Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

İnsaniyet Net midir? / İbrahim Demirci

Mehmed Âkif, bir şiirinde “Müslümanlık nerde? Bizden geçmiş insanlık bile!” tesbitini yaparken “insaniyet”e -Müslümanlığın altında da olsa- bir değer atfediyor. Yani, insaniyet, inkâr ve küfür batağı içindeyken dahi anlamlı ve değerlidir. Benim insan ve insaniyet anlayışım çok net. Fakat pek çok insanın insan ve insaniyet anlayışı hayli flu, ziyadesiyle brüt! 1912 yılında Nobel ödülü alan Alexis Carrel’in dilimize önce “İnsan bu, meçhul”, sonra “İnsan Denen Meçhul” adlarıyla çevrilen kitabını hatırlayalım. 

EKLENDİ

:

İnsaniyet kelimesi Arapça insan kelimesinden türetilmiştir. Türkçede aynı kökten türetilen “insan-lık” kelimesiyle eş anlamlı denecek kadar yakın bir anlam taşıdığı söylenebilir.

İnsaniyet yahut insanlık denince zihnimizde iki anlam belirir. İlki, insan olma durumu, insan olmanın getirdiği veya gerektirdiği maddi manevi vasıflar. İkincisi de insanlar topluluğu; geçmişi, bugünü ve geleceğiyle insan türü.

Yıllar önce bir televizyon programında insanın şöyle tanımlandığını görmüştüm: İnsan biyo-psiko-sosyal bir varlıktır. Biyolojik ve psikolojik yönleri, insanı önce bitkiler, sonra hayvanlar âlemiyle ortaklaştırır. İnsanı öteki canlılardan ayıran ve üstünleştiren özelliklerin, biyolojisinden başladığını söyleyebiliriz. En gelişmiş beynin insanda bulunuşunun yahut insan elinde başparmağın konumunun sağladığı imkânlar anılabilir. (Ahmet Hâşim’in “Baş Parmak” başlıklı yazısına bakınız.)

Psikolojik ve sosyal davranış ve özellikleriyle de insanın yeryüzünün öteki canlılarından ayrı ve üstün bir konumda olduğunu söyleyebiliriz. Dili, bilinci, doğanın bir parçası olmasına rağmen doğayı değiştirme gücüne sahip oluşu ve bunların sonucu olarak üretmiş olduğu bilim, kültür, sanat, uygarlık, tarih, vb. insan emeğinin ve zihninin yarattığı kurumlar, insanın ayrılığını, ayrıcalığını gösteriyor.

Dikkat ettiyseniz, yukarıda insan emeğinin ve zihninin ürettiği kurumlar arasında dini saymadım. Tarih öncesi denen ve yazıdan önceki dönemleri işaret eden bin yıllardan beri, insanların pek çok tanrıya kurbanlar adadıklarını, çeşitli dinlere bağlandıklarını elbette biliyorum. Mısır, Hint, Yunan, Roma mitolojileri başta olmak üzere bütün mitolojiler, iyi-kötü, güzel-çirkin, dost-düşman yüzlerce tanrı barındırıyor. Bütün o üstureler, efsaneler, tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar; insan zekâsı, muhayyilesi ve müfekkiresiyle uydurulmuş ve geliştirilmiştir. Ne pahasına? Evrenin, yeryüzünün ve insanın yaratıcısı olan tek tanrıyı, Allah’ı unutmak yahut O’na ortaklar koşmak pahasına!

İnsan bunu neden yapıyor? Çünkü insan, ahsen-i takvim üzere yaratılmış eşref-i mahlûkat olmakla birlikte zalim, cahil ve unutkan bir varlıktır. Allah, şekil verdiği ve kendi ruhundan üflediği, isimleri öğrettiği, yeryüzünde halifesi kılmak istediği insana “E lestü bi-rabbiküm?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sorduğunda “Kaalû: Belâ!” (Dediler ki: Evet!).

Ve fakat Allah’ın pek çok kulu, ateşin topraktan üstün olduğunu sanan şeytanın da desteğiyle, yaratılışlarının temelinde yer alan bu yüce gerçekliği unutarak veya görmezden gelerek ve utanmadan “tek tanrı düşüncesi”ni (monoteizm’i) de bizim zihnimiz, insan zihni üretti diyebiliyor. Buna rağmen yahut bununla birlikte insan soyunun kayda ve hürmete değer pek çok vasfı bulunduğunu unutmamalıyız. Mehmed Âkif, bir şiirinde “Müslümanlık nerde? Bizden geçmiş insanlık bile!” tesbitini yaparken “insaniyet”e -Müslümanlığın altında da olsa- bir değer atfediyor. Yani, insaniyet, inkâr ve küfür batağı içindeyken dahi anlamlı ve değerlidir.

Benim insan ve insaniyet anlayışım çok net. Fakat pek çok insanın insan ve insaniyet anlayışı hayli flu, ziyadesiyle brüt! 1912 yılında Nobel ödülü alan Alexis Carrel’in dilimize önce “İnsan bu, meçhul”, sonra “İnsan Denen Meçhul” adlarıyla çevrilen kitabını hatırlayalım.

“İnsan beşer, elbet şaşar!” demişler. Gelecek sohbetimizde “beşer ve beşeriyet” bahsinde buluşmak üzere!

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar