1. Anasayfa
  2. Gezi Yazısı

İstanbul Günlüğü (2): Zincirlikuyu’da – Talihin Yol Eylediği Yerde…

İstanbul Günlüğü (2): Zincirlikuyu’da – Talihin Yol Eylediği Yerde…
0

Zincirlikuyu Mezarlığı’nda dolaşırken, hangi mezar taşına baksanız, geçmişle bugünün arasında bir hikâyenin eşiğinde durursunuz.

Bir tanıdığınızı görmüş gibi içinizden “Filmlerini izledim, türküleriyle, şarkılarıyla büyüdüm, hey gidi günler hey!” dersiniz.

Şarkılarını mırıldanır, rollerini, komik ya da hüzünlü hâllerini, aşklarını, acılarını, umutlarını, hayal kırıklıklarını anımsarsınız.

Güler, mahzun olur; çocuklukla gençlik yıllarınız arasında bir yere savrulursunuz.
Hüzünlü bir sessizlikle arsız bir kahkaha iç içe geçer.

Onların filmde senaryo icabı sergiledikleri duyguları, türkülerinde dile getirdikleri hisleri biz yaşadık.

Vurgun yedik, vefasızlığa uğradık, kavuşamadık; az da olsa güldük, ısındık, hayat yolculuğunun derin uçurumlarına karşı tutunmaya çabaladık.

O yüzden olacak ki, adını andıklarımız bize hâlâ çok şey anlatır.

Sinemadan müziğe, mimariden tiyatroya; güzel sanatların, resmin, şiirin, sözün her nevi…
Hepsi, ustalıklarıyla hafızalarda yer etmiş nice müteveffanın ismini burada, iki satırlık bir taşta bulursunuz.

O iki satır, zihninizde bir yığın filmin, bir sesin, bir sazın, bir tiyatro sahnesinin kapısını aralar.

Sağlıklarında magazin muhabirlerinin peşini bırakmadığı, kıyafetlerinden yüz ifadelerine, arabalarından evlerine kadar her hâllerini yazıp çizdikleri bu insanlar, sayısız habere konu olmuştu.

Ekseriyetle hayatlarına hayranlık duyulmuş; kimi “Sesim güzel,” diyerek Unkapanı’na, kimi sinema setlerine yol eylemişti.

Bir gün herkesin tanıdığı, hayran olduğu biri olma arzusu…

İnsanın hikâyesi de bu değil midir zaten?

Sanat erbabı kolay unutulmuyor.

Hele teknolojinin unutturmadığı günümüzde, bir vesileyle eskilerin eskisi bile arada sahne almaya, eğlendirmeye, düşündürmeye devam ediyor.

Hatta şairlerin, hikâye ve roman yazarlarının popülaritesi zamane şartlarında artmış durumda.

Zincirlikuyu’da yalnız sinemacılar, ses sanatçıları, ressamlar değil; yazarlar, politikacılar, devlet adamları, generaller de metfun.

Mimarlar, hekimler…

Yüksek çamlar, asırlık serviler mezar taşlarının üzerine gölge düşürürken rüzgâr, dalların arasından İstanbul’u üfürür yüzünüze.

Ne kadar İstanbul iseniz o kadar şey anlatır size, sarmalar ya da bir yabancı gibi mahcup bakarsınız bir köşede.

Bakımlı yollar, özenle süslenmiş kabirler, isimlerin yanında küçük bir çiçek, bir fotoğraf, bazen de solmuş bir dua…

Zincirlikuyu Mezarlığı, fanilikten çok, dünyada biraz daha kalmanın; ebediyetten ziyade ölümsüzlük arzusunun bir tasarımı gibidir.

Talih, Zincirlikuyu’yu bana yol eyledi.

Ayaklarının ucu bir yerde ikamet ettirdi.

Ben de fırsat buldukça Büyükdere Caddesi’nden girer, aşağı doğru yürürüm.

Hem mezarları ziyaret ederim hem de şehrin egzoz, korna ve insan seliyle boğucu havasından kaçıp burada soluklanırım.

Bir şikâyetim yoktur, aksine halden razıyım.

Bazen bir ses duyar gibi olurum — birinin adımı fısıldadığını.

Dönüp bakarım; kimse yoktur.

Bana benzeyen biri daha olsa diye geçiririm içimden…

Belki bir İstanbullu…

Şöyle yan yana oturup konuşsak; bildiklerini, duyduklarını bana da anlatsa…

Ama yok.

Tek tük araba geçer.

Mezar bakım işiyle uğraşan birkaç kişi görünür uzakta; ellerinde kürekleri, çiçek sepetleri…

Biri taşları siliyor, biri toprağı düzeltiyor; konuşmadan, sadece işlerini yapıyorlar.

Rüzgâr, servilerin arasından geçerken İstanbul’un sesini taşır yüzüme.

Bir uğultu gibi — uzaklardan gelen bir vapur düdüğü, bir çocuk gülüşü, bir şarkının unutulmuş nakaratı karışır havaya.

Hepsi burada bir mezar taşına, bir fotoğraftaki gülümsemeye sinmiş gibidir.

Bu sessizlikte zaman ağırlaşır.

Ne dün tam geçmiştir ne bugün tam yaşanır.

Zincirlikuyu’da insan biraz kendi sonrasını düşünür, biraz da eksik kalmış yanlarını.

Bütün ölülerin sessizliğine kendi suskunluğunu ekleyip yürürsün.

Makber şairini de anmalı: Abdülhak Hâmid Tarhan da burada!

Rivayete göre, buraya ilk defnedilen odur.

Mezarına heykeli dikilmiş ama birkaç saldırı yaşanınca bu tarz mezarlardan vazgeçilmiş.

Zincirlikuyu, muasır medeniyetler hedefinde bir kabristan modeli olarak tasarlanmış.

Batılı tarzda, yüzü daha çok dünyaya dönük.

Rivayet odur ki, burası vaktiyle bir paşazadenin av köşküymüş.

Bir intihar mı, cinayet mi işlenmiş; kim bilir…

Ahali arasında “uğursuz” diye anılmış, ardından mezarlık yapılmış.

Taşı toprağı altın İstanbul, dört bir yana doğru genişlemeye başlayınca, önce sanayiciler yönelmiş bu civara.

Çok geçmeden evler, apartmanlar da peş peşe yükselmiş.

Zincirlikuyu, dereye doğru ilerleyecekken önünü kesip “buraya kadar,” demişler.

Şimdilerde ise, altına eş değer bir kıymete haiz olmuş, vesselam.

Bahsi, Makber’den bir dörtlükle bağlayalım:

Eyvâh! Ne yer ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı.
Şimdi buradaydı, gitti elden,
Gitti ebede, gelip ezelden

Ramazan Toprak Gazeteci. 1971 Şanlıurfa doğumlu. Evli, üç çocuk babası.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir