1. Anasayfa
  2. Genel

Fetih Ruhundan Gönül Fetihlerine

Fetih Ruhundan Gönül Fetihlerine
0

Fetih, anlam dünyasında pek çok barındıran; insanın gönlünde ümit, huzur ve güzellik gibi olumlu duyguları uyandıran derin bir kavramdır. Yaşanılan tecrübeler göstermiştir ki, fethin bir yönüyle maddeye, diğer yönüyle mânâya bakan iki önemli anlam boyutu olduğu görülür: Biri ülkelerin fethi, diğeri ise gönüllerin fethi. Bu sebeple birçok insan, böylesine derin ve soyut kavramları tam olarak anlayıp kavrayamaz. Oysa fetih; kapalı ve kilitli gönüllerin hak ve hakikate açılmasıyla birlikte güzelliğe, hayra, rahmete ve ilâhî ihsanlara yönelmesi demektir.

Fetih kavramına biraz daha yakından bakıldığında, onun aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm’de bir sûrenin adı olduğu görülür. Tâbiûndan Zeyd b. Eslem’in babasından naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.), Hudeybiye seferine çıktığında Hz. Ömer de onunla birlikteydi. Yolculuk sırasında Hz. Ömer, herhangi bir mesele hakkında Peygamber Efendimiz’e (s.a.) bir soru sordu. Ancak Allah Rasûlü cevap vermedi. Hz. Ömer ikinci kez sordu; yine cevap alamadı. Üçüncü kez tekrar sorduğunda da cevap verilmeyince kendi kendine şöyle söylendi:

“Anası yok olası ya Ömer! Rasûlullah’a tam üç kez soru sordun; hiçbirine cevap vermedi.”

Daha sonra Hz. Ömer yaşananları şöyle anlatmaktadır:

“Bunun üzerine devemi sürerek insanların önüne geçtim. Bu olay hakkında beni azarlayan bir âyetin inmesinden korkuyordum. Çok geçmeden bana seslenen bir ses duydum. ‘Demek korktuğum başıma geldi’ diyerek hemen Rasûlullah’ın yanına vardım. Selâm verdim. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.):

‘Bu gece bana öyle bir sûre indirildi ki, o sûre benim için üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha değerlidir.’ buyurdu ve ardından Fetih sûresini okudu.” (Muvatta’, Kur’ân, 4; Buhârî, Tefsîr, 48/1) Sûre, adını süre içindeki 1, 18 ve 27. âyetlerde geçen “fetih” kelimesinden almıştır. Sûre de başlıca,hicretin altıncı yılında Hz.Peygamber (s.a) ile Mekke’li müşrikler arasında gerçekleşen Hudeybiye antlaşması, cihad, savaştan geri kalan münafıklar ve Mekke’nin fethedileceği müjdesi konu edilmektedir. Bu sûrenin nazil olması, Hz. Peygamber’e (s.a) ayrı bir sevinç ve huzur vermişti. Çünkü Allah Rasûlü (s.a.), Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra, hicretin altıncı yılında Medine’de bir rüya görmüştü. Rüyasında Müslümanların umre için Mekke’ye girdiklerini görüyordu. Bu, bir yönüyle Mekke’nin fethinin müjdesiydi. Nitekim Allah Teâlâ, Fetih sûresinin 27. âyetinde bu rüyanın gerçekleşeceğini haber vermekteydi:

“And olsun ki Allah, Peygamberinin rüyasının gerçek olduğunu tasdik etti. Allah dilerse siz güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Harâm’a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. Bundan başka size yakın bir fetih daha verecektir.”

Nitekim bir yıl sonra Müslümanlar umre için Mekke’ye gitmiş, ondan yaklaşık bir yıl sonra da Mekke fethedilmiştir. Mekke’nin fethi, yalnızca bir şehrin kapılarının açılması değildi; aynı zamanda yeni fetihlerin, yeni gönül coğrafyalarının ve insanlığın hidayet ufuklarının açılması demekti. Bu fetih; zulmün, haksızlığın ve karanlığın ortadan kaldırılarak sevginin, huzurun, merhametin, adaletin ve şefkatin hâkim olması anlamına geliyordu. İnsanlığa İslâm nimetinin ulaştırılmasının ilk büyük adımıydı. Bu sebeple Fetih sûresi, yalnız tarihî değil; aynı zamanda ahlâkî, manevî ve medeniyet tasavvuru bakımından da son derece derin mesajlar taşımaktadır.

