Artvin iline bağlı Ardanuç ilçesine yolumuz bundan yirmi yıl kadar önce 2006 yılında bir ramazan günü düştü. Otobüsle önce Erzurum’a gelmiş oradan da aktarmalı olarak yarım otobüsle Ardanuç’a doğru yolumuza devam etmiştik. Palandöken bütün ihtişamıyla uzaktan uzağa tahtını kurmuş seyre dalmışken, düz ovalardaki soğuk havanın vurduğu ekinler yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Tortum Gölü’ne vardığımızda bizim için yeni bir coğrafya başlıyordu. Erzurum’dan çıkarken gördüğümüz düz yollar şimdilerde yerini bazen bir dağın eteğinden geçen bazen de derelerin kenarlarına inen yollara dönüşmüştü. Ardanuç’a kadar devam edecek olan kıvrımlı yollar bazen oyulmuş dağların dibinde tek şeride indikleri de oluyordu.
Erzurum’da soğuk bir hava kendini hissettirse de Artvin/Yusufeli sınırına girince manzarayla birlikte hava da değişmişti. Otobüsümüz, bir dinlenme tesisinde durunca değişen havayı iyiden iyiye hisseder olduk. Tekrar yola düştüğümüzde arkamızda bıraktığımız Tortum Şelalesi gibi Çoruh Nehri çağlayan misali bizimle birlikte Ardanuç’a doğru akmaya devam ediyordu. Bir ara her tarafı kaplayan çıplak dağların eteğinde yer yer kümelenmiş zeytin ağaçları dikkatimizi çekmişti. Zeytin ağaçları, buradaki havanın Erzurum’dan farklı olduğuna işaretti. Bu, Doğu Karadeniz bölgesine girmişiz, anlamına geliyordu. İklim ve coğrafya değişmişti. Çoruh’la birlikte dağların kuşattığı zikzak çizen kavisli yollardan geçerek sonunda Ardanuç’a vardık.
Çoruh, Rabbimin lütfu ve ikramıyla kıyısında ömrümüzün bir kısmını geçirdiğimiz dört nehirden biridir. Diğer üç nehir ise, billur gibi raks eden masmavi sularıyla Fırat, Afrika’nın kalbinden doğup uçsuz bucaksız çölleri dolaşan Nil ve Almanya’dan doğup Karadeniz’e dökülen Tuna’dır.
Çoruh, coşkun akan nehir
Yüksek bulutlardan
Engin dağ başlarından
Eriyen beyaz karlardan
Sökün ederek akan nehir…
Şavşat’a Düşen Yollar
Ağustos ayının sonlarına doğru önce Şavşat’a oradan şimdi tam olarak hatırlayamadığım bir sebepten Erikli köyüne yolumuz düştü. Meydancık yol ayırımından 15 km kadar asfalt yolda devam eden yolculuğumuz, 5. km’den sonra asfaltsız yolda devam etti. Dağların arasından şarıl şarıl akan derelerin sesleri eşliğinde köye vardık. Ağaçların kapladığı yalçın dağlar ve derin vadiler arasındaki Erikli köyündeki camiye uğradık. Bütünüyle ahşaptan yapılmış caminin mini kütüphanesi dikkatimizi çekmişti. Kütüphanede bulunan eserler oldukça kıymetli ve nadir eserlerdi. İbn Abidin’in meşhur Reddü’l-Muhtâr, Molla Miskin’in Kenzü’d-Dakâik şerhi, Beyzâvî’nin tefsirinin ilk baskısı, Molla Hüsrev’in Gurer Dürer, Mevâkif Şerhi gibi nadir eserler ve Nesefî’nin akaid kitabının el yazması vardı.
Dağların arasında inzivaya çekilmiş Erikli gibi bir köyde bu kitapların bulunması Şavşat’ın göğü kaplayan dağları ve Karadeniz gölü kadar bizleri hayrete düşürmüştü. Kitapların kapaklarındaki yüksek bir zevk ve ince bir işçilikle nakşedilmiş çiçekler o kadar canlı idi ki sanki her baharla birlikte yeniden açan ve can bulan çiçeklerdi. Kitaplar, sanki hiç el değmemiş gibi durmaktaydılar. Sadece dokunmak bile yeterli. Ama kitapları açıp içlerine baktığınızda inci gibi yazılar kâğıtları süslüyorlardı. Dağların zirvesindeki yaylaların ötesinde Gürcistan sınırı var. Batum hiç de uzakta değil. Âlimler her yerde. İlim onlarla beraber.
Yusufeli’nde Bir Köyde Vankulu Lugatı
Yusufeli, her ne kadar gördüğümüz eski yeri baraj sularının altında kalsa da etrafı dağlarla çevrili, şarıl şarıl akan sularıyla Artvin ilimizin şirin ve güzel ilçesi olarak gönlümüzde yer almıştır. Yusufeli’yi birkaç kez ziyaret etmiş, köylerine uğramış, suyundan içmiş ve ekmeğinin tadına bakmıştık. Az önce Erikli’de gördüğümüz kitaplara yer vermiştik. Şimdi zikredeceğimiz kitap ise, Vankulu Mehmed tarafından Türkçeye tercüme edilen Tercüme-i Sıhâh-ı Cevherî adlı kitaptır. Mütercimin lakabıyla Vankulu Lugatı diye meşhur olmuştur. İbrâhim Müteferrika’nın iki cilt halinde basımını gerçekleştirdiği (İstanbul 1729) ilk kitaptır.
Artvin diyarında böyle bir kitapla karşılaşmamız, daha önce “Literatür Yazıcılığının Önemli Siması Kâtib Çelebi (1609-1657), insaniyet.net” başlıklı yazımızda Vankulu’nun tercüme ettiği Sıhâh adlı sözlüğe işaretle Kâtib Çelebi’den (Süllemü’l-Vüsûl, 5/420) ilmin geldiği nokta hakkında aktardığımız bilgiyi hatırımıza getirdi. Bu vesileyle ilgili paragraf şöyledir: “Şeyh Cemâleddîn el-Aksarâyî (ö. 791/1388-89), Karaman diyarında meşhur Müselsile (Zinciriye) Medresesi’nde (Aksaray’da) hoca idi. Medreseyi yaptıran zât, medresede ders verecek kişinin İsmâîl el-Cevherî’nin (ö. 400/1009) Sıhâh adlı Arapça sözlüğünü hıfzetmiş/ezbere bilen biri olmasını şart koşmuştu. Bu diyarda Sıhâh’ı ezberleyenleri soruşturduklarında dört kişi buldular. Onu üstünlüğünden dolayı tercih ettiler. Ezbere bilenlerin az olmasına üzüldüler. İlmin halinden ibret al. Nereden nereye!”
Vankulu Lugatı’nın iki cildinden biriyle buluşmamızın (bir cildi eksik imiş) hikâyesi şöyle oldu. Lügat ve Arapça bazı kitaplar yağmura maruz kalmışlar. Eski baskı olduklarından dolayı da bir hayli yıpranmışlardı. Kitaplar zayi olmasın diye Arapça bilen birini aramışlar. Sonunda bu fakirin Arapça bildiği haberi alınınca da Yusufeli’den Ardanuç’a dönerken Lugat birkaç kitapla birlikte yol üzerinde bize ulaşmış oldu. Yusufeli gibi bir ilçenin bir köyünde Vankulu Lugatı’nın bulunması bizi, ilmin geldiği seviye açısından Karaman diyarında dört kişinin Sıhâh’ı ezbere bilmesi kadar şaşırtmıştı. Sonuç olarak, Karaman diyarında Sıhâh’ı ezber bilenleri aramışlar ve aradıklarını bulmuşlar. Günümüzde bunları okuyacak insan arıyoruz. Erikli köyündeki kitaplar ve Artvin’in bir köyünde Vankulu Lugatı’nın bulunması o dönemlerde ilmin seviyesini göstermesi açısından önem arz etmektedir.
Ramazan Uzun Bir Sefer İmiş
Ramazan uzun bir sefer imiş
İçimizde başlayan
Sahurda yola çıkılan
İftarda mola verilip
Gecesinde teravihe durulan
Kadir gecesiyle aydınlanan
Bayramında menzile varılan
Ramazan uzun bir sefer imiş
Azığı oruç gündüzü gidiş
Gecesi sahur ve istiğfar
Tilaveti Kur’ân olan
Ramazan uzun bir sefer imiş
Bayramın beklendiği
Bayramlıkların erkenden giyildiği
Atlıkarıncaların bayram yerine gelmek için
Geceden yola düştüğü bir sefer imiş
Yüreklerden taşan heyecan
Kâinatı sarmış bir halecân
Bayram eder bütün cihan
Ramazan uzun bir sefer imiş
(14.10. 2007. Bayramın 4. günü, Pazar. Ardanuç)

Fevkalade güzel bir şekilde Erzurum, Artvin hatırasını paylaşan Sayın Müslim Yıldırım hocamı önce tebrik, sonrasında teşekkür ediyorum. Sağlık ve esenlikler lçinde başarılarla dolu nice senelere diyor, en kalbi selam ve sevgilerimle Allah’a emanet ediyorum.