Muhammed Taha’nın, kuşağındaki pek çok kişi gibi, yeni tatlara meraklı bir yapısı var. Avuç içi kadar küçülen dünyada aradıkları her şeye, ‘sipariş ver’ butonuna dokunarak ulaşıyorlar.
Kültürlerin etkileşimi mesafelerin önemsizleştiği bu dünyada baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Taha’yla birçok konuda olduğu gibi, geleneksel damak hattında da bir miktar ayrışmamız doğal. Bu yüzden bazı günler yenecek yemeğe Taha karar verir.
Fiyat kıyasını bir kilo et üzerinden yapmam isyana yol açmasın diye işi ona bırakırım; “buyur, meydan senin,” derim. Onun da canına minnet; sosyal medyada görmüş, notunu almıştır. Değişik sosları, atıştırmalıkları, adını sanını ondan öğrendiğim yiyecekleri alır; arada deneriz.
Bu denemelerinde kullandığı değişik sos ve pişirme tekniği ile makarna ve tavuk ızgarasını beğenirim. Ama aç kaldığım, “ulan!” diye patlayacağım noktaya geldiğim zamanlar da az değildir. Yine de soğukkanlıyımdır; “eh”, “idare eder”, “savaş ve kıtlıkta iş görür” gibi notlarla geçiştiririm.
Diğer birçok denemesinde Taha yoluna tek başına devam eder. “Bu benim bünyeye uymaz” deyip ayıklarım. Kendimi Güngören’e atabilirsem, Hamo’da kesik kavurma, nohut dürümüyle fabrika ayarlarıma dönerim.
Geçen gün bir marketin —dondurulmuş gıdalar bölümünde— asla önermem, tuhaf bir makarnaya rastladık. Mantıyı andırıyor; rengârenk, yarı pişmiş bir hamur işi. Tarifinde “Kaynar suya atın, iki-üç dakika sonra hazır” yazıyor.
Aldık. Tarifteki gibi kaynar suda biraz bekletip tabağa koyduk.
Sonuç: haza hamur!
“Acele etmeyeyim,” dedim, “belki ikincisinden bir tat dilime dokunur.” Zihnimde tada dair kaç nota varsa, bir tanesine bile değmez bu mübarek! Bir iki tane daha yedim. İçinde bir şey varmış gibi hissetmeye kendimi zorladım ama nafile.
Neyse ki tedbirliyim. Tabağa iki sıkım çiğköfte ve kocaman bir topalak Antep biberi koymuştum. “Bu, hamurdan öte bir şey değilmiş,” dediğim anda biberden büyükçe bir ısırık aldım. Sanki ağzımın içine bir alev topu bırakıldı. Yarı anestezik bir hâl çöktü; dilimle bağım koptu. O arada tabakta kalan ve adının “tortelli” olduğunu öğrendiğim hamurcuklar herhangi bir dirençle karşılaşmadan mideye indirildi.
İster marketlerin seçenekleri artırma gayreti deyin ister tüccarın para kazanma hırsı ister gençlerin damak tadına hitap etme çabası… Dilimize, damağımıza oturmayan bu “yiyeceğimsi” şeylere maruz kalıp da bir hâl muhasebesi yapmamak elde değil.
Mecburen memleket istikametini tutup ilerleyeceğiz.
Evet, bizim kuşağın içinde yetiştiği atmosfer bir daha geri dönmemek üzere kapanıyor. Ne evlerde o güzelim yemekleri pişirecek vaziyet kaldı, ne buna vakti ve takati yeten anneler, ne de “olmazsa olmaz” diyecek babalar…
Elbette “Antep’i, Urfa’yı yakınınıza getirdik” diyenler çıkacaktır; meşe odununda lahmacun, zırh kıymayla Kilis tavası yapan, yanına biberini, piyazını geleneksel usulde koyanlar bulunacaktır. Ama onlar artık birer istisna. Geriye kalan çoğumuz için hatıralar, buharı üstünde tencerelerden değil; paketlerden, etiketlerden ve aceleden ibaret.
Ve fakat bunama hastalığının evreleri arasında gidip gelen hâllerimiz var. Arada bir, “Böyle değildi sanki,” diyoruz. Kim olduğumuzu, ne yediğimizi sorgular gibi soruyoruz: “Bu ne, kim bunlar, bu ne hâl?”
Kâh tatsız bir hamuru çiğnerken, kâh kıyma bozmasından mürekkep, sözüm ona başka bir salçalı pideyi ağzımızda evirip çevirirken…
Tedbirli olmakta fayda var. Sevdiğiniz bir sebzeyi, bir baharatı elinizin altında tutmak; gerekirse anestezik bir hâle geçebilmek için elzemdir.
