Bizimle İletişime Geçin

Dünyanın Renkleri

Antakya Seyahatnamesi-I

Hatay topraklarında aracımızla hızla ilerlerken ben önümde uzanan Amik Ovasına bakıyor, tarihi ve coğrafyayı düşünüyordum. Yılda birkaç ürünün alındığı bu bereketli toprakların iyi işlenmesiyle tüm Türkiye’yi besleyeceğini hesaplıyor, diğer yandan Melhemeti Kübra (Armageddon) savaşlarının burada yapılacak olmasına dair rivayetler kafamda cirit atıyor ve bunun hikmetini düşünüyordum.

EKLENDİ

:

Antakya, doğal ve tarihi güzellikleriyle görülmesi gereken bir şehrimiz. Şehir, İskenderun körfezi ve etrafındaki denizden yararlanma sayesinde iki iklimi bir arada yaşatmaktadır. Bir yandan deniz iklimi, öte yandan Amanos ve Habib-i Neccar dağlarından esen esintiyle dağ iklimini bir arada yaşayabilirsiniz.

Tarihi

Antakya kimi rivayetlere göre dünyada kurulan ilk dört şehirden birisidir. Fakat bu şehri kuran ve ismini veren Büyük İskender’in komutanlarından l. Seleukos olmuştur.  Seleukos, buraya babasının ismi Antiochus’un adını verdi ve devletinin başkenti yaptı.

“lzgara plan” olarak tanımlanan ve Xenarius tarafından çizilen kent planında sokaklar kışın güneşi görecek; yazınsa Asi Vadisi´nden gelen rüzgârı alacak şekilde düzenlenmiştir. Lazkiye’nin şehir planı da aynı olduğu için Antakya ve Lazkiye uzun süre “kardeş” veya “ikiz kentler” olarak tanımlandı.

İmparatorluğun başkenti olan Antakya, zamanla dünya çapında önemli bir ticaret ve sanayi merkezine dönüştü. Kent, her biri ayrı surlarla çevrili dört mahalleden meydana geldiği için Antakya “tetrapolis” (dördüz şehir) olarak nitelenmiştir.

Daha sonra Part, Sasani, Bizans, Abbasiler, Tolunoğulları, Akşitler, Hamdanogulları, Selçuklu, Haçlı ve Memluk egemenliklerine girmiştir. Şehir Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sırasında Osmanlı egemenliğine geçmiştir. 1937′de bağımsız Hatay Devleti kurulmuş, 1939′da Hatay Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır.

Hatay topraklarında aracımızla hızla ilerlerken ben önümde uzanan Amik Ovasına bakıyor, tarihi ve coğrafyayı düşünüyordum. Yılda birkaç ürünün alındığı bu bereketli toprakların iyi işlenmesiyle tüm Türkiye’yi besleyeceğini hesaplıyor, diğer yandan Melhemeti Kübra (Armageddon) savaşlarının burada yapılacak olmasına dair rivayetler kafamda cirit atıyor ve bunun hikmetini düşünüyordum.

Yanımdaki arkadaşlara “Burası da oldukça geniş, iyi savaş yapılır.” diyordum kafamdaki düşünceyi bir anlamda ifşa etmiş oldum.

Tabii bu söz onların ilgisini çekti ve hemen kıyamet hadisleri, Armageddon, nüzul-ı İsa, İşid ve günümüz olayları üzerine arkadaşlarla ve konuya ilgi duyan bir kızla bir sohbet yaptık.

Antakya’ya giderken meşhur Belen Geçidinden geçtik. Belen’i ziyaret ettik, dağın tepesindeki çorbacıda çorba içip Amik Ovasını seyre daldık.

Yol boyu kurulan rüzgâr gülleri dikkatimizi çekti. Demek ki buralarda ciddi rüzgâr vardı fakat bölgenin çok güneşli olması, bizde neden güneş enerjisinden değil de rüzgâr gülünden yararlanıyorlar sorusunu oluşturdu.

Antakya, eski ile yeninin sırt sırda verdiği bir şehir görünümündeydi.

Eski evlerin olduğu caddeden geçerken, bu tarihî evlerin çatılı olması dikkatimi çekti.

Mihmandarımız Cafer Tayyar’a bunu sordum. “Çatılar sonradan eklendi” diye cevap verince rahatladım, çünkü güneşin çok olduğu bölgelerin mimarisinde çatılı evler kullanılmazdı. Çatılı evler yağışların ve soğuğun çok olduğu bölgelerde bulunur, yağışların damda birikmesini engeller, doğal bir izolasyon görevi görürdü. Fakat sıcak memleketlerde damlar olurdu. Bu damlar aynı zamanda insanların akşamları oturduğu, sohbet ettiği ve gece yattığı yerlerdi. Verdiği bu bilgi tezimi haklı çıkarırken tarihsel dokuyu hangi zihniyetle bozmuşlar diye de düşünmeden edemedim…

Şehrin insan profilini incelemeye koyuldum oturduğum kafeden. Burası, şehrin merkeziydi ve her türden insan önümde resmî geçit yapıyordu. İnsanlara dalmıştım. Abdulkadir’in “Ne düşünüyorsun” sorusu ile daldığım düşünceden sıyrıldım… İnsanları düşünüyordum ve genç kızların çoğunun mini şortlarla gezmesi dikkatimi çekmişti. “Bu şekilde giderse burada 10 sene sonra su gördüğün teyzelerin kıyafeti yerine minili teyzeler, şortlu neneler olacak” diye ekledim.

Evet gençler aşırı bir şekilde kendilerini belli etme yarışı içerisindeydiler. Hâlbuki bu gençlere toplumda fark edilmek için bilgi, sanat, kültür ve diğer başarıların olduğu gerçeği anlatılmalıydı ama ihmal etmiştik. Bir hata mı yaptık yoksa aslında farkında olmadan bir projenin içinde miydik? Bilmiyorum…

Tabii ki Antakya denildiğinde yemekleri ve kadayıfı hemen akla gelirdi. Biz de önce tepsi kebabı ile meşhur olan Dostlar Kasabına gittik. Gerçekten de gelmemize değmişti. İlginç bir tepsi kebabı ile baş başa kaldık.

Ardından tarihî yerleri (bunu ayrı başlık altında anlatacağım) gezip yorulduktan sonra şehir merkezindeki Meclis Cafe’ye gittik. Burada da kaymaklı Antakya künefesinden yedik. Künefenin yanında süt de getirmişlerdi ve bu durum ağızda farklı bir aroma bırakıyordu…

Şimdi yediğiniz, içtiğiniz sizin olsun da gördüklerinizi anlatın diyeceğinizi biliyorum ama yemek de bir kültür olduğu için değinmeden geçemedim…

Çok Okunanlar