Fetih erlerinin ve alperenlerin pîri olarak kabul edilen Hoca Ahmed Yesevî, fetih kavramını daha çok tasavvufî bir derinlikle ele alır. Ona göre fetih; “Allah tarafından, önceden kapalı olan bilgi ve mârifet gibi zâhir ve bâtın nimetlerinin kula açılması” ve “sâlike zuhur eden, nefiste ilim, ruhta mârifet meydana getiren kemal hâli”dir. Böylece fetih, yalnız şehirlerin değil; kalplerin, ruhların ve insanın iç dünyasının da aydınlanması hâline gelir.

İşte bu yüzden Hoca Ahmed Yesevî, Divân-ı Hikmet’inde altmış üç yaşından sonra niçin yer altındaki çilehaneye çekildiğini anlatırken Fetih sûresinin mânâsına işaret eder ve kendi mânevî dünyasında uyandırdığı hâlleri şu sözlerle dile getirir:

“İnna fetehna…” yı okuyup anlam sordum;

Işık saldı, kendimden geçip cemal gördüm;

Hocam vurup “Sus'” dedi, bakıp durdum;

Yaşımı saçıp, çâresiz olup durdum ben işte. (Hikmet 2)

İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren, doğduğu coğrafyadan başlayarak kuzeye, Asya’nın içlerine ve Türkistan’a doğru ilerleyen fetih hareketleri istilacı ve sömürgeci bir anlayış taşımıyordu. Bu hareketin temelinde gönülleri kazanmak, insanları hakikatle buluşturmak ve adalet anlayışını yaymak vardı. Nitekim bu ruhu, Tebe-i Tâbiînin önde gelen isimlerinden Süfyân-ı Sevrî’nin (ö. 161/778) şu sözlerinde görmek mümkündür:

“Türkistan’da ezan okumak, Mekke’de namaz kılmaktan daha faziletlidir.”

Bu anlayış kısa zamanda meyvesini verdi. Hoca Ahmed Yesevî gibi gönül erleri ve alperenler yetişti; onlar bulundukları bölgeleri ilimle, hikmetle ve irfanla aydınlatmaya başladılar. Daha sonra öyle bir dönem geldi ki hareket yön değiştirdi. Bu kez Türkistan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlar’a doğru yeni bir gönül seferberliği başladı.

Artık futûhat meşalesi yakılmıştı. Bu, Asya’dan Avrupa’ya uzanan büyük bir gönül yolculuğuydu. Nice derviş, nice alperen bu topraklardan kalkarak Anadolu’ya ve Balkanlar’a yöneldi. Bugün adlarını saygıyla andığımız Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Sarı Saltuk ve daha niceleri, Hoca Ahmed Yesevî’nin yaktığı irfan meşalesini taşıyan; diyar diyar dolaşıp gönülleri fetheden kimselerdi.

İşte düşünce dünyamızda yer eden fetih ruhu, yalnızca ülkelerin değil; gönüllerin de fethedilmesidir. Bu noktada örnek şahsiyetlerden biri olan Hoca Ahmed Yesevî’nin, talebesi kabul edilen Sarı Saltuk’u gönülleri fethetmek üzere gönderirken söylediği sözler son derece dikkat çekicidir:

“Yayılınız… Amma işgalci olarak değil. Yayılınız… Yolunuz tasavvufun ince yolu olsun. Siyasî futûhattan önce gönül futûhatı yapınız. Allah aşkından ve Peygamber sevgisinden güç alınız. Gidiniz; gönül erlerinin çerağlarını, sesinizin ulaştığı, ayaklarınızın vardığı yerlere kadar taşıyınız. Helâl lokma yiyiniz, gönül alınız. Vardığınız yerleri bu anlayışın ışığıyla aydınlatınız. (Allah’ı) ‘Zikret!’ nidasına kulak veriniz. Kuracağınız yeni ocaklar, aşk dükkânları olsun. Nefsinizi dünyanın esiri etmeyiniz. Hırs, tamah, kin, haset ve şehvetten arınınız. Gönülleriniz insan sevgisi ve hoşgörüyle dolsun. Unutmayınız ki gönül, Allah’ın evidir. Hikmetlerimizi dilden dile aktarınız; çünkü onlar Kur’an’a ve hadise dayanmaktadır.”

İşte bu fetih ruhunun tarihteki en büyük tezahürlerinden biri de hiç şüphesiz İstanbul’un Fethi olmuştur. Fatih Sultan Mehmed’in öncülüğünde gerçekleşen bu büyük fetih, yalnızca surların aşılması yahut bir şehrin ele geçirilmesi değildi. İstanbul’un fethi, bir çağın kapanıp yeni bir çağın açılması kadar; ilmin, hikmetin, sanatın ve medeniyet tasavvurunun yeniden şekillenmesiydi. Bu fetihte kılıç kadar akıl, cesaret kadar inanç, güç kadar irfan da vardı. Nitekim fetih sonrasında İstanbul’un bir ilim, kültür ve medeniyet merkezi hâline getirilmesi, bizim medeniyet anlayışımızdaki fetih ruhunun en açık göstergelerinden biridir. Çünkü gerçek fetih, taş duvarları aşmaktan önce gönülleri imar edebilmekti. Bu sebeple İstanbul’un fethi, yalnız Osmanlı’nın değil; insanlığın ortak medeniyet tarihinde de derin izler bırakan büyük bir gönül ve medeniyet hamlesi olarak hatırlanmalıdır.

İstanbul… Çağları değiştiren ey büyük şehir!

Surlar değil yalnızca, kalblerdi fethedilen.

Gönüllerden yükselip göklere karışan ses oldun

Hâlâ zaman içinden hatırlanıyorsun heyecanla.

 

Biliriz ki gerçek fetih, gönüller yapmaktır;

İnsana merhametle yeni bir yol açmaktır.

Bir şehri almak değil yalnız bütün mesele,

Kalplerde ince, sonsuz bir merhamet bırakabilmektir

Bugün insanlığın, bu fetih ruhunu yeniden anlamaya ve yaşatmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. İnsanların dünyalık menfaatler uğruna birbirini tükettiği, savaşların, kinlerin ve yalnızlığın arttığı bir çağda; yeniden gönülleri fetheden bir merhamet medeniyetine ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü gerçek fetih, insanın önce kendi nefsini aşması; sonra da sevgiyi, adaleti, hikmeti ve merhameti yeryüzüne taşımasıdır. Kılıçtan çok gönülle, zorlamadan çok hikmetle, işgalden çok irfanla gerçekleşen bir fetih…

Allah cümlemizi gerçek fethi yaşayan, yaşatan ve gönüller fetheden kullarından eylesin. Âmin.

Prof. Dr. Ahmet YILDIRIM; 1964 yılında  Bayburt’ta doğdu. 1987 yılında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1990 yılında Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Hadis Ana Bilim Dalında Dârimî ve Sünen’i adlı teziyle Yüksek Lisansını, yine aynı ana bilim dalında 1996 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları çalışmasıyla doktorasını tamamladı. 1997 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalına Yardımcı Doçent olarak atandı. 2006 yılında doçent, 2011 yılında profesör oldu. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinde profesör olarak akademik çalışmalarını sürdürmektedir. Arapça ve Almanca bilmektedir. Yıldırım’ın doktora tezi yanında; yayımlanmış Din, Dünyevileşme ve Zühd, Peygamberimizin Sade Hayatı ve Hoca Ahmed Yesevî'nin Hadis Kültürü adlı çalışmalarıyla birlikte makale ve diğer çalışmaları da bulunmaktadır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir