1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

Abıca’dan Geriye Kalan Tek Şey O Yadigâr Paltosu

Abıca’dan Geriye Kalan Tek Şey O Yadigâr Paltosu
1

Ne zaman köye gitsem onu köy meydanındaki bankta sırtını duvara yaslamış oturur halde görürdüm. Çoğunlukla yalnız olur, sessizce etrafı izler, elindeki sigarayı derin derin içine çeker, bir şeyler düşünür halde gününü geçirirdi. Hep hüzünlü, hep kederli, hep yorgun bir hali olurdu. Onun güldüğüne hiç şahit olmadım. Kendimi bildim bileli orası onun değişmez mekânıydı. Aslına bakarsanız kendimi bileli de hayli zaman oldu. Ta çocukluktan itibaren zihnimde yer etmiş birisi. Büyüdüm neredeyse onu tanıdığım yaşlara geldim ama bana göre Abıca hep aynı Abıca’ydı. Hal ve hareketleri, hatta giyim kuşamı hep aynı duruyordu. Bazen yaşının da aynı kaldığı hissine bile kapılmıyor değildim. Onunla özdeşleşmiş yaz kış üzerinden çıkarmadığı bir paltosu vardı. O paltoyu çıkardığını hiç görmedim desem yeridir. Sadece bana değil kime sorsalar aynı şeyi söylerdi. Lime lime dökülen paltosunun uzun süre yıkanmamış olması da onu çok fazla rahatsız etmiyordu. Bu palto gibi kendisinin de dökülmeye başladığını söyleyenler olsa da Abıca bana hiç değişmeyen bir film karakteri gibi görünüyordu.   Kendinden bir parça olan bu palto içinde kendini güvende hissediyor olmalıydı. Tüm hayatı, birikimi, tek sermayesi sigarası ve kibriti bununla muhafaza ediyordu. Bir gün paltoyu çıkarsa kendinden bir şeyler eksilecekmiş, çıplak kalacakmış gibi hissettiğini düşünürdüm. Her ikisi de birlikte mutlu mesut yaşıyorlardı. Zaten hayattan çok fazla bir beklentisi de olmamıştı. Barış Manço’nun Ahmet Bey’in Ceketi şarkısındaki gibi kimseler anlamazdı bu paltonun hikmetini.

Dikkatimi çeken ne olursa olsun uzaktan rahatsız etmeden gözlemeyi severim.  Benim için gözlem yapmak yeni bir şeyler öğrenmek, insanları tanımak, çevreyi keşfetmek, var olan bilgi ve tecrübeyi analiz etmek, eksiklikleri gidermek, kötülükler yanında iyilikleri de görmek demektir. Her gözlemin üzerimde bıraktığı mutlaka olumlu etkileri vardır. Özellikle farklı karakterleri gözlemlemek bende derin izler bırakır. Abıca da bunlardan birisi olmalı. Çok fazla dikkatimi çekmesinden midir nedir onun her yaptığı zihnimde farklı bir yer edinmiş. Sigara içme merasimi onun ve benim için kaçırılmayacak ânlardan bir tanesi diyebiliriz. Sigara içeceği zaman paltosunun iç cebinden sigara paketini ve kibrit kutusunu sakince çıkarırdı. Sonra ince parmakları ile kutusundan kibrit çöpünü incitmeden yavaşça çıkarmaya çalışırdı. Sigara içenler genellikle farklı çakmaklar kullanmasına rağmen Abıca alışkanlıktan olsa gerek kibrit kullanmayı tercih edenlerdendi. Gücü yetmediğinden midir nedir ilk çakışta kibrit çöpünü yakamaz, genelde ikinci seferde yakar ve sigarasını tutuştururdu. Görevin ilk bölümü başarıyla tamamlanmış şimdi sıra esas göreve gelmiş gibi sigarasından derin bir nefes çekerek ömründen dakikaları eksiltmeye başlardı.

Köyden bir yere gitmeyi pek istemezdi. Şehirde yaşayan durumu iyi olan abisi birkaç gün bile olsa yanında kalmasını ister ancak O bu süreyi en kısa zamanda bitirip soluğu ayrıldığı meydanda alırdı.  Neden abinin evinde durmuyorsun? Bak ne güzel. Sıcak ev. Yemek derdin de yok gibi sorulara hiç kulak asmazdı. Ben burada daha rahatım. Burası bana saraylardan daha iyi geliyor der gibiydi. Köy ve o köy meydanı onun için bir nefes alma yeriydi sanki.

