Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Arayışlar Çağı’nın Müslüman Lideri: Necmettin Erbakan

1950’lere gelindiğinde dünyada ve ülkemizde ciddi değişimler yaşanmıştır. Savaş sonrası dönemde kapitalist-komünist bloklar şekillenerek dünyada büyük bir ideolojik kutuplaşma ortaya çıkmıştır. Erbakan’ın sıklıkla dile getirdiği gibi 2. Dünya Savaşı’nın galipleri (ABD ve SSCB), Yalta’da dünyayı kendi aralarında paylaşarak yeni dünya düzenini adil olmayan bir biçimde kurmuşlardır. Diğer taraftan 1950’lerde tüm dünyada yeni bir sanayileşme hamlesi başlamıştır. Savaşın yarattığı yıkım ertesinde tüm dünyada ortaya çıkan kapsamlı bir kalkınma döneminde Erbakan’ın da Almanya’da bizzat şahitlik ettiği önemli teknik ve iktisadi gelişmeler yaşanmıştır.

EKLENDİ

:

Necmettin Erbakan’ı sağlıklı bir şekilde anlamak için onu ortaya çıkaran tarihî vasatın vuzuha kavuşturulması gerekmektedir. Bu maksatla, Erbakan’ın dünyaya geldiği asrın durumunu tetkik etmek durumundayız. Erbakan, Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle birlikte İslam milletinin lidersiz ve Osmanlı coğrafyasındaki toprakların neredeyse tamamının işgale maruz kaldığı bir zaman diliminde dünyaya gelmiştir. 20. yüzyıldaki bu işgaller karşısında (1) kalkınmanın yegâne yolunu her bakımdan Batıyı takip etmekte görenler (batıcı modernleşme çabaları), (2) çözümün geçmişte aranması gerektiğini savunanlar (muhafazakâr gelenekçilik) ve (3) İslam medeniyetinin temel değerleri doğrultusunda Batı medeniyetinden istifade ederek sentez bir çözüm üretilmesini savunanlar (ıslahatçılık) şeklinde üç temel görüş gün yüzüne çıkmıştır. Üçüncü görüş sahiplerini teşkil eden İslamcı aktör veya hareketler Müslümanların din algısında, eğitim kurumlarında, devlet düzeninde ve düşüncesinde oluşmuş sıkıntıları ıslah etmeyi ve sömürgeci güçlere karşı Müslümanların süregelen problemlerini düzeltmeyi hedeflemiştir. Bunların arka planında Osmanlı’nın 1870’li yıllarında İttihad-ı İslam adı altında hâkim siyasi düşüncesi vardır. Mustafa Sabri Efendi’nin de mensubu olduğu bu düşünce/hareket, daha sonra Sırat-ı Müstakim, Sebîlürreşâd, Beyanu’l-Hak, İslam Mecmuası, Volkan gibi dergilerde bir araya gelen Said Halim Paşa, Şehbenderzâde Ahmed Hilmî, Şeyhülislam Musa Kazım, Babanzâde Ahmed Naim, Mehmed Akif, Said Nursi, Elmalılı Hamdi, Aksekili Ahmed Hamdi gibi isimler etrafında başlatılıp geliştirilmiştir.

Bu isimlerin hayatlarını sürdürdükleri Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan modernleşme süreci, Türkiye’de devlet toplum ilişkisi açısından yeni sorun alanlarını ortaya çıkartmıştır. Batı karşısında sürekli gerilemenin nedeni olarak dini, tarihsel ve kültürel olanı gören seçkinci yönetici kesim, toplum için değerli olan pek çok inanç ve yapıda köklü bir değişime yönelmiştir.

Yeni Dünya Düzeninin Kuruluşu ve Türkiye’nin Yeri

1950’lere gelindiğinde dünyada ve ülkemizde ciddi değişimler yaşanmıştır. Savaş sonrası dönemde kapitalist-komünist bloklar şekillenerek dünyada büyük bir ideolojik kutuplaşma ortaya çıkmıştır. Erbakan’ın sıklıkla dile getirdiği gibi 2. Dünya Savaşı’nın galipleri (ABD ve SSCB), Yalta’da dünyayı kendi aralarında paylaşarak yeni dünya düzenini adil olmayan bir biçimde kurmuşlardır. Diğer taraftan 1950’lerde tüm dünyada yeni bir sanayileşme hamlesi başlamıştır. Savaşın yarattığı yıkım ertesinde tüm dünyada ortaya çıkan kapsamlı bir kalkınma döneminde Erbakan’ın da Almanya’da bizzat şahitlik ettiği önemli teknik ve iktisadi gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmeler neticesinde savaşla yıkılan Batılı ülkeler, bir taraftan kendilerini yeniden kurarken diğer taraftan savaş sonrası dünya iktisadi ve siyasi düzeninin bir neticesi olarak küresel hegemonyayı ele geçirmek istemişlerdir. Bu durum klasik sömürgecilikten kurtulan ülkeler için yeni bir hegemonya ile karşı karşıya oldukları anlamına gelmektedir.

Klasik sömürgeciliğin sona erdiği bu dönemde Müslüman toplumlar siyasi bağımsızlıklarını kazanmaya başlamışlardır. Ancak siyasi bağımsızlık tek başına anlamlı değildir. Zira klasik dönem sömürgeciliği İslam dünyasında, tarihte benzeri görülmemiş bir travma yaratmıştır. Bununla birlikte İslam dünyası açısından daha travmatik sayılabilecek bir durum, sömürgeci güçlere karşı verilen bağımsızlık mücadelesi ertesinde ortaya çıkmıştır. Hilafetin ilga edildiği ve İslam dünyasının farklı bölgelerinde egemenliği elinde tutan yönetici elitlerin, zikrettiğimiz iç ve dış politikada yüzünü neredeyse tamamen Batı’ya döndürerek Batılılaşmacı çabalara hız verdikleri bu evre, Müslümanlar açısından siyasi erki temsil eden “ümera” ile geniş halk kitleleri arasında ilk defa bu denli büyük bir uçurumun ortaya çıktığı bir dönem olarak algılanmıştır. “Ümerası”nı kaybetmiş bir ümmet ya da millet fikri, yirminci yüzyılın ilk çeyreği ertesinde ortaya çıkan İslamî uyanış çabalarını “emr”i her açıdan yeniden elde etme yönelimine sevk etmiştir. Erbakan’ın fikrî yönelişinde siyasi ve iktisadi bağımsızlığa yapılan güçlü vurgunun arkasında, İslam dünyasının farklı bölgelerinde de görülen bu büyük travmanın üstesinden gelme çabası takip edilebilir.

1950’lerde Türkiye’de demokratik gelişmeler ile o döneme kadar oluşan birikimin “emr”in yeniden elde edilmesi gayesiyle siyasete taşınması ve dini değerlerin sosyal ve siyasi projelerde yer bulması süreci gündem edilmeye başlanmıştır. Anadolu Müslümanlarının, İslam Dünyası’nın ve insanlığın özellikle din ve siyaset konusundaki problemlerini teşhis ederek tedavi yollarını gösteren Erbakan ve Milli Görüş’ün tarihi arka planı ve siyasileşme süreci, tam da bu dönemde karşımıza çıkmaktadır. Bu konuda iki ana mecranın altını çizmemiz gerekmektedir: Bunlardan birincisi sosyal mecrada Nakşibendi, Kadiri ve Haznevî gibi tarikatlar, Nurcu hareket ve İmam Hatipler; ikincisi ise kültür, sanat ve edebiyat mecrasında Mehmed Akif Ersoy, Eşref Edip ve Sebilürreşad ekibi, Necip Fazıl ve Büyük Doğu ekibi ile Nurettin Topçu gibi entelektüeller.

Bu mecraların ortaya koyduğu yoğun çabalar sonucunda İslâmî entelektüel, kültürel ve sosyal aktörler vücut bulmaya, daha doğrusu topluma mal olmaya başlamıştır. Elbette ki bahsettiğimiz İslâmî entelektüel söylem, Erbakan’ın siyasi hareketinin söylemini derinden etkilemiş ve beslemiştir. Ancak Türkiye’de İslâmî söylemlerin kitleselleşmesi, İslâmî bir bilincin oluşması, İslâm’ın belirgin, aktif bir özne konumuna yükselmesi bizatihi Erbakan’ın öncü mücadelesinden sonra gerçeğe dönüşebilmiştir. Diğer taraftan Erbakan, küresel sömürü çarklarının Yeniden Büyük Türkiye ve Yaşanabilir Bir Dünya özlemine sahip insanların birlikte hareket etmesiyle kırılabileceği fikrini ortaya atmıştır. Bu anlamda hak ve adalet üzerine inşa edilmiş yeni bir dünyanın kurulabilmesi için, var olan sömürü düzenini yok edip (dalga kıran) adaleti tesis edecek (dalga kuran) yapılanmaların neler olduğunu detaylarıyla aktarmıştır. Diğer taraftan yerli olma, manevi ve ahlaki temelde hareket etme, Türkiye’de Batılılaşma üzerinden yaşanan yabancılaşma karşısında anti tez üretme iddiaları Erbakan’ın en önemli özellikleri arasında yer almıştır. Dahası küresel sömürü düzenine karşı yürütmüş olduğu mücadelesi ve adalet ortak paydasında birleşen insanların yüreğine yeni bir dünya kurulabileceğine dair aşılamış olduğu inanç nedeniyle Erbakan, Arayışlar Çağı’nın sembol şahsiyetlerinden biri olmuştur.

Çok Okunanlar