İnsaniyet kelimesi Arapça insan kelimesinden türetilmiştir. Türkçede aynı kökten türetilen “insan-lık” kelimesiyle eş anlamlı denecek kadar yakın bir anlam taşıdığı söylenebilir.
İnsaniyet yahut insanlık denince zihnimizde iki anlam belirir. İlki, insan olma durumu, insan olmanın getirdiği veya gerektirdiği maddi manevi vasıflar. İkincisi de insanlar topluluğu; geçmişi, bugünü ve geleceğiyle insan türü.
Yıllar önce bir televizyon programında insanın şöyle tanımlandığını görmüştüm: İnsan biyo-psiko-sosyal bir varlıktır. Biyolojik ve psikolojik yönleri, insanı önce bitkiler, sonra hayvanlar âlemiyle ortaklaştırır. İnsanı öteki canlılardan ayıran ve üstünleştiren özelliklerin, biyolojisinden başladığını söyleyebiliriz. En gelişmiş beynin insanda bulunuşunun yahut insan elinde başparmağın konumunun sağladığı imkânlar anılabilir. (Ahmet Hâşim’in “Baş Parmak” başlıklı yazısına bakınız.)
Psikolojik ve sosyal davranış ve özellikleriyle de insanın yeryüzünün öteki canlılarından ayrı ve üstün bir konumda olduğunu söyleyebiliriz. Dili, bilinci, doğanın bir parçası olmasına rağmen doğayı değiştirme gücüne sahip oluşu ve bunların sonucu olarak üretmiş olduğu bilim, kültür, sanat, uygarlık, tarih, vb. insan emeğinin ve zihninin yarattığı kurumlar, insanın ayrılığını, ayrıcalığını gösteriyor.
Dikkat ettiyseniz, yukarıda insan emeğinin ve zihninin ürettiği kurumlar arasında dini saymadım. Tarih öncesi denen ve yazıdan önceki dönemleri işaret eden bin yıllardan beri, insanların pek çok tanrıya kurbanlar adadıklarını, çeşitli dinlere bağlandıklarını elbette biliyorum. Mısır, Hint, Yunan, Roma mitolojileri başta olmak üzere bütün mitolojiler, iyi-kötü, güzel-çirkin, dost-düşman yüzlerce tanrı barındırıyor. Bütün o üstureler, efsaneler, tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar; insan zekâsı, muhayyilesi ve müfekkiresiyle uydurulmuş ve geliştirilmiştir. Ne pahasına? Evrenin, yeryüzünün ve insanın yaratıcısı olan tek tanrıyı, Allah’ı unutmak yahut O’na ortaklar koşmak pahasına!
İnsan bunu neden yapıyor? Çünkü insan, ahsen-i takvim üzere yaratılmış eşref-i mahlûkat olmakla birlikte zalim, cahil ve unutkan bir varlıktır. Allah, şekil verdiği ve kendi ruhundan üflediği, isimleri öğrettiği, yeryüzünde halifesi kılmak istediği insana “E lestü bi-rabbiküm?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sorduğunda “Kaalû: Belâ!” (Dediler ki: Evet!).
Ve fakat Allah’ın pek çok kulu, ateşin topraktan üstün olduğunu sanan şeytanın da desteğiyle, yaratılışlarının temelinde yer alan bu yüce gerçekliği unutarak veya görmezden gelerek ve utanmadan “tek tanrı düşüncesi”ni (monoteizm’i) de bizim zihnimiz, insan zihni üretti diyebiliyor. Buna rağmen yahut bununla birlikte insan soyunun kayda ve hürmete değer pek çok vasfı bulunduğunu unutmamalıyız. Mehmed Âkif, bir şiirinde “Müslümanlık nerde? Bizden geçmiş insanlık bile!” tesbitini yaparken “insaniyet”e -Müslümanlığın altında da olsa- bir değer atfediyor. Yani, insaniyet, inkâr ve küfür batağı içindeyken dahi anlamlı ve değerlidir.
Benim insan ve insaniyet anlayışım çok net. Fakat pek çok insanın insan ve insaniyet anlayışı hayli flu, ziyadesiyle brüt! 1912 yılında Nobel ödülü alan Alexis Carrel’in dilimize önce “İnsan bu, meçhul”, sonra “İnsan Denen Meçhul” adlarıyla çevrilen kitabını hatırlayalım.
“İnsan beşer, elbet şaşar!” demişler. Gelecek sohbetimizde “beşer ve beşeriyet” bahsinde buluşmak üzere!