Bu köy medyanı tüm köylünün düğünde, cenazede, diğer önemli günlerde bir araya geldiği toplanma alanı görevini görüyordu. Depremde toplanma alanı neresi olsun deseler burası en uygun yer olurdu herhalde. Bu meydanın dili olsa da konuşsa derler ya. Birçok acı, tatlı anıların yaşandığı bir meydan burası.  Her köyde veya toplu yaşanan yerde mutlaka böyle yerler vardır. Burası da onlardan birisi. Köy kahvesi, köy bakkalı, köy camisi burada olduğu için herkesin ölü ya da diri yolu mutlaka buraya düşer. Yani köye ilk defa gelen burada karşılanır son defa giden buradan uğurlanır.  Kısaca köylüler tarafından Caminin Önü diye bilinen bu meydan birilerinin bir şekilde uğradığı buluşma yeridir. Bunun gibi köyde birkaç yer daha var ama buranın yeri ve önemi özellikle erkekler için çok daha farklıydı.

Köyün erkekleri camiye, kahvehaneye ve bakkala giderken buradan geçer. Burası bazıları için o kadar önemlidir ki buraya günde bir defa uğramazlarsa o gün bir şeyi eksik yaptıkları hissine kapılırlar. Yazın tarlada ya da bahçede çalışıp yorgun olsalar da bir şekilde bu meydanı şereflendirmeden günlerini sonlandırmazlar. Bu meydan nasıl herkes için değişmez bir mekânsa Abıca için de öyleydi.

Abıca’nın asıl adını çok fazla kimse kullanmazdı. Belki bazıları da adını bilmiyordu. Köyde küçük büyük herkes ona Abıca derdi. O da bu isme o kadar alışmış olmalı ki Abıca diye hitap ettiğinizde sanki ismiyle hitap edilmiş gibi size cevap verir sizinle konuşurdu. Konuşması biraz kekeme olsa da kimse bunu önemsemezdi. Ne hikmetse bana karşı da bir sevgisi vardı veya ben öyle hissediyordum. Benim de Abıca gibi olanlara karşı muhabbetim her zaman olmuştur. Abıca beni her gördüğünde benimle konuşmak isterdi. Her konuşmamızda mutlaka sigara içmekten sararmış birkaç dişini gösterir, onların da ağrıdığını söylerdi.  Geçen yıllar ve bakımsızlık doğal olarak bazı dişleri de etkilemiş olmalı. Onlar da Abıca gibi ömürlerini tamamlayıp gitmişti. Kalanlar da Abıca’ya rahat vermiyordu. Bak İsmail görüyor musun? Ağzımda diş kalmadı. Bunlar da ağrıyor der ben de kimi zaman üzüntümü belirtir kimi zaman da umursamaz gibi görünür kendisiyle muhabbet konularına geçerdim.

Zaman zaman bana askerlik anılarını anlatırdı. Askere gittiği dönemlerde sanki bilinçsel ve fiziksel olarak daha sağlıklıymış. Demek ki askerlik her Türk erkeğinin zihninde yer ettiği gibi onda da unutulmaz hatıralar bırakmıştı. Bazıları Abıca’nın askerlik yapmadığını söylese de ben onu askerliğini yapmış biri olarak tanıdım.  Askerlik dönemi hayatının dönüm noktalarından birisi olmalı. Köyde yapılan her düğünde kendisinden asker yürüyüşü yapması istenirdi. Abıca da bu talebi gayet ciddiye alır, bir asker gibi uygun adım yürüyüşe geçerdi. Bu yürüyüş karşılığında ödül olarak herkes tarafından bol bol alkışı ve sigara parası olacak bahşişleri hak ederdi.

Hayatı zorluklarla geçmiş bir hali vardı. O yüzden midir bilinmez ben Abıca’nın yüzünü hiç gülme pozisyonunda görmedim. Ya gülmeyi unutmuştu ya da bu dünyanın anlamsızlığına gülmenin bir işe yaramayacağı gibi bir hisse kapılmıştı. Dünyaya küsmüş olabilir miydi? Ben çok anlayamadım. Onu çalışırken de hiç görmedim. Herhalde çalışmayı da sevmiyordu. Onu çalışırken gördüğüm tek an köyün kahvehanesine su taşıdığı zamandır. Köylülerin kısaca kaave dediği bu mekân yıllardır hep aynı yerde. Üst katı köy derneği ve muhtarlığın olduğu, kapısının köy meydanına açıldığı bir yer. Çoğu zaman vakit geçirmek için köy erkeklerinin bir araya gelip okey, kâğıt gibi zaman öldüren, beraberinde köy dedikodularının bol olduğu oyunları oynadıkları bir nevi buluşma yeri. Abıca da burada kışları sobanın yanında yazları da kapının önündeki bankta yerini alırdı.

Kahveciden ”Abıca su bitti” sesini duyduğu anda büyük bir ciddiyetle bir anda çok önemli bir görevi ifa edecek birisi hüviyetine bürünürdü. Çay ocağının kenarındaki prizma şeklindeki iki metal helkeyle birlikte köyün camisinin yanındaki şadırvan denilen çeşmenin yolunu tutardı. İki elinde taşıdığı helkelerdeki suların bir kısmı hafif yokuş olan yoldan düz yola çıkana kadar dökülürdü. Düz yoldan hedefe ulaşana kadar da dökülenlerden paltonun etekleri bayağı bir nasiplenirdi. Bazen Abıca mı helkeleri taşıyor helkeler mi Abıca’yı taşıyor anlamazdınız. Helkeler yerlerini aldıktan sonra Abıca da derin bir nefes alırdı. Palto ıslanmış Abıca da biraz yorulmuştu.  Görevini ifa etmenin hazzıyla kahvecinin verdiği çayı yudumlarken sigarasını yakmayı ihmal etmezdi. Sıra yanan sobanın ısısı ve ıslanan paltonun buluşmasına gelirdi.  Paltonun kururken çıkardığı buhar ile Abıca’nın sigarasından çıkan duman birbirine karışırken Abıca bir yerlere dalar giderdi. Geç saatlerde kahve boşalınca Abıca kahveyi temizler, harçlığını cebine koyar gecenin karanlığında yalnızlığına doğru yol alırdı.

Dünyalık bir zevki olmayan Abıca yemek konusunda da fazla istekli görünmezdi. Bu yüzden olacak Abıcanın yemek yediğine çok şahit olmadım. Ev yemeklerini de çok sevmez bir hali vardı. Yemek yediği zaman midesinin rahatsız olduğundan bahseder bu yüzden de sürekli köy bakkalından kendisinin veya başkasının aldığı somun ekmeğe talim ederdi. Ben onu hep somun ekmek yerken görürdüm. Sigara içmekten sararmış parmaklarıyla ekmekten küçük dilimler koparıp çay veya su eşliğinde bunları yerdi.

Yaptıkları ve yapacaklarına karışılmasından hoşlanmayan Abıca’nın iki arkadaşı daha vardı. Bunlarla zaman zaman aynı yerde oturduklarını, kendi aralarında bir şeyler konuştuklarını, çok sık olmasa da düğünlerde birlikte oyun oynadıklarını görürdüm. Bu iki arkadaş da kendisi gibi toplumca farklı kabul edilen ama ahalinin sevdiği köy sakinleriydi. Bunlardan kim kaldı geriye derseniz birisi kendisinden önce göç eylediği için yalnızca bir kişi kaldı. O da köy meydanını boş bırakmamaya devam etmekte. Köye gittiğim zamanlarda yanına oturur onunla hasbihal etmeyi ihmal etmem. Okuma yazması olmayan, kekeme olduğu halde meydanın diğer sakinlerinden daha iyi iletişim kurabildiğim Abıca’nın son arkadaşı da benim önem verdiğim dostlarımdandır. Ama Abıca’nın yeri bir başka. Cep telefonundaki rehbere benim resmimi kaydettiği için zaman zaman beni arar. Ben de her seferinde mutlaka telefonunu açar konuşurum. Ne de olsa Abıca’nın yadigârı.

Abıca yalnız yaşamayı seven biriydi. Yalnızlık onun kaderiydi belki. Belki bu yüzden kimsenin yanında kalmak istemiyor, özgür olmak istiyordu. Yaşarsam da yalnız, ölürsem de yalnız olmak istiyorum mu diyordu acaba? Duydum ki bir kış günü sessiz yaşadığı hayata sessizce veda etmiş. Kimseye yük olmadan, kimseye borçlu kalmadan bu dünyadan pılını pırtısını toplayıp geriye kendinden ayrılmayan paltosunu bırakıp gitmiş. Abıca’dan geriye kalan tek şey o yadigâr paltosu olmuştu. Garipler sessiz yaşar sesiz ölürmüş. Öldükten sonra da gök kubbede hoş bir seda bırakmış olmalı ki her köye gidişimde, o meydandaki banka her bakışımda gözüm hep Abıca’yı arar.

Ankara  Kasım 2025

1969 yılında Ankara’da dünyaya geldi. İlköğretimini Çankırı’da, orta ve lise öğrenimini yatılı olarak Aydın’da tamamladı. Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde tamamladıktan sonra öğretmenlik yaptı. 1994 yılından itibaren sırasıyla Kırıkkale Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde hocalık yaptı. Hâlen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yabancı dil öğretimi, dil ve kültür çalışmaları alanında ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış birçok makale, kitap bölümü ve kitap editörlükleri bulunmaktadır. Ulusal-yerel gazete ve dergilerde yazıları yayımlanmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (1)

  1. 3 Mart 2026

    Hocam yazınızı bir solukta okurken ben de kendi” Abıcamın” yani rahmetli dedemin paltosundan çıkardığı BİRİNCİ sigarasını bir türlü yakamadığını, ağzına aldığı sigarayı yarısına kadar ıslatttığını ve bir kutu kibritin yarısını heba ettikten sonra sigarasını bana yaktırdığını ve öz torunu olan bana Sen kimlerdensin diye sorduğunu bugün gibi hatırladım..Herkesin mutlaka bir Abıcası vardır ..bize onalrı hatırlatan bu güzel akıcı ve sıcak yazı için teşekkür ederim..Saygılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir