tarlaya tam yol alacakken yeleği aklına geldi. Öküzlerden birini geçen hafta satmış ve alıcı parayı dün göndermişti. Parasını sütuna astığı yeleğin cebine koymuştu.

“Zılha, sütunda asılı yeleğimi getir.” dedi.

Zılha, bir koşum yeleği getirdi. Yeleğin iç cebine baktı, para yerli yerindeydi.

Üç beş adım attı,  sonra kulaklarını akan suların sesine verdi. Su sesinin gürül gürül akması kendisini rahatlatıyordu.  Öteden beri iki sese pür dikkat kesilirdi. Çobanın kavalını saatlerce oturup dinlediği gibi suyun sesini de saatlerce dinleyebilirdi.

Köyün etrafında iki çay akar. Batıdan akıp köyün güneyine doğru bir yay çizen Kalburcu Çayı, dağların oyuğunda çağlayarak aşağı doğru akıyordu. Köyün hemen doğusunda küçük bir kuru çay akıyordu. Kuru çayın yazın debisi tükenedursa da ilkbaharda Helof Dağı’ndan aşağıya kadar bütün derelerin sularını toplar köyün altlarında Kalburcu Çayı ile birleşirdi.

Bugün sürülecek koruluk tarlası iki çayın birleştiği yerdeydi. Şeyho, gün boyu bütün sesleri bastıran su sesini duyacaktı. Kuruçayı geçen hayvanlar, dünden kalan işlerinin farkındalarmış gibi tarlanın yolunu tuttu.  Şeyho, tarlaya varınca ata yüklediği malzemeyi yavaşça indirdi. Hayvanı yoncaya doğru çekerek ipi bir çalıya bağladı.

Öküzlerin boyunlarına boyunduruğu geçirdi. Boyunduruğu zevle ile sabitledi. Sabanın ağaç bölümünü şimşirden yaptırdığı boyunduruğa, demirini de halata sabitleyip bağladı. İşe başlamadan sürüme koyduğu hayvanları heybeden çıkardığı tahta kaşağı ile iyice tımarladı. Ardından tarlayı sürmeye koyuldu.

Saban, toprak ile buluştuğunda tavlı toprağın kokusu etrafa yayıldı. Bu kokuya dere boyunca açılmış çiçeklerin ve tarlada biten otların kokusuna sürülmüş toprak kokusu da eklendi.  Yakın çalılıklarda kuş cıvıldaşmaları ve karşı kayalıklarda keklik ötüşü çayın sesine eşlik ediyordu.  Koku, renk ve ses birbirini tamamlayarak baharı büyütüyordu.

Güneş iyice yükselmişti, tarla ancak yarım evlek kadar sürülmüştü. Öküzlerde çoktan yorgunluk alameti belirmeye başlamıştı. Diğer öküzü satmadan önce iki hayvanı çifte sürerken bir tanesini sırayla dinlendiriyordu. Kendisi de acıkmıştı. Öküzleri çayıra saldı, heybeyi tarlanın başında bırakmıştı. Oraya gitti. Yemeğini çıkardı, ekmeği sardığı bohçadan iki kaşık çıktı.

“Ah Zılha! Allah senden razı olsun.” dedi. Beraber yemek yiyip,  muhabbet etmeyi huy edinmişti. Zeliha bunu bildiğinden nevaleye her defasından iki kaşık eklerdi. Şeyho her seferinde yemeği beraber yiyeceği birini bulurdu.

Bu saatte Kav Yolu işlektir.  Ahali kıştan yeni çıkmıştır. Ova köylerinde ekim alanları geniştir, ahali buğday ve saman için pek sıkıntı çekmez, fakat dağ köylerinde kış uzun sürerdi.

Yukarıda, dağ yamacındaki köyler çay boyu bu yolu takip eder, ta aşağıdan ilçe yolunu geçerek ova köylerine varır. Biraz bekledi. Karşı tepelerden Kav yoluna baktı. Uzaklardan bir adam yaklaşıyordu.  Buraya varışı zaman alacak gibiydi, bekledi.

Yukarıda, yolun çaya doğru indiği bayır boyu ve dere içleri hayıt ile doludur. Hayıt tüm alana yayılır. Mayıs ve haziran aylarında çiçeklendi mi kokusu yüzlerce metre öteye varır. Çevre köylerden gelen arıcılar çiçeklenme döneminde hayıt ve karaçalıdan dolayı buradan ayrılmaz. Karşı tepelerde azımsanmayacak düzeyde kara geven de bulunur. Yolun ağzında bir su değirmeni kurulmuş, üst tarafta Zorköy adında şirin bir köy var, çayın havzasına hâkim bir tepeye kurulmuş. Değirmenin bendi köyün alt tarafından bağlanmış. Bir ark marifetiyle su değirmene kadar getirilmiş. Arkın etrafı yarpuz otu ve böğürtlen çalıları ile dolar. Çevrede hayıt bolluğundan değirmen de Hayıt değirmeni olarak adlandırılmış. Çay boyu pirinç ekimi yapılır. Bahar aylarında yol boyu rengârenk çiçekler biter. Ta Fırat’tan çayın üstlerine doğru balık akını olur. Çay, sarı sazan, aynalı sazan, pullu sazan, kara kuyruk, yayın ve diğer tatlı su balıkları ile dolar. Buralar kekliğin en güzel öttüğü yer olarak da adlandırılır. Haziranda uçsuz bucaksız bayırlar keklik yavruları ile dolar.

Adamın tepede görünmesinin üstünden yarım saat geçti. Adam, çay boyu yalpalaya yalpalaya yola devam ediyordu. Yorgun olduğu her halinden belliydi.  Şeyho’nun oturduğu yere vardı.

Şeyho:

“Yiyenim! Nereden geliyorsun, hangi yöne gidiyorsun, yorulmuş gibisin. Gel biraz soluklan, iki laf edelim. Beraber iki lokma yemek atıştıralım. ”dedi.

Adam, “Yok!” dedi. Yola devam etmeye koyuldu. Üstünde bedenine büyük gelen bir ceket bulunuyor, diğer giysiler de emanet gibi duruyordu. Kıtlık yılları geride kalmış sayılırdı fakat hala etkileri devam ediyordu. Adam tanımadığı bu adam ile ne konuşabilirim, diye düşünüyordu. Kendi derdi kendine yetiyordu. Kimseye rahatsızlık vermek istemiyordu. Kafası allak bullak. Tarlada bahçede çok çalışırdı. Bu yıl işler kötü gitti, yılı denkleştiremedi. Geçen senede ürününün beti bereketi yoktu. Evdeki son un da dün ekmek yapılmış, çoluk çocuğu bu sabah yarı aç yarı tok sofradan kalkmıştı. Köylerinde üç aşağı beş yukarı herkes aynı durumdaydı. Kıtlık döneminden beri iki yakaları bir araya gelmemişti. Bugün buğdayları kendilerine yetecekse bile harman dönemine daha çok vardı.

İki yıl önce ovadaki bir dostuna satması için odun ve halı bırakmıştı. Bu kışı geçirmek için gözü oradan gelecek paradaydı. Fakat dostunun başına bir felaket gelmişti. Gitme ile gitmeme arasında çok gidip geldi. Utana sıkıla yola çıktı.

Şeyho bu sefer biraz daha tok bir sesle,

“Ben sana gel iki kelam edelim diyorum, niye sen yok diyorsun,”

Adam soluklanmak için ve ayıp da olmasın diye mecburen gelip oturdu. Yukarı köylerde geliyormuş. Bir iş için ova köylerine doğru gidiyormuş.

Altmış yaşında gibi görünüyordu, daha sonra yaşının elli olduğunu söyleyince Şeyho biraz afalladı fakat belli etmedi. Adamın ellerine baktı. Elleri nasır tutmuş ve yara bere izleriyle doluydu. Darbe yememiş tırnağı yoktu. Geniş bir alına sahipti, kaşları oldukça uzundu ve alnına doğru taranmış şekilde duruyordu. Kirpikleri de belirgin bir şekilde uzundu.  Gözlerinde yılların yorgunluğu okunuyordu. Pos bıyıkları sigara dumanı ve güneşten renk değiştirmişti.  Üzerindeki şalvar eskiydi, uzun ceketin altına bir yelek giymişti. Elbiselerin tümü eski olmasına rağmen temiz görünüyordu.

Şeyho, nevalesini çıkardı. Çorbayı genişçe bir bakır tabağa boşalttı. Zeliha pilav ile iyi gider diye bir baş soğan da koymuştu. Soğanı ikiye böldü, bir parçasını misafire verdi. Pilav tabağını da ortaya bıraktı.  Aynı tabağa kaşık sallayıp yemek yiyorlardı. Fakat adamdaki çekingenlik bir türlü geçmedi. Şeyho, havadan sudan konuşmaya çalıştı, bir değişiklik yok. Adam daldıkça dalıyor, gideceği yöne bakıyordu. Gözleri nemlendi. Ağlamayı guruna yediremedi. Gözyaşlarını içine akıttığı burnunu çekmesinden belliydi.

Şeyho;

“Bir derdin mi var?” diye sordu.

Adam duymazlıktan geldi. Tanımadığım ve sofrasına misafir olduğum bu adamın canını sıkmaya hakkım yok, diye düşündü. Fakat bu duruma da alışık değildi. Gururluydu. Sessizliği, eşit güce sahip iki padişahtan birinin savaş meydanında yenilince gururundan dilini yutması gibiydi.

Bir saatten fazladır oturuyorlardı. Şeyho, adamın adını sormadığını hatırladı.

“Yiyenim adın nedir?” diye sordu.

“Adım Kureyş, şu yukarı köylerdenim.” dedi.

Fazlasını ne o sordu ne de o söyledi.  Adamın gözleri doldu. Çocuklarının bu sabahki hali kendisini darmadağın etmişti. Burada iki lokma yemek yerken bile bu yemek boğazında düğümleniyordu. Ovaya yol alacaktı fakat eli boş döneceğinden emin gibiydi. Sadece eli boş dönmeyecek, ovadaki dostunu da üzecekti.

