Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Aramızda Eskiyen Bir Masaldı Hayat

Aramızda eskiyen bir masal gibiydi hayat; uzun bir ıslığın sıklıkla sakladığı o delişmen ilahilerle artık unuttuğum o soluk ışıklı pencere altında, gece yarılarına kadar yüzünü çevireceğin kanaviçe oyalı perdeleri kollayıp peş peşe kaç tütün sardım, hatırladım. Silah sesleriyle yüzümü sana çeviren gölgelikler, kasaturalar, kargışlanmış roman kahramanlarıyla sonra, sırtımda gül damlası örselenmiş bir karanfille, ağzımda oportünist hainliklerin konuşulduğu kahvehaneler, büyük sinemalar, coşkulu devrim şarkıları ve o serin avlularla ben, koşar adım şehrin dışına doğru…    

EKLENDİ

:

Bilmem, unuttum artık, kaç asırlık masaldı aramızda geçen o çağdaş hüzün? O çağdaş hüzünle bir de seni, asil yurdundan uzakta, dirhem dirhem ağaran o karlı tan yerine kavuşturacak bir eski zaman treniyle ben, ekmeğin ve emeğin aydınlığıyla hatırlardım. İşte hatırlardım ve o vakit babalar, koltuk altlarında sıcacık düşleriyle büyüttükleri bir çift somunu evlerine götürmenin telaşıyla kaygılıydılar. Babalar ki, kalın suratlarında incelmiş ruhlarıyla ekmeğin ve emeğin aydınlığı kadar korkaktılar. Yeminlerin, sloganların, çarpılmış marşların arasında babalar, bir kentin yalnızlığını alınlarında siper edinmişlerdi. İşte solgun sesleriyle sonra babalar, aşk şarkılarına adanmış yeminler gibiydiler sokaklarda.  Çünkü grevlerle yankılı otobüsler kalkardı her gece uykularında ve her gece uykularında hayat, bırakıp gittiklerinde evlerini, bir taraflarına kıstırılmış silahlarla sokulurdu onlara. Uzaklarda, aynı sokulu silah seslerinin ürküttüğü korularda, kasabalarda ve meydanlarda sabah, hepimizin kalbiyle türkülenirken yeniden, bir eski zaman treni bölerdi işte umudumuzu.

Sonra sabah, adına baba dedikleri dik başlıların demirden yumruklarıyla, kafasına kafasına vurdukları yoksulluğun tam ortasına sererdi yaygısını. Tornada, tezgâhta, fabrikada; sevinci yağmurla sarıp sarmalayan her yerde; işte çarşıların serin çeşme başlarında, büfelerde, otellerde, bir ıslık kadar kısa bir notayla tutkulu o ekmek kokusuyla sevdalıydılar evlerine. Babaydılar çünkü, her birinin pazusunda şişip duran hayat, eyleme koşar gibi sürüklerdi onları yağmurlanan her aşka. Yağmurlanan her aşka koşar gibi babalar, pazularında şişip duran dünyanın ekmek ağrısıyla tutuşurlardı emeğe ve alın terine düşman her sese. Öfkelerinde yalın bir güneş okşayışıyla ekmek, dilimlenen düşlerinde borçların harcıydı her ay başında.

İşte aramızda kaç asırlık masaldı unuttuğum o çağdaş hüzünlerle ben, bir istasyonda başını omzuna devirmiş, gömleğinin sol cebinde bafrası, samsunu, maltepesiyle bir babanın esmer, terli, tıraşı uzamış suratında ışıldayıp duran umudu bir adım ötemde gördüm. Çağdaş diye bildiğim hüzünlerle işte, dünyanın tamahla örselenmiş hâllerinde yitip giden deli dumrul gibi sekbanların, çerilerin fotoğraflarına şaşırdım uzanıp yüzükoyun köprülere. Öfkeleriyle yüzükoyun yatırılmış babaların kemerlerinden sıyrılmış erkek başlarını, direnişlerini, ekmeği tutuşlarını ve bellerinde çelik kabzalarıyla parıldayan silahlarını gördüm. Her birinin omuz başlarından aşırdıkları güneşlerle hayat, tornanın, tezgâhın, fabrikanın, sevinci ve umudu aynı güneşle sarıp sarmalayan her yerin; işte çarşılarda serin çeşme başlarının, büfelerin, otellerin, bir ıslığın kısa bir notayla tutkulu o vazgeçilmez ekmek kokusuyla sevdalıydılar hayata ve eyleme.

Sonra ben, aynı o umutlu ve eylemde olan babalar gibi, ömrümden çalınmış gereksiz müfredatıyla bir ülkenin sıtmalı zamanlarına nasıl da derinden hayıflanıp durdum, bir bilsen. Uzun bir ıslığın sıklıkla sakladığı o delişmen ilahilerle bir pencere altında, gece yarılarına kadar yüzünü çevireceğin o kanaviçe oyalı perdeleri kollayıp peş peşe kaç tütün sardım bilmem. Silah sesleriyle yüzümü sana çeviren gölgelikler, kasaturalar, kargışlanmış roman kahramanlarıyla işte, sırtımda gül damlası karanfil, ağzımda oportünist hainliklerle koşar adım şehrin dışına doğru… Beni şehirle adanmış bulduğum bütün şarkıları aşkla göğertip dinç ve kavga tutkunu seslere çağıran her ne idiyse, aynı sesleri bir bir anarak indim aynı şehre bir şafak vakti. Yorgun ve silahsızdım. Gömleğimin sol cebinde boş tabakayla kanayan bir babanın oğluydum. Sol yanımda barikatları şimşek gibi atlarla yara yara ilerleyen babalarla ben, ilahileri de alarak eğnime, yepyeni kuşlarla bereketlenen meydanların, istasyonların, kahvehanelerin, çeşmelerin ve avluların serin taşlıklarına aşkla uzandım. Gövdemde ham sanatlardan bir ruh taşıdımsa bu, içlendiğim devrim şarkılarıyla kanayan ten acısının cezasıdır. Çünkü ben, sürgünlerle dirilen bir haritanın en koyu renkleri içinde aşkla uçtum. Ruhumda kabaran o kahkahalı kanatlarımda güneş, sevginin telaşıydı, anladım.

Belki hatırlanmaz adım, incinmem. Artık meşhur bir yalnızlığı giyinmiş tutkulu bir ırmak olacak adım. Meşhur bir ırmak yalnızlığına yakışan o bembeyaz hevesimle ben. Kararan içli bir pencere önünde, kışla sayıkladığım bütün yasaklardan azâdeyim nasıl olsa. Evim, nohut oda bakla sofa, inancımsa Allah’a inananların soylu zafer direnişleriyle bıçkınlaşan o tertemiz sayfalarda… İşte o tertemiz sayfalarda, hayatla ödeşmiş uğultularla bulduğum sesim, bir şehrin en derin uykularıyla anacak adımı artık. Meşhur bir yalnız olarak çağrılacak artık adım. Köleydim, ne kadar köle idiysem işte; sloganlarla geçtiğim bütün şehirlerde ben, geçmişini hiçlikle tarihlenen ucuz alafrangalığa gerdeklendirilirken bir vakitler, dilimin örsünde dövülen şakaklarımın arzusuymuş beynimi kemiren bu iğreti yabansılık, anladım bunu da.

İşte sonra ben, o meşhur ırmağın ömrüme katık ettiği dünyadan da geçtim. Geçtim ve gençtim herkes gibi, gümrah tatlar bırakarak sayfalar üzerinde. Dilim yandıysa bu, buruşuk bir ruh arasında unuttuğum şiirler, şarkılar sonrasıdır.

Aramızda eskiyen bir masal gibiydi hayat; uzun bir ıslığın sıklıkla sakladığı o delişmen ilahilerle artık unuttuğum o soluk ışıklı pencere altında, gece yarılarına kadar yüzünü çevireceğin kanaviçe oyalı perdeleri kollayıp peş peşe kaç tütün sardım, hatırladım. Silah sesleriyle yüzümü sana çeviren gölgelikler, kasaturalar, kargışlanmış roman kahramanlarıyla sonra, sırtımda gül damlası örselenmiş bir karanfille, ağzımda oportünist hainliklerin konuşulduğu kahvehaneler, büyük sinemalar, coşkulu devrim şarkıları ve o serin avlularla ben, koşar adım şehrin dışına doğru…

 

Çok Okunanlar