“Ben doydum, bu sene halimiz hal değil. Çocuklarım bu sabah sofradan aç kalktılar. Aşağı köylerden bir tanıdığımız var. Emanet bir şeyler bırakmıştım. Biraz buğday vermesi için ona varacaktım. Onda da olmadığını bildiğim halde yola çıktım” diyebildi.

Adamın gözleri dolmuştu. Bir babanın “çocuklarım aç” demesi kadar ağır bir yük var mıydı?

Şeyho bunu tahmin etmişti. Bu son yıllarda açlık ile ilgili karşılaştığı ilk olay da değildi. Kıtlık sonrası sık sık rastlanılan sıradan bir duruma dönüşmüştü.

Elini yeleğinin cebine attı. Sattığı öküzden gelen parayı çıkarıp adamın eline tutuşturdu. Saymadı, adam da saymadı. Sanki on yıllardır tanışıyorlar gibi birbirlerine baktılar. İkisinin de kalbinde bir ferahlama oluşmuştu.  Yukarı köyden Kureyş’ti. Hangi köyden, hangi Kureyş diye sormadı.

Şeyho, ikindiye doğru tarlayı sürmeyi bıraktı. Hayvanları otlatması için yanına gelen küçük oğluna teslim etti. Günbatımına kadar hayvanlar bol otlu çayırda otlanacaklardı.

Eve vardığında adamın yüzündeki mahcubiyet aklından çıkmıyordu. Akşam yemeğinde yeni bir öküzün alımı için paranın lafı geçince,  Şeyho, parayı birine verdiğini söyledi. Adamın adını söylemedi. Hangi Kureyş, hangi köyden, ne zaman para gelecek… Ya bir soru gelseydi ya çocuklar sitem etselerdi.

Aradan bir yaz geçti. Ekinler düvenler ile harman yerinde saplarından ayrıştırmaya başlandı. Harmanlar günlerce yerde kaldı. Üçüncü öküze çok fazla ihtiyaç duyulmaya başlandı. Kimse ağzını dahi açmadı. Söz söylememe yemini etmiş gibiydiler.

Aradan sert bir kış geçti. İlkbahar bu sene daha da gecikti.  Yıl boyu Kav yolunda yine yolcular eksik olmuyordu. Dağdan ovaya, ovadan dağa bir şeyler taşınmaya devam ediyordu. Takas, ticaretin ilk haliydi. Bir yük odun, bir yük samana; bir el kilimi ise iki çuval buğdaya denkti.

İkinci yılın yazına giriliyordu. Beş on hanelik köyün girişinde altmışlı yaşlarda biri yolda gördüğü sekseninde bir ihtiyara,

“Bu köyde Şeyho diye biri var, bana evini gösterir misiniz?” dedi.

İhtiyar:

“Hangi Şeyho, köyümüzde iki Şeyho var, sen hangisini soruyorsun?” diye sordu

Adam:

“Kendisinden borç almıştım.”

İhtiyar düşündü, eğer birisine para vermişse köyün kuzeyinde oturan Şeyho olmalıydı. Çünkü o daha varsıldı. Adamı birinci Şeyho’nun kapısına kadar götürdü. Kapıda kısa boylu, etine dolgun ve saçı dökülmüş bir adam belirdi.

“Buyurun!” dedi.

Dışarıdan gelen misafir karşısındaki adama baktı, aradığı Şeyho bu değildi.

“Benim aradığım Şeyho uzun boyluydu.” dedi.

Güneydeki eve doğru yol aldılar. Eve yaklaştıklarında ihtiyar,

“Ev sahibi!” diye seslendi.

İnce, uzun boylu, yılların yıpranmışlığını üzerinde taşıyan biri kapıda belirdi.

Karşısında ihtiyar Kadir ile yüzünü hayal meyal hatırladığı bir adam vardı.

Adam;

“Ben Kureyş, yukarı köylerden, Yusufların Kureyş’i, Kav yolundaki yemek arkadaşın.” dedi.

Elinde bir beze sardığı bir şeyler vardı. Bezi Şeyho dayısının eline bıraktı.

“Öküzün parası.” dedi.

Sadece birbirlerinin yüzüne baktılar. Sanki gözlerde on yılların büyüttüğü bir tanışıklık vardı.

Hamza Çelenk: Eğitimci yazar, Adıyaman doğumlu. Lisans ve yüksek lisansını sosyoloji alanında yaptı. Yolcu, Yedi İklim başta olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde hikâye, şiir, deneme ve makaleleri yayımlandı. Çığlık, Mim, Pirin dergilerinin yayın kurulunda bulundu. Dervişe Sitem, Bana Yarından Bahset, Kutanli Gülistan adlı kitapları Beyan Yayınlarından çıktı. Eğitim yöneticiliği yapan Hamza Çelenk, evli ve dört çocuk babasıdır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir